Yeryüzü, sen ana gibi sıcak,
Toprağında saklı binbir umut.
Ayak bastığım her adımda,
Bir hikâye fısıldar sessizce tohumun.
Yeşilin en derin tonuyla süslenmişsin,
Toprağın koynunda uyanır bahar,
Güneşle yıkanır yeşil yapraklar.
Serin meltemlerde rüzgârın sesi,
Dağların eteklerinde bir efsane gibi.
Çiğ tanesiyle parlar sabahın ilk saati,
Yol karanlıksa da gidilir
yiğide cehennem mi dayanır
cehennem olunmadı mı zulme
yiğide kıyamet yakışır
Ben yiğidim cennetim şehadetimdir
Ah ömrüm sevdam asi gönlüm
Diyarbakır diyorum Diyarbakır
Çocukluğum yine dağları dolanıyor
Ben bu baharı çok bekledim
Şimdi öfke yok mutluluğa akıyorum
Ah Diyarbakır ömrüm gönlüm
Cesur şövalye, gonca gül süvarisi
Bir mabet içinde yücelen asil aşk
Gül, kırmızı ay, coşkun suda bilmece
İz bırakan güzelliklere gönül vermeli
Sırrını aşikar eder, ehli bilir mutlak
İnanca hizmet, davaya övgü halinde
Zamanın dili çözülüyor —
bir saat, kendi etini yer gibi sarkıyor duvardan.
Gökyüzü, bir balığın gözbebeğinde nefes alıyor,
ve ben, düşüncenin buharında yavaşça çözülüyorum.
Bir masa var, üzerinde unutulmuş bir kalp —
Bir sessizlik sarkıyor gökyüzünden,
kurşun kadar ağır, ama rüya kadar yumuşak.
Saatler eriyor —
zaman, kendi etini unuturken sessizce akıyor.
Bir masa, bir taş, bir rüya…
Nasıl düşlemem ki seni
her hücrem sana muhtaçken
nasıl gelmem ki sana
kalbim sen diye atarken
Gözlerini düşleyince ay kıskanır seni
Ah Be Hayat
Sen Mi Bana Düştün
Ben Mi Sana Bilinmez
Ama Tutsağız İşte Birbirimize
Sen Bana Zindan
Ben Sana Zincir Pranga
Bir zaman vardı —
Taş kutsaldı, kelime yasaydı.
Eller göğe kalktığında,
Sessizlik bile dua sayılırdı.
Sonra taş unuttu anlamını,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!