Asi yürek
tanır mı kör kurşunu
hani nakış nakış aşk olsa
yürek yangını tanır bu vurgunu
Dağların yamacında bir hayat
Ne olur ağlatma beni
Ben ağlayınca
Gözyaşım yüzümü yakıyor
Özleminin sıcaklığı
Gözyaşıma vurmuş
Bir ses vardı içimde,
taştan daha eski,
ama suya karışmak istiyordu.
Benliğim, sabitliğin ağırlığını taşıyamadı,
ve yavaşça çözülmeye başladı —
Güneş, perdeleri çekerken şehrin üzerine,
Bir Nihavend busesi konar akşamın tenine.
Udun tellerinde titrer yarım kalmış bir veda,
Hüzün, bir sarmaşık gibi dolanır her heceye.
Zaman, bu makamın ağırlığıyla yavaşlar,
Nizama tesbih tanesi gibi topluluk
Ölmeden dirilenler var fedai bunlar
Birliğin bütünlüğüne özlem duyduk
Bedenler gerilir göğe yükselir ruhlar
Nizam-ı alem sanat üzerine kuruludur
Bir cümleydik biz, yarım kalan,
Ne tam vedâ, ne de yeniden başlayan.
Seninle her şey bir "ama" gibiydi;
Ne susmak tamdı, ne konuşmak cüret…
Ben seni bir nokta sandım önce,
Taştan değil bu tapınak,
Etten, sinirden, ışıktan örülmüş.
Nöronlar, antik rahipler gibi fısıldıyor:
“Bilgi kutsaldır, ama anlam ışıktır.”
Bir sembol yanıyor beynin karanlığında —
Aşk bir notayla başlar,
adı konmamış bir titreşimle.
Sessizlik, ilk öğretmenidir;
çünkü duygu, önce susmayı öğrenir.
Do, var olmaktır:
Oku ezberle en güzelini
Okumazsan eğer üzerler seni
Ve seni seveni
Oku ki güzel olanı
Seni okuyanda bir güzellik bulsun
Bir akşamın kıyısında dururum,
Gölgesini sürür rüzgâr alnıma.
Olmak, bir damla ışıkta kaybolmak,
Olmamak, o ışığın ta kendisi mi acaba?
Bir yürek çırpınır karanlıkta,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!