virajlar keskinleşiyordu.
uçurumlar derinleşiyordu...
kuşlar göç edince,
sürüngenler de artıyordu şehirde...
Bu dünya benim dünyam,
Bu hayat benim mi?
Bu şehir benim şehrim,
Bu ev benim mi?
Kaçıp giden uykumun en yorgun yerinde,
Bu sessizliğime ses veren de kim?!
Şu kederi büyümüş gözlerimin dalıp gittiği saatlerde,
Kendini özleten ve sonra yine çekip giden sevgilinin
hayaliyle oyalanan,
İnceden yağmur yağıyordu.
Ayaklarım anlamsız bir yolculuğa sürüklüyordu beni...
Sokaktaydım, nereye gideceğimi bilmiyordum.
Öylece sürüklüyordum yorgun bedenimi.
gri bir sis,
ürkek bir aşk edası var havada.
bu üzerime damla damla düşen çiy,
gözyaşları mıydı yoksa hayallerimin
önce rüzgara, sonra bulutlara karışan.
Sistemde rastlantı diye bir şey yoktur.
Öyle olsa, hiçbir rastlantı bu kadar muhteşem olamazdı.
Düşünün bir
Hayatlarımıza giren kim kendi oluşumuza ayna olmadan öylesine çekip gitmiştir ki.
''yak gel gemileri'' der bilmem hangi şair..
iyi de,
ortada ne sen var,
ne yakılacak bir gemi,
-ne de sığınacak bir liman.
Diyorlar ki O’na
Sen daha çocuksun
Nereden bileceksin ki
Yakıcı Eylül’leri
Dedi ki onlara
çocuklar vardı sokaklarda,
oyun oynayan,
nefesleri gökyüzüne,
dalga dalga yayılan.
şimdi silah seslerinden duyulmuyor sesleri,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!