Osman Demircan Şiirleri - Şair Osman Dem ...

Osman Demircan

Bir göl ki sularına vurur söğüt dalları. Dalga dalga yayılır serin suları. Bir rüzgar ki saçlarına değmeden gider. Çimenler bu manzara karşısında boynunu eğer. Çünkü saçların çiy düşmüş çimenlere benzer. Tıpkı saçlarına tutamamamın verdiği hüzünle, bükerim ben de boynumu. Yoksul bir çocuğun, eşofmansız haliyle, arkadaşlarının top oynayışını izlemesine benzer sana bakışım. Ben yoksulluğu, ben dışlanmışlığı okulda öğrenirken, kara tahtalar bana iki kere ikinin dört ettiğini gösterir hep. Ama sevgili matematik kitapları ne derse desin, ben seni hesapsız severim hep. Bütün duygularımın altına senin ismini yazarım. Sen olmazsan kalbim çöp tenekesine benzer. Seni sevmek yanarak ölmeye benzer. Bir okyanusun dalga serinliğinde, dudaklarım rüzgarın yanı başıma taşığı teninin tuzuyla yapılmış yemekleri yer. Öyle lezzetlisin ki sen, bir nehrin beslendiği havza gibisin bedenimin açlığında. Bir toprağa sımsıkı sarılan bir ağacın kökleri gibi sevginle ayaktayım ben. Can suyum, hayat kaynağımsın. Sen bana, içimin karardığı anlarda; tıpkı zindandakinin aydınlığı yüreğine doldurması gibisin. Yüreğimin çatı katısın. Duygularımın, yıldızlara açıldığı yerdesin. Sen bana mehtabı sevdirensin. Sen bana bir melemensin, bandıra bandıra yediğim. Tüm açlığımı, domates rengindeki rujunla ve yumurtaya benzeyen dudaklarınla doyuransın. Sen bana, tarlada ter içinde kalıp, kana kana su içen bir çiftçinin susamışlığını yaşatansın. Sen aç sofrasındaki zeytinimsin, soğanımsın ve köy ekmeğimsin. Seni sevmek yanarak ölmeye benzer. Sevgilim, çağlayan gibi dökül yürek yangınıma. Ey sevgili, kuruyan topraklarıma yağmurlar gibi yağ. Bir bahara dönüşsün hayatım. Çimenlerim, çiğdemlerim tekrar büyüsün. Gözlerimin rengi, bir mavi olsun senin okyanus serinliğinde. Gözlerim bir yeşil olsun, ormanı çağrıştıran güzelliğinle. Gözlerim bir toprak renginde olsun; ama göz bebeklerimde güller, laleler filizlensin diye beni ağlatma. Bana gözyaşından oluşan bir dünya bırakma.

Devamını Oku
Osman Demircan

Neyim varsa neyim yoksa daima aldın
Bakışlarımı ölü bir deniz gibi bıraktın
Sen kirpik uçlarıma gözyaşlarımı astın
Kazandın sen kazandın hep kazandın

Sen bana bir gülücük bile bırakmadın

Devamını Oku
Osman Demircan

Sen bir penceresin. Seninle açarım perdelerimi güne. Ve panjurları yanlara çekerek, seninle bakarım hiç acı vermeyen bir duygu gibi gökyüzüne uzanan tepelere. Seninle bakarım çiçeklerin en yeşiline. Toprağın teninde hissederim hışırtısını rüzgarın otlar sallanırken. Seninle görürüm yüreğim bir fanus gibi iken okyanusların üzerine yağan yağmurun sesini. Sen bir penceresin. Camların güneş ışıklarıyla bir sarıya bir mora dönerken yüreğim perdelerin savrulması gibi duygu rüzgarlarıyla dans eder. Ellerim pervazlarına bir güvercin gibi konarken, dünya kocaman bir gülümsemeye benzer. Sonra havalanırım camlarının buğusundaki ormanın içlerine. Seninle gözlerimi açarım. Hayalimden hayaline bir uçurtma uçururum. Senin adın mavi benim adım ise masmavi olur. Bulutlar yüzdürürüz kalbimizden kalbimize. Sen bir penceresin. Sonra bir rüzgar eser camların kırılır. Dağılır cam kırıkların yüreğimin kadife yerlerine. Panjurların elinin tersi gibi çarpar durur duvarlara. Bense bakarım boynu bükük sokağın asfaltına. Soğuk, karanlık, katı ve sessiz bir asfalt çağırır beni aşağıya. Sen bir penceresin ve ben düştüm düşeceğim her an sokağın katı zeminine. Sonra yıldızlar nasıl çakılırsa gökyüzüne öyle düşeceğim ben soğuk, katı, karanlık yeryüzüne. Sen bir penceresin. Hem yıldız dolu bir gecede perdeleri ve camları ardına kadar açıksın. Hem gözyaşından elbiseler giydirdiğin gözlerime ardına kadar intihar korkusu yaşatan bakış açısısın. Seninle bakarım gözyaşlarım damlarken katı, soğuk, karanlık ıslak zemine. Sen benim hayata bakan yanım, ölüme açılan kapımsın. Sen benim penceremsin. Gün ışıkları dolarken camlarından içime, yüreğim pırlanta gibi parlar. Güneş sıcağını hafif hafif sen rüzgarlarla doldururken damarlarıma, kanım senin için kaynar. Yaşama sevincim, ışığım ve aydınlığımsın. Sen aynı zamanda katı ve sert asfalt zemine yüzünün peçelerini, havalanan perdelerle açan ilgisiz bir bakışsın. Ne zaman gözünden düşsem, beynim parçalanır yerde. Şiirler akar başımın kırıklarından. Son dizenin son kelimesi sızarken soğuk zemine, canım çıkar böylece. Sen bunları nereden bileceksin ki? Hayatında hiç şiir yazmadın ki? Sen benim penceremsin. Buğuların akarken pervazlara, kanım damlar sokağa. Adım silinir camlarından, güvercinlerim yükselir göklere.

Devamını Oku
Osman Demircan

Az önce oturduğun sandalye boş. İçtiğin çayın bardağı boş. yüreğimse senle dolu. Neden bir sandalye gibi senin yokluğunu kabullenemiyorum. Neden boş bardak gibi olamıyorum. Neden aşıklar gibi kurnaz olamıyorum. Ağzı laf edenler gibi, bir küsüp bir barışanlar gibi, duygu oyunları yapanlar gibi sevemiyorum. Bir salak gibi seviyorum. Şapsal aşıklar gibi sersemleşiyorum yokluğunda. Neden bir kurşunun silahı terk etmesi gibi seni terk edemiyorum. Neden hep kendimi vuruyorum. Neden kızıl bir göle dönüp, kendimi boğuyorum. Neden kurnaz kediler gibi eriştiğim ciğere güzel, erişemediğim ciğerlere pis diyemiyorum. Yüreğim bir ikamet senedi sanki. Öyle yüreğime oturuyorsun ki kendimde kalkacak güç bulamıyorum. Sanki günahımın içine yapışmış sevap gibisin. Seninle olmam için yanmam mı gerekiyor?

Hani anlamsız ikinci kelimeler vardır ya, kitap mitap, çocuk mocuk, Rize mize gibi... Seni seviyorum derken ikinci kelime anlamını yitirse de sen kelimesi hayatımın bir numaralı anlamı oluyor. Neden hep bir numara oluyorsun. Keşke kitap mitap derken ki gibi ikinci olaydın ve anlamını yitirseydin. Seni beni bilmem derken bile beni bilmiyorum hep seni biliyorum.

Beni severken cennete, canımı yakarken cehenneme inanıyorum.

Devamını Oku
Osman Demircan

O parmakların beni gösterir eline düşerim
Kan damlayan ojeli tırnakların beni yaralar
Parlak ışıklı beş yıldızlı salonları bırakarak
Bir yıldız isterim senden mehtabım ol diye

Gözlerindir diyorum katran karası geceye

Devamını Oku
Osman Demircan

Bir kadının sadece saçları namusluymuş. Çünkü daha çocukken babası saçlarını okşar benim nadide çiçeğim dermiş ona. Ve babasını o kadar severmiş ki saçlarını sadece ona okşatırmış. Bir perşembe günü annesi onu alıp anneannesinin yanına taşındıklarında bir daha babasını görememiş. Her ne zaman babasını görmek istese annesi ona hep mani olmuş. Babasının bir resmini annesinin çantasından çaldığında hayatındaki ilk hırsızlığı ve ahlaksızlığı yapmış. Sonra annesi ona fotoğrafı sorduğunda bilmediğini söyleyerek ilk yalanını söylemiş. Derken ahlakı bu şekilde bozulmuş. Her erkekte babasının şefkatini aramak istediğinde kendini yatakta bulmuş. O yataktan bu yatağa savrulurken kendini kaybetmiş. Buna rağmen cüzdanında babasının fotoğrafını kaybetmemiş. Bir cuma günü dışarıda ezanlar okunurken o yatakta bir erkeğe bedenini peşkeş çektiriyormuş. Fakat hiçbir erkeğe saçlarını okşatmıyormuş. O akşam da saçlarını okşatmak istemediği için bedenini peşkeş çektirdiği erkeğin hışmına uğramış. Hem dayak yemiş hem gırla küfür. Cabası cüzdanını da erkeğe kaptırmış. Hiçbir şeye üzülmemiş ama babasının fotoğrafının elinden gasp edilmesine çok üzülmüş. O gece saatlerce ağlamış. Dışarıda yine ezan okunuyormuş. Fakat gidecek bir yeri yokmuş. Ağlaya ağlaya merdivenlerden inmiş. Yarı çıplak bir vaziyette sokağa çıkmış. Hepsi camiden yeni çıkmış erkeklerle sokak doluymuş. Ona bakmışlar fakat hiç acımamışlar. Çünkü arsız ve namussuz bir vaziyette olduğu için şeytana benziyormuş. Cemaati ayartabilirmiş. Saçları namuslu kadın oradan uzaklaşmış. Bir denizin kenarına gelmiş. Saçlarını rüzgara vermiş. Dalgalanan saçlarında yıldızlar parlıyormuş. Babasını düşünmüş ve üzülmüş. Denizden esen rüzgar onu üşütmüş. İçi titremiş gözleri karanlık sulara dalmış. Önce gözleri intihar etmiş. Sonra tüm bedeni acılara boğulmuş. Bir sabah ceseti karaya vurmuş. Saçları tertemizmiş. Bedeni ise yalnızmış. Polisler gelip onu morga kaldırmışlar. Hiçbir ziyaretçisi yokmuş. Dışarıda yine ezan okunuyormuş. Sonra belediyeden adamlar gelmiş. Onun kuyusunu kazmışlar. Onu elleriyle mezara indirmişler. Saçları namuslu kadının saçının bir teline dokunamamışlar. Onu öylece gömüp kaybolup gitmişler. Kimsesizler mezarlığında sadece onun kabrinde beyaz güller açıyormuş. Sadece onun mezarında baba baba diye sesler duyuluyormuş. Yağmurlar düşer toprağa. Büyür mezarlarda acının çiçekleri. Yaşamak nedir ki zaten. Bütün çabalarımızın sonucunda bir mezar taşı kalır geride. Bir de otobüs bekler gibi ölümü bekleyişlerimiz yansır gök kubbeye. Sonra ön kapıdan bineriz içeriye ve tacizler, tahrikler arasında ulaşırız son durağa. Kimi skor peşinde kimi aşk peşinde giderken bir bakar ki arka kapı açılmıştır ve inme vakti çoktan gelmiştir. İnişli çıkışlı bir hayatın virajlı yollarında
kimse kimsenin umurunda değildir. Çünkü o otobüste zaten insanlık ölmüştür.

Devamını Oku
Osman Demircan

bir matematikçi değilim ama çarpıldım sana ey sevgili
iki sayı arasındaki sonsuzluk ve yalnızlık kadar seni sevdim
bölünen büyük bir sayı gibi yüreğimle ve dahi beynimle
seni hem kan gibi diledim hem canım yanar gibi sevdim

hesaplayamadığım sorular gibi beni yorsan da her daim

Devamını Oku
Osman Demircan

Uzar bakışım deniz mavisi gibi ufuklara
Kısa bir hikaye seninle yaşama adına
Aşkınla kalbim çarparken kanatlar gibi
Ah yar!Sevgilim uçur beni martılar gibi

Ey sevgilim sadede gelir gibi gel bana

Devamını Oku
Osman Demircan

Akşam eser sahil yeli ruhum bir tül gibi titrer
Rüzgarla yükselir deniz içe dışa serinlik siner
Saçlar dağılır efil efil kalbe dolar bir güzellik
Kumsal seni ister dalgalar ay suretinde yüzer

Kalp yorgun duygu vurgunken bile ışığın yeter

Devamını Oku
Osman Demircan

Saati zenginlerin bulduğu kanaatindeyim.Yoksulları, köleleri nasıl çalıştıracaklarına karar verirken, saati akıllarına getirdiklerine inanmaktayım. Çünkü saate ihtiyacı olan işçidir, memurdur.Şu saatte kalkması, şu saatte mola vermesi, şu saatte paydos etmesi gereken odur.Patronun kendisi saate ihtiyaç duymaz.İsterse çalışır, isterse çalışmaz.Geç geldiği için kimse kendisinden hesap sormaz.Gider Bebek sahilinde kahvaltısını yapar kimse ona karışmaz.Oysa işçi, memur o saatlerde ya otobüs durağındadır ya bir dolmuşun içinde sıkış sıkıştır ya da işe geç kalma korkusuyla ter içindedir. Kolundaki saat bileğine vurulmuş bir kelepçedir.Zamana mahkumdur ve her şey zamanında yapılmalıdır.
Saatin sesini duymadığında o artık bir ölüdür.Çünkü sabah onun sesiyle uyanmaya alışmıştır.Onun sesiyle güne başlamıştır.Onun sesiyle köleliğe alışmış ve çalışmıştır.
Patronların kendi namına saate ihtiyaçları yoktur.Çünkü zamanı kabus olmaktan çıkarmışlardır.Ya hala yataktadır ya da Bebek sahilinde kahvaltıdadır.
Saatin dilimleri aslında bir pastanın kırıntılarıdır.Asıl zamanı doya doya yaşayan zenginlerdir, fakirlerse artık zamanlarla beslenmektedir.
Saatler kimin için çalmakta, tabi ki fakirler için çalmaktadır.İşçisi, memuru koşa koşa işe gitmektedir.Her ay bu koşuşturmasının ödülü olarak alnına para yapıştırılmaktadır.Sonra işçi, memur dansöz gibi oynamakta,sevinip bayram yapmaktadır.
Zenginler insanları modern köle yapmaktadırlar.Hiyerarşi piramidini onlara yaptırmaktadırlar.Piramidin en üstünde durarak firavun kahkahası atmakta işçinin, memurun sırtına egolarını büyütecek ve yüceltecek taşlar koymakta ve bu şekilde insanların sırtından gülüşlerini ayyuka çıkarmaktadırlar.

Devamını Oku