Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Buteyra Gun
Buteyra Gun

EVLILERE CAGRI CENNETINIZE DÖNÜN! !

  • allah (c.c)27.12.2004 - 15:17

    BiLiMLERiN DiLiNDEN

    islâm, hiçbir zaman, hiçbir meselede bilime ters düşmemiş, bilâkis onu teşvik etmiştir. Dinî kaynaklar bunun güzel örnekleriyle doludur. Allahın iki kitabı vardır: Biri Kuranı Kerimdir ki, 'kelâm' sıfatından gelir, diğeri kâinattır ve 'kudret' sıfatının eseridir.
    ilim adamları, dine inansalar da, inanmasalar da kâinat kitabını okumakta ve Yaradanın eserlerini tefsir etmektedirler. Efendilerini tanımadan çalışan ve iş gören köleler gibi!
    Her bilim dalı, kendine has bir dil ile mütemadiyen Allahdan bahsediyor.
    Meselâ, botanik ilmi, bize bir ağacın özelliklerini anlatır. Ağacın topraktakı gıdaları nasıl aldığını, yapraklara kadar nasıl taşıdığını, meyvelerin nasıl meydana geldiğini, büyümenin ne şekilde olduğunu gösterir. Böylece, karşımıza hücrelerden oluşan, kökü, gövdesi, dalı, yaprağı, çiçeği ve meyvesiyle mükemmel bir makine çıkar. Üstelik de canlıdır.
    Şimdi insafla düşünelim: Bu harika makineyi akılsız, şuursuz, ilimden, iradeden ve kudretten mahrum basit bir toprak nasıl yaratır? Bitki âlimlerinin, dev laboratuvarlarda bile bir tek yaprağını yapamadıkları ilmî bir gerçekken, ağaç, başka bir ifadeyle odun, o harikulâde çiçekleri ve meyveleri nasıl yapar? Her bir ağaç o mûcizevî yaratılışıyla isimleri ve sıfatları sonsuz bir zatı ispat etmez mi?
    Keza zooloji ilmi, aklımıza bir hayvanın iç dünyasının kapılarını açtı. Her hayvanın harikulâde birer fabrika olduğunu anladık. Zehirli sinek bal yapıyor. Elsiz böcek ipek dokuyor, dilsiz koyun süt üretiyor. ilim gösterdi ki, basit bir saman ve sudan, lâtif bir gıda olan sütü yapmak o akılsız koyunun işi değildir. Koyun, arı, ipek böceği ve benzeri bütün hayvanlar, ressamın fırçası, yazarın kalemi, marangozun çekici gibi birer âlettirler. Yaratmak fiilinin fâili ise, şüphesiz bu kâinatın da ustası olan Rabbimizdir.
    Astronomi ilminin penceresinden bakarak, dünyanın uzaydaki hâlini gördük. Güneşin etrafında mermi hızıyla uçan dev bir tayyare. Kanatsız, motorsuz, pilotsuz, gürültüsüz ve olabildiğince büyük. Üstündeki yolcular ise gayet rahat seyahat etmekteler. Çoğu zaman uçtuklarının bile farkında değiller. Bir yandan da dünya, kendi ekseni etrafında dönüyor. Geceler, gündüzler ve mevsimler bu iki dönüşün ürünü. Güneşe yaklaşsak tehlike, uzaklaşsak tehlike. Güneşin çevresinde uçan sadece dünya da değil, diğer gezegenler de var. Onlardan birisiyle çarpışması işten bile değil. Fakat hiçbir aksaklık olmuyor, her şey yolunda gidiyor. Bu düzen milyonlarca seneden beri hiç bozulmuyor.
    Astronomi okuyan herkesin düşünmesi ve şu soruları kendi kendine sorması gerekmez mi: Bu hassas dengeyi kim kurdu? Dünyayı yaşanacak hâle kim getirdi. Pilotları da bulunduğu hâlde bazı uçakların çarpıştığı bir gerçekken, bu dev cisimleri çarptırmadan döndüren ve uçuran hangi ilim ve kudrettir?
    Hele, yaratıklar içinde biri var ki, o başlıbaşına bir mûcizedir. Adına insan derler. Düşünür, hayâl eder, araştırır, anlar, sever, acır, nefret eder... Binlerce kabiliyetle donatılmıştır. Daha da önemlisi kendi varlığının şuurundadır. Kâinat onun idrakiyle ışıklanır. Bu muhteşem canlının ruh, kalp, akıl ve hayâl gibi manevî cihazları bir yana, maddî yapısı da bir sanat şaheseridir. Gözün en güzeli, elin en kullanışlısı, saçın en lâtifi, dilin en tatlısı, endamın en mevzunu, boyun en mutedili, uzatmaya ne hacet, her şeyin en iyisi ona verilmiştir.
    Tıp ilmiyle anlaşıldı ki, vücudunun dışı gibi, içi de harikalar harikası. Tonlarca kan pompalayan kalbi, yemekleri kolayca sindiren midesi, kan temizleme makinesi olan akciğerleri, kilometrelerce uzunluktaki damarları, daha bilmem nesi ve nesiyle gerçek bir şâheser. Heykel, heykeltıraşını göstersin de, tıp ilmiyle mükemmelliği anlaşılan insan vücudu ustasını tanıtmasın, mümkün mü?
    Misalleri çoğaltmak mümkün, ama 'ârif olana bir işaret kâfidir'

  • allah (c.c)27.12.2004 - 14:53

    NATURALiSME
    Tabiiyye, doğacılık.
    Her alanda her meseleyi tabiattaki kanunlarla açıklamaya çalışan, her olayı doğa yasalarına indirgeyen görüş.
    .....
    Allahtan kaçanlar 'tabiat'a sığındılar. Padişaha isyan edip, cellâttan yardım uman suçlunun mantığı. Tabiat da, yaratılanların toplamından ibaret büyük bir eser. Ustayı inkâr için, esere usta demek izahın değil, kaçışın ifadesi.
    Güneşe, suya ve toprağa tapanlara 'ilkel' diyenler, varlıkların yaratılışını güneşe, suya ve toprağa vermekle aynı inancı paylaşmıyorlar mı? Natüralizm, putperestliğin yeni adıdır.
    inkâr cephesinde yeni bir şey yok. isimler değişti, ama mantık çizgisi aynı kaldı. Ne iniş var, ne çıkış. Yükselişi yok ki, alçalışı da olsun. iddiasının dayanağı tek kelimeden ibaret: Yok.
    Yok'larla bina kurulmaz. Bin tane yok, bir var'ı tartamaz. 'Yok' kelimesi inançsızın kimliğidir, kendi boşluğunu belgeler.
    Reklâm, en çok güvendikleri araç. 'Bilim adına' sürekli tekrarlanan yalan, zamanla doğrunun yerini alabilir. Eğer o yer, gerçeklerle doldurulmamışsa.
    Mantığın temel kanunları ışığında düşünen akıl diyor ki, her eserin bir ustası vardır. Hiçbir eser kendi kendini yapamaz. Kitap yazarını, masa marangozunu, resim de ressamını gösterir. Ustayı, eserin içinde aramak ise, boşuna gayret.
    Bir yazı okuduğumuzda, 'Bu harfler mürekkeple yazılmış. Mürekkebin tabiatında ise, yazı olmak özelliği var,' diyerek, yazarı inkâr edebilir miyiz?
    Tablodaki resime hayran olup, 'Resim olmak boyaların tabiatındandır. Bu eserin ressamı yok,' diyebilir miyiz?
    'Apartman, kumun, çakılın, demirin ve tahtanın tabiatı gereği var olmuştur. Mimarı yoktur,' dersek bize kim inanır? Yahut, o apartmanın projesini görüp, 'işte mimar budur,' diyerek kimi aldatabiliriz?
    Kâinat ve içindeki her eser de bir binaya, bir resime veya bir kitaba benzer. 'Bunların yaratılması eşyanın tabiatı gereğidir,' diyen adam, cahilliğini ilân etmiş olur. Binanın yapılması için nasıl projeyi çizen ve yapıyı kuran bir mimar gerekiyorsa, kâinattaki eserlerin de bir ölçü ve kanun ile yaratılması için bir Yaradana ihtiyaç vardır.
    Kâinattaki her varlık da sanatlı bir eser. insan takatini aşan bir ilim, irade ve kudretle yaratılmış. Ölçü, düzen ve güzellik diliyle sanatkârını ilân ediyor. Bu sesi kim susturabilir?
    Kâinat, yaratılanların bütünü. Demek kendisi de yaratılmış. Tabiat ise kâinattakilerin toplamı. Daha net bir anlatımla, tabiat, bir bakıma, kâinatın ikinci adı. Şu hâlde, 'kâinatı ve içindekileri tabiat yarattı,' demekle, 'kâinat kendi kendini yarattı,' demek arasında ne fark var?
    Bir mühendis düşünelim. Bu zat, mükemmel bir proje hazırladı ve uzaktan kumandayla çalışan bir fabrika yaptı. O hârika fabrikaya ilimden ve teknikten nasibini almamış vahşi bir adam girdi. Baktı ki, makineler ve tezgâhlar büyük bir intizamla çalışıyor. Çevresini araştırdı, mühendisi göremedi. 'Bu makineler kendi kendine kurulmuş. Çalıştıranı da yok,' diye düşündü. Sonra duvarda asılı bir levha gördü. Oraya karmaşık bazı rakamlar ve yazılar yazılmış, muğlak şemalar çizilmişti. 'işte fabrikayı kuran ve çalıştıran bunlardır,' dedi, cahilliğini gösterdi.
    Tabiatçı, misaldeki adama benzer. Kâinat da mükemmel bir fabrika. Hayret uyandıran bir âhenk ve nizam ile çalışıyor. Her iş, belli bir kanuna göre yapılıyor. Böyle bir sisteme, serseri tesadüf parmak karıştırabilir mi? Gel gör ki, Yaradanı tanımayan kişi, kâinatın işleyiş kanunlarını yaratıcı zannediyor. Bir de akıllı geçinmese!
    Tabiattaki kanunlar itibarîdir. Hariçte vücutları yoktur. Varlıkları, maddenin varlığıyla devam eder. Kendi başına varlığını devam ettiremeyen bu mücerret mefhumlardan ne beklenebilir?
    Canlılar yokken 'üreme kanunu' da yoktu. Şu hâlde, üreme kanununun canlıları yarattığını söylemek mümkün değil. Canlıları ilim ve hikmetle yaratan kim ise, hayat kanunlarını koyan da odur.
    Bu kanunlar, düşünen insanı, inkâra değil, imana götürür. Çünkü, kanun varsa, o kanunu koyan bir de hâkim vardır. Hiçbir kanun kendi kendine ortaya çıkamaz.
    Kanunlar mücerret olup, birer isimden ibarettir. Uygulayıcı bir hâkim olmadıkça, herhangi bir tesirleri olamaz. Suçluyu yakalayıp, gereken cezayı veren bir kanun nerde görülmüş? Bir ülkenin kanunları bulunsa, fakat bunları yerinde ve zamanında uygulayacak hâkimleri olmasa, o kanunlar neye yarar?
    Kâinat da büyük bir ülke. Onu yaratan Zat, kanunlar da koymuş. Tatbiki ise, yine Ona ait.
    Tabiat fikrini kabul edenlerin, konuyu derinliğine düşündüğünü sanmıyorum. Sığ bir düşünce, imkânsızı mümkün gösterebilir. Yoksa, meseleyi akıl terazisiyle tartan herkes, tabiatın yaratıcı değil, eser olduğunu bilir.
    Allahın sanatlı bir eseri olan tabiatı yaratıcı sanmak, tek kelimeyle ilkelliktir. Böylelerin, kendilerine 'ilerici' ve 'çağdaş' demeleri gerçeği değiştirmez. 'Kara' olana 'ak' denmekle ne değişir! ?

  • allah (c.c)27.12.2004 - 14:44

    MATERiALiSME
    Maddiyye, maddecilik.
    Herşeyi maddeye indirgeyen ve maddi varlıkların dışında hiçbir varlık kabul etmeyen felsefi görüş.


    'Materyalizm,' madde adına bütün manevî varlıkları inkâr eden bir felsefî akım. Canlı ve cansız bütün varlıkların, atomlardaki zıt kuvvetlerin eseri olduğunu söylüyor.
    Maddede, 'çekme' ve'itme' gibi kuvvetlerin bulunduğunu biliyoruz. Acaba bu kuvvetler, kâinattaki muhteşem eserleri yapabilirler mi?
    Dünya bir sahne. Her yerde harika olaylar oluyor. Mevsimler değişiyor, güneş parlıyor, dünya dönüyor... insanlar doğuyor, büyüyor, ihtiyarlayıp ölüyorlar... Topraktan bitkiler çıkıyor, ağaçlar yapraklanıyor, çiçekleniyor, meyve veriyor. Bulutlar toplanıp dağılıyor, yağmurlar yağıyor, rüzgârlar esiyor...
    Ve hayat aksamadan devam ediyor. Her şey mükemmel yapılıyor. Olaylar bir düzen içinde. Bir iş diğer bir işe mâni olmuyor. Kâinat fabrikası muntazaman çalışıyor.
    Her hâdisede ilmin, iradenin ve sonsuz bir kudretin eserleri görünüyor. Tesadüfe yer yok...
    Bütün bu olaylar kendi kendine mi oluyor? Görünen varlıklar, birer yapı taşı olan atomlar tarafından mı yapılıyorlar?
    Her akıl sahibi kabul eder ki, atomlar ve onlardaki kuvvetler bir şuura sahip değillerdir. ilim, irade ve hayattan mahrumdurlar. Kendilerinin bile ne olduğunu bilemezler. Görme, işitme, koklama, tadma ve dokunma duyguları yoktur. Akılsız, şuursuz, kör ve sağırdırlar. Sûret, estetik, düzen ve düşünce gibi kavramlara yabancıdırlar. Yaratıklar için malzeme olmaktan başka bir rolleri yoktur. Ne çevreye gülücükler saçan çiçekleri, ne güzel gözlü ceylanları, ne tatlı nağmelerle şakıyan kanaryaları ve ne de düşünen insanları tanırlar.
    işte bir sarmaşık! Harika bir sanat eseri! Dalları, yaprakları ne güzel düzenlenmiş. Rengini, desenini, şeklini seyretmeye doyamıyoruz. Duvarı baştanbaşa saran bu sarmaşık, saksıdaki iki avuç toprak ve bir miktar da sudan meydana geliyor. Elementler, üst üste, yan yana diziliyor ve bir sarmaşık oluyor.
    Eğer, her şey kendi kendini yapmıştır, dersek şöyle bir imkânsızlık ortaya çıkar: Bu bitki, daha kendisi yokken, kendini yapmaya karar verecek, bunun için yeterli ilmi olacak, kuvveti bulunacak, kendini yapmayı isteyecek ve yapacak...
    Bu mümkün mü? Böyle bir hurafeyi kim kabul edebilir? Olmayan bir şeyin ilmi, iradesi ve kudreti bulunabilir mi?
    Sarmaşığın yapraklarından birindeki herhangi bir elementi düşünelim... Topraktayken kalkmış, gelmiş ve o yaprakta bir görev almış. Aklı, şuuru, hayatı, görmesi, işitmesi olmayan bir element, kendi başına bunu nasıl becerir? Üstüne düşen vazifeyi aksatmadan nasıl yapar?
    Ne bitki köklerinin, ne de atomların ilmi ve iradesi bulunmadığına göre, tam da olması gerektiği kadar element köklerden girip, nasıl belli bir tartı dahilinde dallara ve yapraklara gidebiliyorlar?
    Bu elementler niçin hep bir araya toplanmıyorlar da ayrı ayrı yerlere gidiyorlar? Her iş bir plân dahilinde olduğuna göre plânlayan kim?
    Hayatı olmayan atomlar, nasıl oluyor da bir araya gelip canlı bir bitki olabiliyorlar?
    Aynı sorular, o sarmaşıktaki ve diğer bütün bitkilerdeki elementler için de geçerli.
    Eğer her mahlûkun kendi kendini yaptığını kabul edersek, şöyle bir mesele daha çıkar karşımıza:
    Bu durumda, bir elementin, vazife yapacağı yeri tayin edebilmesi için bütün dünyayı, dünyadaki her yaratığı tanıması gerekir. Çünkü, dünyadaki genel âhenge uyması lâzımdır.
    Ayrıca, diğer elementlerin nerede bulunduklarını, hangi bedende ne gibi bir vazife yaptıklarını bilmesi de şarttır.
    Bir kalsiyum elementini düşünelim. Yenen bir gıda ile insan midesine giriyor. Plân gereği, bu elementin sağ elin baş parmağına gitmesi gerekiyor. Onun böyle bir plândan haberi bile yok. Arzu edilen yere gidebilmesi için de binlerce kilometre uzunluğundaki damarlardan geçmeli. Damarları caddelere ve sokaklara benzetirsek, bu elementin, o karışık yollardan geçmesi, adresini dahi bilmediği bir eve gitmesi arzu ediliyor.
    Element bu işi başarabilir mi?
    insan bile, akıl ve ilim sahibi olduğu, elinde adres bulunduğu, görüp işitebildiği hâlde bazen aradığı evi bulamazken, bu özelliklerin hiçbirine sahip olmayan atomlar, hedeflenen organa, dokuya ve hücreye nasıl giderler?
    Bir nebze düşünebilen anlar ki, atomların bu işi yapması mümkün değildir. Onlar 'emir kulu'durlar. Bilen, isteyen ve yapan başkasıdır. Atomlar ise, ancak birer yapı taşıdırlar. Kendilerini de, diğer varlıları da harikulâde bir incelikle yaratan Rablerinin emrindedirler.
    Yapı deyince Selimiye camiinden bahsetmemek olmaz. Görenler bilirler, hakikaten o bir mimarî incisidir. Muhteşem kubbesi ve zarif minareleriyle bir estetik abidesidir. Hâl diliyle, seyircilerine mimarının varlığını ve sanat kabiliyetini anlatmakta.
    Mimar Sinan, camide görünmediği için varlığı inkâr edilebilir mi? Mimarını inkâr edebilmek için, her taşın mahir bir sanatkâr olduğunu kabul etmek gerekmez mi? Çünkü, usta kabul edilmezse, o zaman bütün taşların bir cami yapmak konusunda anlaşması, kendi kendilerini nakışlaması ve bir plân dahilinde bir araya gelmesi gerekir.
    Bu fikrin nasıl bir hezeyan olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı?
    içinde ömür sürdüğümüz şu uçsuz bucaksız kâinat da bir mimarî şaheseridir. Şüphesiz ustasını gösterir ve tanıtır. Allahı inkâr adına bütün atomlara ilâhlık sıfatı veren adam, hakikattan ne kadar gàfildir! Üstelik, bu binanın yapı taşları olan zerreler her an değişmekte, ama düzen ve uyum asla bozulmamaktadır.
    Kâinat gibi, içindeki her varlık da bir binaya benzer. O ezeli sanatkâr, aynı malzemeyle milyonlarca türde binalar yapmakta ve bunları akıl sahiplerine göstermektedir.
    Dünya fuarında milyonlarca tür canlı var. Her biri sanatça diğerlerinden geri değil. Şekilleri ayrı, kabiliyetleri ayrı.
    Her varlık, 'Biz, mahir bir sanatkârın eserleriyiz. Hangi sanat eseri tesadüfen yapılmış ki, biz de tesadüflerin ürünü olalım? ' diye haykırmakta.

  • allah (c.c)26.11.2004 - 15:31

    ABSURDE

    Absürd, abes, saçma, anlamsız, uyumsuz.
    Anlam unsurları birbiriyle uyumlu olmayan. Bu kavram daha çok varoluşçu filozoflar tarafından kullanılmıştır. insanla evrenin uyumsuzluğunu ve evrenin anlamdan yoksunluğunu dile getirir.
    ...
    Allah ve ahiret hakikatı bilinmediği sürece, ilim ve hikmet, yerini vehim ve abesiyete bırakacaktır. Çünkü, bu alemin yaratılmasındaki gaye bilinmezse ve bu dünyada ekilen tohumlar başka bir dünyada filizlenmeyecekse o zaman bütün gerçeklerin kökü kurur. Ne insan olmanın, ne hayatın, ne faziletin, ne de ilmin hiçbir anlamı kalmaz. Nitekim, Sartre gibi tanrıtanımaz ekzistansiyalistleri ve Camus gibi absürd filozoflarını dünyanın anlamsızlığı, daha doğrusu sonumuz itibariyle varlığın abesiyeti fikrine götüren de bu olmuştur.
    Sartre, 'insan beyhude bir çabadır,' derken, Camus, 'ölüm metafizik bir rezalettir' diye hüküm verirken bu kısır arayışın ve bu ümitsiz bulamayışın nihai noktasını belirtiyorlardı. Onlara göre, dünya ve içindekiler birbiriyle uyumlu, insandan başka bütün varlıklar arasında tam bir sistem bütünlüğü var, ama mademki insan sonunda ölüyor ve öleceğini de önceden biliyor, o bu dünya ile uyumsuzdur, uzlaşmaz bir tavır içindedir, bir sürgündür, bir yabancıdır.
    Bir adım daha ileriye gidip şunu düşünememeleri ne kadar acı: Madem bu dünyada bütün varlıklar hikmetli, madem her varlık bir gaye için var, madem dünyada tam bir düzen görünüyor, o halde bu alemi ve içindekileri yaratan bir hikmet ve ilim sahibi olması gerekmez mi? Bu varlıklar bir gayeye hizmet ediyorlarsa, ki ilim bunu söylüyor, o halde onları o gaye için halkeden bir yaratıcı olmalı değil mi? Alem sayfalarında sayısız hikmetler okunsun da o hikmetler bir hikmet sahibinden gelmesin, bu mümkün mü? Bu alem, içindeki bütün varlıklarla birlikte insanı netice versin de o değerli insanın varlığı hikmetsiz olsun ve o insan ölümle yok olsun gitsin, bunu hangi akıl kabul eder!
    Evrende saçma yoktur, saçma filozofların kafasının içindedir!
    Ne gariptir ki, imanla küfür arasındaki perde hem çok ince, hem de çok kalın. inkardan imana geçmek ne kadar kolay, hem ne kadar zor. Tıpkı civcivle dünya arasındaki mesafe gibi, civciv de dünyaya ancak bir yumurta kabuğu kadar bir uzaklıkta yaşıyor, bir gaga darbesiyle o dar alemden gayet geniş dünyaya çıkması mümkün, ama vakti gelmedikçe bu kolay işlem gerçekleşmiyor.
    Küfrün yumurtaları içinde mahpus düşünürlerin de geniş ve nurlu mana iklimine uçmaları zahiren pek kolay görünüyor, ama etraflarını saran nefis, benlik, gurur ve kibir yumurtalarını çatlatmadan bu hamleyi yapamıyorlar.
    insanlar ne kadar zeki olurlarsa olsunlar, ne kadar maddi ilim elde ederlerse etsinler mutlak hakikata ulaşabilmek için vahiy nuruna ihtiyaçları var. ilahi maksatların bilinmesi için Allah ile insan arasında bazı aracılar gerekiyor.
    işte, peygamberler, şu sınırlı dünyamızın maddi kalıplarından görünmez alemlere pencereler açan, sınır ötesi dünyaların varlığını haber veren, bu arada, yaşadığımız dünyanın anlamını da bizzat onu yaratanın emirleri istikametinde bildiren özel insanlardır.
    Vahiy nuru hakikat pencerelerinden ruhumuza sızmadıkça, düşünen ve gerçekleri arayan aklımız o nur ile aydınlanmadıkça insanca gayretlerimizin bir körebe oyunundan farkı kalmayacak, felsefe tarihi de bunun en canlı bir şahidi olmaya ilanihaye devam edecektir.

    yazarını bilmediğim için payşamadım

  • allah (c.c)26.11.2004 - 15:30

    VARLIKLAR NiÇiN VAR?

    Bu âlemin yaratılışında iki türlü gaye ve hikmet var ki, biri Allaha, diğeri şuurlu varlıklara bakar.
    Allah, binlerce isim ve sıfat sahibidir. Bunların hepsi de sonsuz derecede güzel ve mükemmeldir. Kâinat yokken, bütün bu isimler ve sıfatlar birer gizli hazineydiler. Allah, bilinmek istedi, kâinatı yarattı, isimlerini tecelli ettirdi, varlıkları kendine ayna yaptı. Onlarda mukaddes şuununu, ulvî güzelliklerini, eşsiz ünvanlarını seyretti. O nezih müşahededen, insanlardakine asla benzemeyen bir sürur ve memnuniyet duydu.
    Sonra harikulâde eserlerini başkalarına da göstermek istedi. Sınırsız cemâl ve kemâlini onların gözüyle de görmeyi diledi. Bu sebeple şuurlu varlıklar yarattı, onlara akıl nimetini verdi. Kâinattaki harika işleri, mükemmel eserleri görerek, üstünde düşünerek yaratıcıyı tanımalarını istedi.
    idrak sahibi kulları içinde insanlara hususî bir önem verdi. Peygamberler ve kitaplar gönderdi. isteklerini ve emirlerini bildirdi. Rehber tayin ettiği son peygambere 'habibim' diye iltifat etti. Şuur sahiplerine, 'Beni tanıyınız, nimetlerime şükrediniz,' diye emretti.
    Biz, bu ilâhî hâdiseyi lâyıkıyla idrak edemeyiz. Ancak, bize verilen kabiliyetlerden yola çıkarak, uzaktan uzağa bir derecede hissedebiliriz. Çünkü, insana verilen özellikler, Yaradanı tanımak için birer vasıtadır. Fakat bu noktada, misali asıla ve vasıtayı gayeye karıştırmamak gerek. Cam parçası güneşin varlığını gösterir, ama güneş olamaz.
    Meşhur kaidedir, 'Her cemâl ve kemâl sahibi kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek ister.' Bu hakikat, mahir sanatkârlarda daha açıktır.
    Meselâ, usta bir ressam, çeşitli resimler yapar. Eserlerini önce kendisi seyreder, onlarda sanatının güzelliğini görür, tarifsiz bir lezzet alır. Sonra sergiler açar, sanatını seyircilere gösterir. Takdir ve tebriklerinden memnun olur.
    Değerli bilgilere sahip bir âlim, faydalı kitaplar yazar. ilminden başkalarının da faydalanmasını ister. Bu faaliyetten dolayı mesut olur. Okuyucularının istifade ettiğini görüp, teşekkürlerini işittikçe saadeti daha da artar.
    Allahın kâinatı yaratmasındaki hikmetlere bu örneklerin dürbünüyle bakılabilir. Fakat, nasıl Allah, yaratıklara asla benzemezse, 'görmek ve görünmek' arzusu da insanlarınkine benzemez. Muhabbeti, şefkati, süruru, lezzeti ve memnuniyeti bizim bildiğimiz cinsten değildir. isimleri ve sıfatları gibi bunlar da ilâhîdir.
    Allah, kâinata isimleri ve sıfatlarıyla tecelli etmiştir. Bu tecellinin zaman zaman yanlış anlaşıldığını da hemen kaydedelim. Yaradanı denize, varlıkları dalgalara benzeten ve 'dalga ayrı gibi görünürse de aslında denizdendir,' diye misal veren anlayış, yanlış manalara kapı açmaktadır.
    Allahın kâinattaki tecellisi, bir sanatkârın, eseriyle münasebeti gibidir. Resim, ressamını gösterir, sanatına şahitlik eder, lâkin ressamın vücudundan bir parça değildir. Rabbimizin de kâinatla olan alâkası yaratıcılıktır. Usta, eserin içinde olamaz. Kâinat, Allahın varlığına delildir, isimlerini gösterir, fakat Ondan bir parça değildir.