. ... . ki azizim, kıtlıktan çıkmışçasına, kalbinin kemiklerini sıyırıyorum gıyabında, sırdaşlığın manasına söyle, açsın yüzünün peçesini ki, onu, öz/lü/yo/rum, sekerât halindeyken, hayatı yeniden sevdiren, ölümsüzlüğe öykündüren dost…, sefil bir divâne gibi, kıymetsizliğime katık edip sözlerini; bir bakır tastaki meyin son damlasına varıncaya kadar, içer gibi yudumluyorum…,
kömür gözlü, yoksul gecelere söyle, ölümün karanlığından artık kork/mu/yo/rum…,
hekimim; raylarıyla halvette yalnız bir tren gibi, boşalmış bir garın saatlerini temizliyorum gözlerimden, ki zamana söyle bilirsin, nurlu bir sabah için ballı bir uykuya da/lı/yo/rum;
ah hiçliğim, bir mülevves yol arkadaşın olarak, kıpçak süvarileri gibi, at sürüyorum keşifsizce, darda olmak nedir bilen ve gün görmüşlük pîri yüreğimle…;
hızır/ilyas tepesi şahittir bilirsin, bozuk bir gramafonun kırık iğnesi gibi, çiziyor zamanın plağını celâlli sözlerin, kestiğin raconlar ve verdiğin ayarla…,
ve ayrılığa söyle, birlikte dinlediğimiz insanlığa ağıtlarla, gökyüzünde hâlâ yıldızlar ya/nı/yor;
kadim zamanlar kervanı buhurum; ömründe bir türlü dikiş tutturamamış zayıf bir iplik gibi sabırsızım, orta mescid öğlesinde bir pazar gününde daha, sade kahvelerimizi yudumlamaya…, ve söylesin şimdi toroslar, avare sakarya ovasına, sohbetini daha nasıl, a/ra/ya/bi/li/rim;
ki vefaya inançsızlığımı yıkan, son çare tabîbim, ah; . ... .
Koca Mustâpaşa! Ücrâ ve fakîr Istanbul! Tâ fetihten beri mü'min, mütevekkil, yoksul, Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada. Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rü'yâda. Öyle sinmiş bu vatan semtine milliyyetimiz Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz. Mânevî çerçeve beş yüz senedir hep berrak; Yaşıyanlar değil Allâh'a gidenlerden uzak. Bir bahar yağmuru yağmış da açılmış havayı Hisseden kimse hakîkat sanıyor hulyâyı. Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada, O kadar komşu ki dünyâya duvar yok arada, Geçer insan bir adım atsa birinden birine, Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.
Serviliklerde sükûn, yolda sükûn, evde sükûn. Bu taraf sanki bu halkıyle ezelden meskûn. Bir afif âile sessizliği var evlerde; Örtüyor fakrı asâletle çekilmiş perde. Kaldırımsız, daracık, iğri sokak, doğru sokak.. Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak. Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen, Çeşmeden her su içerken: "Şükür Allâh'a" diyen Yaşıyor sâde maîşetlerin en sâfında; Rûh esen kuytu mezarlıkların etrâfında. Bu vatandaş biraz ahşapla, biraz kerpiçten Yapabilmiş bu güzellikleri birkaç hiçten. Türk'ün âsûde mizâcıyle Bizans'ın kederi Karışıp mağrifet iklimi edinmiş bu yeri.
Şu fetih vak'ası, Yârab! Ne büyük mu'cizedir! Her tecellîsini nakletmek uzundur birbir; Bir tecellîsi fakat, rûhu saatlerce sarar: Koca Mustâpaşa var, câmii var, semti de var. Elli yıl geçtiği günlerde büyük mu'cizeden, Hak'dan ilhâm ile bir gün o güzel semte giden, Rum vezîr, eski manastırda ederken secde, Kalbi çok dolduran îmân ile gelmiş vecde, Onu, tek Tanrısının mâbedi etmiş de hayâl, Vakfedip her neye mâlikse, bütün mâl ü menâl, Bir fetih câmii yapmak dilemiş İslâm'a. Sebep olmuş bu eser yâd edilir bir nâma.
Dört asırdır inerek câmie nûr üstüne nûr Yerde bulmuş yaşıyanlar da, ölenler de huzûr. Ona hâlâ gidilirken geçilir bir yoldan, Göze çarpar ölüm âyetleri sağdan soldan, Sarmaşıklar, yazılar, taşlar, ağaçlar karışık; Hâfız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor; Belli, kabrinde, O, bir nûra sarılmış yatıyor.
Gece, şi'riyle sararken Koca Mustâpaşa'yı Seyredenler görür Allâh'a yakın dünyâyı. Yolda tek tük görünenler çekilir evlerine; Gece sessizliği semtin yayılır her yerine. Bir ziyâretçi derin zevk alarak manzaradan, Unutur semtine yollanmayı artık buradan.
Gizli bir his bana, hâtif gibi, ihtâr ediyor; Çok yavaş, yalnız içimden duyulan sesle, diyor: "Gitme! Kal! Sen bu taraf halkına dost insansın; Onların meşrebi, iklîmi ve ırkındansın. Gece, her yerdeki efsunlu sükûnundan iyi, Avutur gamlıyı, teskîn eder endîşeliyi; Ne ledünnî gecedir! Tâ ağaran vakte kadar, Bir mücevher gibi Sünbül Sinan'ın rûhu yanar. Ne saâdet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak, Vatanın fâtihi cedlerle berâber yaşamak!..."
Geç vakit semtime döndüm Koca Mustâpaşa'dan Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rü'yâdan. Bu muammâyı uzun boylu düşündüm de yine, Dikkatim hâdisenin vardı derinliklerine; Bu geniş ülkede, binlerce lâtîf illerde, Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde, Mânevî varlığının resmini çizmiş havaya. -Ki bugün karşılaşan benzetiyor rü'yâya.-
Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan. Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan; Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük; Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük. Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı, Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı. Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.
. .. ... kundak kokulu bebek masumluğuyla bulmak yokluğu, ve gözyaşlarıyla yürek katranını yıkamak dem be dem; zamanın sarkacında umut tohumları çatlasa, tufan sonrası durulan umman; kalpte bir ab/ı hayat katresi olsa…, ve konma/göçme aleminin ayrılıkları, için için, içine akan bir ırmak, ah kardeş payı edilen saatlerde, ömür biriktirmek, mümkünlü olaydı; ah nolaydı..., ... .. .
. .. ... kundak kokulu bebek masumluğuyla bulmak yokluğu, ve gözyaşlarıyla yürek katranını yıkamak dem be dem; zamanın sarkacında umut tohumları çatlasa, tufan sonrası durulan umman; kalpte bir ab/ı hayat katresi olsa…, ve konma/göçme aleminin ayrılıkları, için için, içine akan bir ırmak, ah kardeş payı edilen saatlerde, ömür biriktirmek, mümkünlü olaydı; ah nolaydı..., ... .. .
hangi okyanus, gel benim aziz sultanım diye seslendi ve umman yoluna çağırdı da, bu çağrının istikametine yönelmeyen kaç deniz oldu… sonuçta birbirlerinin, şu konma göçmede gurbet yolculuğunun çilesi oldukları zannı ve böyle yazılmış umman fermanı isnadı, yığma kagir bir bina kadar temelsizdir… ellerin ummana açıldığı ve gözlerin gurupta olduğu, vaktin gözeriminin altına indiği demlerde, okyanus sanıyor mu ki dualarına eşlik eden bir deniz yok içinde… ve o esnada yaşaran gözlerinden dökülen şükran katrelerinde deniz köpük köpük erimiyor…
e/y\n/ sevgili\aşk…, biz; kadim yadigâr, tuna ve nil… t\aksim görmüş bulutların altında, hürriyetleri ellerinde, avuç avuca muhibbânız biz; aydınlık kuytumuzda ikimiz biz… ki ezelden ebede birbirine akan ve ummanına hasret çeken her demde biz ikimiz, senlik ve benliksiz, \ah\
hangi okyanus, gel benim aziz sultanım diye seslendi ve umman yoluna çağırdı da, bu çağrının istikametine yönelmeyen kaç deniz oldu… sonuçta birbirlerinin, şu konma göçmede gurbet yolculuğunun çilesi oldukları zannı ve böyle yazılmış umman fermanı isnadı, yığma kagir bir bina kadar temelsizdir… ellerin ummana açıldığı ve gözlerin gurupta olduğu, vaktin gözeriminin altına indiği demlerde, okyanus sanıyor mu ki dualarına eşlik eden bir deniz yok içinde… ve o esnada yaşaran gözlerinden dökülen şükran katrelerinde deniz köpük köpük erimiyor…
.
...
.
ki azizim,
kıtlıktan çıkmışçasına,
kalbinin kemiklerini sıyırıyorum gıyabında,
sırdaşlığın manasına söyle,
açsın yüzünün peçesini ki,
onu,
öz/lü/yo/rum,
sekerât halindeyken,
hayatı yeniden sevdiren,
ölümsüzlüğe öykündüren dost…,
sefil bir divâne gibi,
kıymetsizliğime katık edip
sözlerini;
bir bakır tastaki meyin son damlasına varıncaya kadar,
içer gibi yudumluyorum…,
kömür gözlü,
yoksul gecelere söyle,
ölümün karanlığından artık
kork/mu/yo/rum…,
hekimim;
raylarıyla halvette yalnız bir tren gibi,
boşalmış bir garın saatlerini
temizliyorum gözlerimden,
ki zamana söyle
bilirsin,
nurlu bir sabah için ballı bir uykuya
da/lı/yo/rum;
ah hiçliğim,
bir mülevves yol arkadaşın olarak,
kıpçak süvarileri gibi,
at sürüyorum keşifsizce,
darda olmak nedir bilen ve
gün görmüşlük pîri yüreğimle…;
yağmura söyle,
yokluğunda,
duaların akmakta hastane
cam/la/rın/dan…,
hızır/ilyas tepesi şahittir bilirsin,
bozuk bir gramafonun kırık iğnesi gibi,
çiziyor zamanın plağını
celâlli sözlerin,
kestiğin raconlar ve verdiğin ayarla…,
ve ayrılığa söyle,
birlikte dinlediğimiz insanlığa ağıtlarla,
gökyüzünde hâlâ yıldızlar
ya/nı/yor;
kadim zamanlar kervanı buhurum;
ömründe bir türlü dikiş tutturamamış
zayıf bir iplik gibi sabırsızım,
orta mescid öğlesinde
bir pazar gününde daha,
sade kahvelerimizi yudumlamaya…,
ve söylesin şimdi toroslar,
avare sakarya ovasına,
sohbetini daha nasıl,
a/ra/ya/bi/li/rim;
ki vefaya inançsızlığımı yıkan,
son çare tabîbim,
ah;
.
...
.
KOCA MUSTÂPAŞA
Koca Mustâpaşa! Ücrâ ve fakîr Istanbul!
Tâ fetihten beri mü'min, mütevekkil, yoksul,
Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada.
Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rü'yâda.
Öyle sinmiş bu vatan semtine milliyyetimiz
Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz.
Mânevî çerçeve beş yüz senedir hep berrak;
Yaşıyanlar değil Allâh'a gidenlerden uzak.
Bir bahar yağmuru yağmış da açılmış havayı
Hisseden kimse hakîkat sanıyor hulyâyı.
Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada,
O kadar komşu ki dünyâya duvar yok arada,
Geçer insan bir adım atsa birinden birine,
Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.
Serviliklerde sükûn, yolda sükûn, evde sükûn.
Bu taraf sanki bu halkıyle ezelden meskûn.
Bir afif âile sessizliği var evlerde;
Örtüyor fakrı asâletle çekilmiş perde.
Kaldırımsız, daracık, iğri sokak, doğru sokak..
Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak.
Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen,
Çeşmeden her su içerken: "Şükür Allâh'a" diyen
Yaşıyor sâde maîşetlerin en sâfında;
Rûh esen kuytu mezarlıkların etrâfında.
Bu vatandaş biraz ahşapla, biraz kerpiçten
Yapabilmiş bu güzellikleri birkaç hiçten.
Türk'ün âsûde mizâcıyle Bizans'ın kederi
Karışıp mağrifet iklimi edinmiş bu yeri.
Şu fetih vak'ası, Yârab! Ne büyük mu'cizedir!
Her tecellîsini nakletmek uzundur birbir;
Bir tecellîsi fakat, rûhu saatlerce sarar:
Koca Mustâpaşa var, câmii var, semti de var.
Elli yıl geçtiği günlerde büyük mu'cizeden,
Hak'dan ilhâm ile bir gün o güzel semte giden,
Rum vezîr, eski manastırda ederken secde,
Kalbi çok dolduran îmân ile gelmiş vecde,
Onu, tek Tanrısının mâbedi etmiş de hayâl,
Vakfedip her neye mâlikse, bütün mâl ü menâl,
Bir fetih câmii yapmak dilemiş İslâm'a.
Sebep olmuş bu eser yâd edilir bir nâma.
Dört asırdır inerek câmie nûr üstüne nûr
Yerde bulmuş yaşıyanlar da, ölenler de huzûr.
Ona hâlâ gidilirken geçilir bir yoldan,
Göze çarpar ölüm âyetleri sağdan soldan,
Sarmaşıklar, yazılar, taşlar, ağaçlar karışık;
Hâfız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık
Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor;
Belli, kabrinde, O, bir nûra sarılmış yatıyor.
Gece, şi'riyle sararken Koca Mustâpaşa'yı
Seyredenler görür Allâh'a yakın dünyâyı.
Yolda tek tük görünenler çekilir evlerine;
Gece sessizliği semtin yayılır her yerine.
Bir ziyâretçi derin zevk alarak manzaradan,
Unutur semtine yollanmayı artık buradan.
Gizli bir his bana, hâtif gibi, ihtâr ediyor;
Çok yavaş, yalnız içimden duyulan sesle, diyor:
"Gitme! Kal! Sen bu taraf halkına dost insansın;
Onların meşrebi, iklîmi ve ırkındansın.
Gece, her yerdeki efsunlu sükûnundan iyi,
Avutur gamlıyı, teskîn eder endîşeliyi;
Ne ledünnî gecedir! Tâ ağaran vakte kadar,
Bir mücevher gibi Sünbül Sinan'ın rûhu yanar.
Ne saâdet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak,
Vatanın fâtihi cedlerle berâber yaşamak!..."
Geç vakit semtime döndüm Koca Mustâpaşa'dan
Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rü'yâdan.
Bu muammâyı uzun boylu düşündüm de yine,
Dikkatim hâdisenin vardı derinliklerine;
Bu geniş ülkede, binlerce lâtîf illerde,
Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde,
Mânevî varlığının resmini çizmiş havaya.
-Ki bugün karşılaşan benzetiyor rü'yâya.-
Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.
Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.
Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı,
Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.
Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.
Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!
Yahya Kemal BEYATLI
Miğfer dövmeye gerek kalmadı artık görünmez olmak için
ve
aramak için yok olmanın sırrını...
dengicim, pelerin kullan; herri pottırdaki o sahneyi anımsa bu pelerin de nerden çıktı diye dumursan şu an...
daim esenlik dilerim, kalemine berkât ;)
.
..
...
kundak kokulu bebek masumluğuyla bulmak yokluğu,
ve gözyaşlarıyla yürek katranını yıkamak dem be dem;
zamanın sarkacında umut tohumları çatlasa,
tufan sonrası durulan umman;
kalpte bir ab/ı hayat katresi olsa…,
ve konma/göçme aleminin ayrılıkları,
için için,
içine akan bir ırmak,
ah kardeş payı edilen saatlerde,
ömür biriktirmek,
mümkünlü olaydı;
ah nolaydı...,
...
..
.
.
...
.
turuncu ve kızıl gül yapraklarını
ebeden soldurmayacak rahmet;
ıslak kaldırımlara
yüzükoyun serilmiş ölüleri dahi
diriltebilse mesela…,
ve kendinden gayrısını bilmez kibrin,
mülevves göz pınarlarını kurutup,
nâdim bir nefesten buğu olaydı,
isli,
kasvetli kodes camlarında,
nolaydı…,
ah;
.
...
.
.
..
...
kundak kokulu bebek masumluğuyla bulmak yokluğu,
ve gözyaşlarıyla yürek katranını yıkamak dem be dem;
zamanın sarkacında umut tohumları çatlasa,
tufan sonrası durulan umman;
kalpte bir ab/ı hayat katresi olsa…,
ve konma/göçme aleminin ayrılıkları,
için için,
içine akan bir ırmak,
ah kardeş payı edilen saatlerde,
ömür biriktirmek,
mümkünlü olaydı;
ah nolaydı...,
...
..
.
anahtar kelimeler...
umman\hak... okyanus/ruh... deniz/nefs...
hangi okyanus, gel benim aziz sultanım diye seslendi ve umman yoluna çağırdı da, bu çağrının istikametine yönelmeyen kaç deniz oldu… sonuçta birbirlerinin, şu konma göçmede gurbet yolculuğunun çilesi oldukları zannı ve böyle yazılmış umman fermanı isnadı, yığma kagir bir bina kadar temelsizdir… ellerin ummana açıldığı ve gözlerin gurupta olduğu, vaktin gözeriminin altına indiği demlerde, okyanus sanıyor mu ki dualarına eşlik eden bir deniz yok içinde… ve o esnada yaşaran gözlerinden dökülen şükran katrelerinde deniz köpük köpük erimiyor…
e/y\n/ sevgili\aşk…,
biz;
kadim yadigâr, tuna ve nil…
t\aksim görmüş bulutların altında,
hürriyetleri ellerinde,
avuç avuca muhibbânız biz;
aydınlık kuytumuzda
ikimiz biz…
ki ezelden ebede birbirine akan
ve ummanına hasret çeken her demde
biz ikimiz,
senlik ve benliksiz,
\ah\
anahtar kelimeler...
umman\hak... okyanus/ruh... deniz/nefs...
hangi okyanus, gel benim aziz sultanım diye seslendi ve umman yoluna çağırdı da, bu çağrının istikametine yönelmeyen kaç deniz oldu… sonuçta birbirlerinin, şu konma göçmede gurbet yolculuğunun çilesi oldukları zannı ve böyle yazılmış umman fermanı isnadı, yığma kagir bir bina kadar temelsizdir… ellerin ummana açıldığı ve gözlerin gurupta olduğu, vaktin gözeriminin altına indiği demlerde, okyanus sanıyor mu ki dualarına eşlik eden bir deniz yok içinde… ve o esnada yaşaran gözlerinden dökülen şükran katrelerinde deniz köpük köpük erimiyor…
ercan saatçinin arakladığı şarkının aslı...