Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Şiir Yarışması
Necat İltaş
Necat İltaş

'DİN, DİL, IRK; İSTER BEYAZ,İSTER SİYAH, ESMER VEYA SARI, NE FARK EDER, İNSAN OLMAK YETER...'

  • mezopotamya16.03.2006 - 01:49

    MEZOPOTAMYA...

    Ben Mezopotamya! ...
    Asya'nin nazli kizi.
    Bereketin, bollugun ve sevdalarin diyari...
    Sevgi ve kin,
    Öfke ve hirs,
    Savaş ve bariş bende anlamlandi.
    Bende vücut buldu ruh,
    Tarih benimle başladi...

    Özgürlük göbek adimdir,
    Daglarimda ve ovalarimda,
    Zümrüt yeşilinde
    Ve güneşin sihirli renklerinde,
    Rüzgarin o karşi konulmaz,
    Muhteşem ritminde bir kisrak olur,
    Firat'la yarişir,
    Dicle'de dinginleşirim..
    Nemrut'ta kara kartalin kanatlarinda
    Tanrilara meydan okurum...
    Eridu'da Gilgameş olur, Enkidu'yu ehlileştiririm,
    Hammurabi olur 282 ile düzen getiririm...
    Tanriça Iştar benimle aşik atamaz,
    Çünkü özgürlük ve sevdanin pinari benim..
    Çünkü ben Mezopotamya'yim
    Asya'nin nazli ve biricik kizi...

    Güneş;
    Önce
    Ve en güzel bende dogar.
    Yayilir çekinmeden,
    Çirilçiplak dolanir gün boyu
    Ovalarimda, daglarimda...
    Kah bir kelebegin kanadinda,
    Kah yeni dogan bir kuzunun yanibaşinda,
    Bazen tohuma duran bir çiçegin tomurcugunda
    Bazen de Izlo'nun doruklarinda akşami getirir...
    Vedalaşirken batimda,
    Mor gecede ayin en güzel yüzüne emanet eder beni,
    Ertesi günde buluşmanin sevgi ve coşkusuyla...
    Çünkü ben Mezopotamya'yim
    Güneşin ve ayin maşuku...

    Insanlarim mert ve sevecen,
    Çünkü benim suyumu içtiler,
    Ekmeklerinde, sevgiyle büyüttügüm başaklarim
    Ayranlarinda, sütümle besledigim,
    Mis kokulu otlarimin tadi var...
    Çünkü onlar benim çocuklarim,
    Ruhlari bende bedenlendi...
    Özgür, magrur ve sevgi dolu....

    Zamansiz zamanlar,
    Dokunulmamiş zaman araliklari,
    Çaglar ötesi kültürler,
    Atlar ve atlilar,
    Diller ve dinler,
    Gelenek ve renklerle,
    Çocuklarimin içindeki evrenim ben.
    Tipki;
    Güneşin etrafinda dönen dünya gibi,
    Etrafimda sevgiyle, coşkuyla dönerler.
    Geçmiş ve gelecegi,
    O an yaşatirim onlara,
    Geçmiş ve gelecege saplanmadan...

    Ateş ve su;
    Benim şahitligimde evlendi,
    Ateş sunaklari,
    Ilk ve en önce,
    Benim için yakildi.
    Gündüzlerin gündüz,
    Gecelerin gece oldugu,
    Uçsuz bucaksiz,
    Bir siginak oldum çocuklarima...

    Kil çadirlarda,
    Yaşama yön veren rituellerde,
    Hep baş köşede oldum;
    Mirra;
    Ateşin, suyun
    Ve çocuklarimin
    Hediyesi oldu bana.
    Çünkü;
    Yigitlik,
    Ahde vefa,
    Bariş ve hoşgörü,
    Topragima ve insanima verdigim mayamdir...
    Çünkü, Ben Mezopotamya'yim,
    Asya'nin magrur ve anaç kizi...

    En iyi bagbozumlari bende olur,
    En iyi şarabi, en tatli şirayi ben veririm
    Belki de bundandir,
    Benim topraklarimda aşk,
    Sevmek ve sevilmek,
    Şarap tadinda olur...
    Bundan degilmi ki;
    Babil Krali Nabukodonosor,
    Sevdasi için Mardin'den Şamran'larla
    Şira akitti yüzlerce mil aşagilara,
    Bundan degilmi ki,
    Iskender Zinnar'a;
    Prenses Fahriyye ve Ravza cennet bahçelere,
    Şad Buhari Mardin'e yerleşir..
    Timur, Kustus, Antonius ve daha nicesi,
    Bu sevdanin peşinde topraklarima kan bulaştirdilar...
    Ihanet ektiler topraklarima;
    Kelepçe vurdular çocuklarimin gözyaşlarina...
    Daglarimda agaç birakmadilar, çiplak kaldim,
    Utanirim..ele güne karşi,
    Utanirim.. aya, güneşe karşi
    Çünkü ben Mezopotamya'yim,
    Asya'nin nazli ve özgür kizi...

    Ibrahim bende dogdu,
    Sin Mabedinde aya ve yildizlara yakarirken dogruyu buldu...
    Zarathustra, Mani ve Yezidilige ben ilham oldum,
    Ilk Hiristiyanlara ben kucak açtim
    Lorna ve Anastisiupolis ile, Islam'in yolunu ben açtim
    Dermetinan'da Haci Kemal,
    Kosar'da Hoca Ihsan, Selman-i Pak ve niceleri Islam dediler;
    Moşe Bar Kifo, Hanna Dolabani;
    Hammara'da, Deyru'z Zafaran'da, Mor Mihail'de Mesih demediler mi?
    Ekmegim, suyum ve güneşim hepsine yetmedi mi?
    Yetmedi mi? Zeytinim incirim ve narim...

    Utanirim anamdan, kardeşlerimden, çocuklarimdan
    Utanirim güneşten, aydan ve rüzgardan...
    Utanirim, aç yatan bebelerden, dedelerden,
    Utanirim, el kapisinda iş dilenen civanlardan,
    Içtigi suya pislik bulaşmiş analardan, babalardan utanirim..
    Çünkü ben Mezopotamya'yim
    Asya'nin nazli ve magrur kizi...

    Necat İLTAŞ (1998)

  • mardin06.01.2006 - 01:57

    Mardin..Kültürler Kavşağı...

    Kusursuz bir işçilik.
    Aşkla, sevgiyle yontulup perdahlanmış,
    Belki de, acıyla yoğrulmuş,
    Emek ile, ter ile şekillenmiş,
    Büyük taş bloklar,
    İşlemeli kapılar...
    Yüzyılların sararttığı,
    Taş konaklarla süslü,
    Her taşın tanıklığında,
    Her evin ayrı bir hikayesi,
    Ayrı bir gizemi ve sırrı olan,
    Her taşı tarih kokan bir şehir,
    Bir taş yapı simgesi...
    Doğaya, taşa, toprağa ve güneşe saygılı,
    İklime ve insana dost,
    'Marduk' kuralları geçerli burada...
    Yazılı olmayan,
    Ama Babil'den beri geçerli olan yaşam kuralları;
    Kimse,
    Kimsenin güneşini, havasını kesmez,
    Kimse,
    Kimsenin suyunu kirletmez...
    Zamana karşı bir direnişe tanık olursunuz,
    Zamanın durduğu bu kentte.
    Öykülerle bezeli bu kent... Mardin...

    Mezopotamya'da,
    Bir dağ yamacında kurulmuş,
    Kervan ve savaş yolları olmuş bin yıllarca.
    Timur, Kustus, İskender ve diğerlerinin,
    Hep ağzını sulandırmış...
    İçinde,
    Çeşitli dinlerin ve dillerin,
    Kapı komşu yaşadığı;
    Müslümanlar, Kameriler ve Museviler,
    Süryani, Ermeni, Keldani ve Yezidiler,
    Kürtler, Araplar, Çeçenler ve diğerleri
    Bir dinsel ve dilsel mozaik...
    Hiçbir din ve dil baskın olmamış diğerine,
    Yaşam damarını kesmemiş, gücü elinde bulundurduğunda...
    Sevgi, saygı ve hoşgörü bir gelenek buralarda,
    Nusaybin'de Zeynel Abidin Camii,
    Süryani bir usta ve oğulları tarafından inşa edilmiş...
    Deyru'z- Zafaran Manastırı'nın alt katında;
    Tavanı, 'Kilit Taşı' ile ayakta duran,
    Harçsız, dev taş bloklarla örülmüş
    Zerdüşti ateş ve güneş tapınağı,
    Rahatsız etmemiş bugünkü sahiplerini.
    Ve korumuşlar gözbebekleri gibi,
    Bugüne taşımışlar hiç gocunmadan,
    Binlerce yıllık bir kültür abidesini.
    Büyüleyici ve muhteşem bir insanlık mirası... Bu şehir Mardin...

    Sapsarı,
    Safran sarısı bir gün ışığında,
    Mor lacivert akşamlarda,
    Üzerine kurulduğu dağa yaslanıp,
    Mezopotamya ovasını seyre dalar.
    Yüzyılların yorgunluğunu;
    Aşağıda dalgalanan yeşil denize,
    Üzerinde yaşayan insanlara,
    Taşa toprağa ve tüm canlılara
    Sevgiyle, coşkuyla bakarak atmaya çalışır,
    Kentin yaşlıları gibi...

    Yaşlılar;
    Çarşıda,
    Kapı önlerinde,
    Kaldırımlara konulan,
    Alçak iskemlelerde oturur çoğu zaman.
    Bir yandan serinlenirken gölgede,
    Bir yandan da,
    Tespih çekilir, tütün sarılır,
    Geçmiş yad edilir,
    Doyulmamış yaşama,
    Ve
    Yaşanmamış anlara derinden bir ah çekilir...
    Biraz sonra,
    Sıcak bir yağmur yağar,
    Ve yıkamaya başlar,
    Kentin,
    Dar ve biçimsiz sokaklarını,
    Yaşanmamış anlarla beraber...

    Dantel gibi işlenmiş evler;
    Çoğunun girişinde geniş merdivenler,
    Heybetli sütunlarla desteklenmiş sahanlıklar,
    İçerden açmak için,
    Bahçe kapısı mandalına bağlı uzunca ipler,
    Güneşi boylu boyunca alan,
    Dar ve uzun odalar,
    Seyrine doyum olmayan cumbalar,
    Yol veren abbaralar...
    Buralarda ne sevdalar,
    Ne acılar,
    Ne sevinçler yaşandı kim bilir..

    Güneş;
    Bütün ihtişamı ve tüm çıplaklığıyla,
    En güzel renklerini buraya taşır,
    Sarı, tüm tonlarıyla,
    Bir renk akustiği oluşturur dağda, ovada.
    Renk sıtmasına tutulur, toprak ve su.
    Debelleşir tatlı bir heyecanla,
    Bu sancının ürünü,
    Muhteşem bir doğum olur,
    Güneşin altın renginde,
    Üzüm, zeytin, incir ve nar...

    Geleneklerin belirlediği haşin bir yaşam.
    Kahve içmekten,
    Konak ağırlamaya,
    Düğünden ölüme
    Yaşama yön veren ritüeller,
    Uyulması zorunlu katı kurallar...
    Bazen de güçsüze, yurtsuza,
    Uçsuz bucaksız bir sığınak olur.
    Zamansız zamanlarda,
    Şiirsel zamansızlık,
    Çağlar ötesi kültürlerin harmanladığı,
    Kültürler kavşağı...

    Dirlik, düzen ve gücün sembolü,
    Siyah kıl çadırlarda düğün ve taziyeler;
    Sohbet, barış ve dostlukta,
    Bazen de ölümde Acı kahve 'Mırra',
    Büyük bir huşu ve saygıyla,
    Sunulur misafire.
    Konukseverlik;
    Buralarda bir ibadet gibi,
    Bir ayine hazırlanır gibi,
    İkrama hazırlanılır,
    Kurallarıyla, adetleriyle...
    Öyle ki;
    Kestiği hayvanın başı ve organları bile,
    Büyük tepsilerdeki yemeğin üstüne konur,
    Misafire saygı ifadesi olarak...

    İp atlayan,
    İstop, körebe, saklambaç oynayan çocuklar,
    Karanfil kokan kırık leblebi...
    Hafif is kokan mis gibi yoğurt,
    Toprak gibi kokan toprak,
    Damlarda beslenen keklikler,
    Taklabaz güvercinler,
    Gökyüzünün yorgan olduğu,
    Yıldızların şarkı söylediği yaz akşamları,
    Gündüzleri,
    Van Gogh'un resimlerindeki mutluluk güneşi,
    Akrep ve Yelkovanın koşmaktan yorulduğu,
    Zamanın durduğu,
    Dokunulmamış zamanlar;
    Geçmişin ve geleceğin o an yaşandığı,
    Çocuksu, özgür ve insancıl zamanlar...

    Tek bir dilin sözcükleri değildir,
    Burada konuşulanlar.
    Birkaç ayrı dil konuşulur şehrin sokaklarında,
    Ama herkes her sözcüğü anlar,
    Kendisine lazım olacak kadar...
    Bir yanda;
    Camilerde okunan ezan,
    Bir yanda;
    Aziz Petrus'tan bu yana,
    Zangoçun çaldığı çan,
    Diğer tarafta;
    Doğan güneşe saf tutan insanlar...
    Bu kadar baştan çıkarıcı,
    Sürükleyici,
    Davetkâr,
    İnsanı başka alemlere götüren,
    Şaşırtan,
    Ağlatan,
    Güldüren bir mekan,
    Yeryüzünün hiçbir yerinde yoktur...

    Necat İltaş
    İstanbul - 2000