Sessizliğin hüküm sürdüğü
eski bir kütüphanede dururum;
ceylan derisinden örülmüş bedenimde
tarihin damarı güçlüce atar.
Ben, çağların nabzını tutan,
Rüzgârların unuttuğu yorgun bir liman,
sessizce taşır çağların ağırlığını.
Çürümüş gemi iskeletleri bekler geceyi,
vakur nöbetçiler gibi suskun durarak.
Arnavut kaldırımlı bir sokağın,
zamana açılan damarından geçer,
ahşap tekerlekli arabasıyla
eskici.
Eski bir kentin sokaklarında
dolaşıyor gezgin ruhum.
Viranelerde yankılanır
geçmiş sevdaların hikâyeleri.
Eski Mısır’da
bir köleyim ben;
taşa sinmiş
soluk bir hatıra.
Nil’in sessiz kollarında,
Binlerce yıl hüküm sürdü bir medeniyet.
Sırlarla dolu taşlar, hala fısıldıyor.
Hiyeroglifler işlendi, duvarlara dantel gibi.
Sfenksler oyuldu, devasa kayalara.
Eski Roma'da bir gladyatörüm.
Başımda çelik miğfer,
Elimde tılsımlı kılıç,
Kutsal bir tanrı heykeli gibi
Dövüşürüm kanlı arenalarda.
Bir rüzgar esiyor.
Başlıyor kurumuş yürekler sallanmaya.
Havası boşalmış top gibi olur yürek.
Sevda yoksa içinde.
Gece karanlık değildi; gece, yapılacak hesabı sayıklıyordu.
Gökyüzü Marmara’ya eğilmiş, deniz susmuş, zaman nabzını ölçüyordu.
O duruyordu; bir ordunun önünde değil, çürümüş bir çağın eşiğinde.
Gözlerinde ateşin öfkesi değil; sabrın, geometrinin ve mutlaklığın soğukluğu vardı.
Gün, Keops’un kucağında doğurur kendini;
güneş, Tutankhamun’un maskesinde altın sarısı ışıldar.
Sfenks, asırların tozunu yutmuş, dilsiz bir nöbetçi;
Nil’in nabzında vuruşur




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!