İlk çağlarda,
zaman henüz adını bilmezken,
tabiatın kalbinde uyandım.
İpekyolu’nda bir gölgeyim ben,
sabahın ilk nefesi ipek gibi
içime dolar.
Katırların sırtında sessiz bir ney gibi
Sonsuzluk bir aynadır aslında,
İç içe geçmiş aynalarda silüetler;
Her birinin zamanı başka yerde,
Süreğen bir yanılsama sarar benliği.
Şimşekle vaftiz edildi doğduğu gece;
göğün nabzı attı, yeryüzü irkildi.
Annesinin duası çarklara sindi,
babasının kelâmı evrene döküldü.
İşsiz adam yine uyandı,
yeni bir sabaha, puslu ve soğuk.
Basit kahvaltı önünde:
üç zeytin, az peynir, bir fincan çay.
Cebine baktı sessizce:
Karanlık bir boşluğa indim,
kutsal bir örümcek gibi;
sabırla,
ilmek ilmek ağlar ördüm,
elmas ipliklerden.
Kader ve keder, iki kız kardeş;
şehrin acılarıyla yoğrulur her gece.
Dik bir duruşla, sürer içimde kavga;
her adımım, cesurca yazılmış bir diriliş.
Moda’dan bir esinti biner kayığa,
Zamanın omzuna yaslanır usulca.
Ne sadece kent, ne sadece coğrafya;
Süzülen, efil efil bir histir artık.
Çağlar ötesinden gelen bir bilgiyim ben.
Asırlık kitaplarda yazılır özüm.
Bir miras gibi akarım,
Kitaptan kitaba,
Hafızadan hafızaya taşınırım.
Milyonlarca yıl önce doğdu
kadim tarihin silinmez izi.
Mağara duvarında çizildi
insanlığın ilk hikâyeleri.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!