Alplerin suskun zirvesinde,
donmuş bir kader duruyordu.
Kırk beş yıllık bir ömür,
buzun alnına mühürlenmişti.
Eyy Caligula!
Roma’nın alnına mühürlenmiş zifiri yazgı.
Adımların, sokaklarda yankılanan uğursuz bir kehanetti.
Bir çar bombası attın kalbime,
yükseldi ruhumun derinliklerinde.
Titredi bedenim, savruldu içimde,
kavurdu beni içten esen sıcak rüzgârlar.
Onon Irmağı’nda üşüdü ilkin çocukluğum;
bozkır, alnıma kurt dişinden bir yazgı kazıdı.
Annemin elleri duman, babamın adı gökyüzünde yarım bir nefes.
Adımı rüzgâr emzirdi, ekmeğimi ayazla böldüm.
Rosario’da bir rüzgâr doğar önce,
Nehir dilsizdir; ama bir kıta titrer.
Genç bir adam geçer kadrajdan,
Heybesinde tıp kitapları,
Gözlerinde bir kıtanın dinmeyen sancısı.
Toprak nefesimi sayar;
ben tarlanın yolcusuyum.
Dar patikalardan geçerim;
ağaçlar ve çiçekler yoluma eşlik eder.
Dünyanın yükünü henüz omuzlamamış
bir sezişin en uç kıyısında dururlar;
yüzleri, akıldan önce kalbin bellediği
o ilk ve tek dildir.
Bir Afrikalı sömürülürken.
Boğuşurken açlık ve hastalıkla.
Yokluğun dibine inmişken.
Coğrafya, kader mi demeli?
İnsanlığın unuttuğu, kurak bir çölüm ben.
Sarı bir okyanus gibi sararım her yanı.
Yakıcı güneşin altında
kavrulur gün boyu yaşam;
canlılar, bir gölge arar serinlemek için.
Ahşaptan yorgun bir barakayım,
dağların sessiz ucunda.
Dallar dolanır etrafıma,
sarmaşık bir kader gibi.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!