Karın uykusuna sızan bir hayaldir o;
beyazın içinde kaybolan,
kendi gölgesini kar tanelerinde unutan bir rüzgâr…
Eski Rum evlerinin yıkıntıları arasında
saklı bir tarih fısıldar sessizce,
taşların çatlaklarında Helen kokusu hâlâ diri,
martı çığlıkları karışır sabah ezanına.
Son gün…
Sözlerin dudaklarından değil,
acının soğuk avuçlarından düştü önüme.
“Ayrılmak istiyorum,” dedin.
Gök yerinden söküldü,
Biz heykeline bakınca
taşın dökülen sessizliğini görmeyiz;
orada zamanın kabuğu çatlar,
ateşle damıtılmış bir akıl
küllerin genetiğinden doğrulur.
Mavi bir nehir kenarında, ahşap bir kulübede sessizlik ile sevgiliyim.
Oturma odamın penceresi, yamaçtaki tepenin manzarasına açılan bir tuval gibi.
Üşütüyor beni ürkek yalnızlığım.
Sobamı yakıyorum sevgi ateşiyle;
Bacamın bembeyaz dumanı, kar misali bulutlara karışıyor.
Buzulların taht kurduğu,
rüzgârın bile titrediği bir kıtayım ben.
Beyaz ihtişamımla örterim
zamanı, ufku;
Ahşap bir evde karşılamalı ömrü insan;
Yanında nefesiyle hayat bulan eşi,
Ve masumiyetin iki küçük yankısı…
Varlığını doğanın şefkatli avuçlarına,
Zamanı ahşabın kadim sükûtuna bırakarak.
Büyük bir aşkın izlerini soruyorsun.
O halde, kulak ver bana.
Bir yürek atışı gibi, her sözü ve hayali.
Bir nefes gibi, can verir damarlarıma yüzü.
Sen ki, çocukluğunu Makedon dağlarında bırakıp,
lir çalıp ata bindiğin o ilk yıllardan çıkıp,
yıldızların altından yürüdün Asya’ya;
her adımında tarih titreşti,
her nefesinde çağlar şekil aldı.
Bir meczup gibi düştüm ilmin çorak yollarına;
Adımlarım kayıp bir ufkun peşinde, zamansız.
Dağların sert omuzlarına yasladım yorgunluğumu,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!