Üç yüz altmış beş günün
doruğunda durur zaman.
Takvimler susar,
insan kendi içine çağrılır.
Toprağa atılan buğday tohumu,
bir çiftçinin dualarında doğan sessiz bir yıldızdır.
Tarlalar, insanlığın ortak emeğinin mabedidir.
Ekilir, sabrın kutsal terleriyle sulanır,
Yüreğim bir vadi yarığı,
Kan kızılı bir nehir akıyor içinde.
Aşkın denizine kavuşmak için,
Ayrılık sonrası küllenen akşamlarda.
Bedenin surlarında ilk gedik açılır;
zihin, yorgun bir süvari gibi atından iner.
Tahammülün ince ipliği kopar,
kalabalıklar elenir, tenhalar kalır.
Kurulması ayrı bir çileydi,
tutuşturması sabır isterdi;
ama bir kez yanınca
bir odayı değil,
Sıvı nitrojen susar;
eksi yüz doksan altı derecenin o mutlak rahminde
kapanır etin parantezi,
diner kanın bin yıllık uğultusu.
Bir yağmurun ağlak tanelerinde buldum seni.
Bir fırtınanın homurtusunda öfkelendim sana.
Dingin bir akarsuda sakinleştim.
Yarım kalmış bir masalım.
Kapağı aralandığında o ikonik şişenin,
zamandan kopuk bir esinti yükselir;
gizli bir kapı gibi aralar geçmişi.
Birden çözülür odanın ağır sessizliği;
Zamanın kıyısında,
Durgun nehirde, küçük bir kayıkta ilerliyorum.
Zümrüt sular, sessiz bir bilinmezliğe çağırıyor beni.
Kıyılarda, anılardan örülmüş kulübeler titrer,
Zirvemde duman, ince bir halka;
ben, göğe meydan okuyan dağ.
Kayalarım çelik bir zırh gibi
yapışır etime;




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!