Orta Çağ’da, yelkenli bir gemide.
Keşfe çıkmış bir gezginim ben.
Dalgalarla boğuşurken, köpük köpük.
Rüzgâr, yelkenleri şişirir ihtişamla.
İstanbul’un batı ucunda bir kıyı hafızasıdır;
Hem yanı başımızda, hem bir ömür uzak.
Adı dillerde kış ve soğukla anılsa da hep,
Yazın en çıplak hatırasını kurar tenimizde.
Soğuk bir kasım sabahında.
Paltosunu giymiş insanlar.
Yağmur ıslatıyor şehrin kaldırımlarını.
Islandıkça berraklaşıyor yollar.
Hayatın dairesini susamla mühürlemiş bir hafıza bu.
Kokusu; en pahalı rayihadan daha inatçı,
daha çıplak, daha yoksul, daha bizden.
Karayip sabahıydı, deniz kıtanın ismini
tuzlu bir yemin gibi fısıldıyordu.
Caracas’ta bir çocuk sessizliğin kalbinde büyüdü;
kader o gün haritaları değil,
insanın damarlarındaki sınırı değiştirmeye karar verdi.
Bir sokağın başında, yorgun bir sokak lambasıyım.
On yıllardır aydınlatırım nefti karanlıkları.
Geceleri bir kadının güven duygusuyum;
sineklerin ışığımda pervane olduğu
bir tepegöz misali bakarım dünyaya.
Beton ve asfaltın soğuk zırhı altında,
binlerce hayatı sessiz ipliklerle dokuyan
gömülü destanlardır sokaklar.
Yaşlı bir vapurum ben Boğaz’da,
On yıllardır taşırım insan yükünü;
Balıkçı çığlıkları, simitçi tezgahları arasında,
Haşarı çocuklar gibi kaçar dururuz dostlarımla,
Bir oradan bir oraya…
Mezarlıkta
kalabalık sessizce birikmişti.
Rüzgâr eski çınarların dallarında
hüzünlü bir nağme gibi inliyor,
yapraklar titreyerek fısıldıyordu vedayı.
Sen bir prensessin.
Ben, sana varmak için,
kaderle çarpışmış bir şövalye.
Geceyi yaran nal seslerinde,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!