Viyana’nın taş duvarlarında uğuldardı ölüm;
ak önlüklü devlerin parmak uçlarında
saklıydı cellât.
Ne rüzgâr taşırdı hummayı,
ne de uğursuz bir yıldız;
Şantiye her sabah kendi küllerinden doğar;
Gün, demirin soğuk alnına ilk ışığını bırakır.
Harca karılan yalnızca kum ve çimento değildir artık:
Bir babanın duası, bir çocuğun gece düşü,
Bir hiçliğin üzerine kurguladım yaşamımı,
Paralel evrenlerdeki bedenimi arıyorum;
Bir fizik yasasının matematiksel döngüsünde
Karadelikler zamanı büker sessizce.
Tersine akıyor artık zaman içimde,
Metrobüste oturuyorlar;
bir kadın ve bir erkek, yan yana.
Şehrin kalabalığı akıp giderken,
kalpleri birbirine dokunmadan bekliyor.
Helen’de Pisagor,
ders verirken öğrencilerine,
felsefenin derin sularında
çıplak ayakla yürüyen bir bilgeydi.
Campania’da, o tek gecede
yitirdi Pompei ölçüyü;
kırıldı nefsin küf tutmuş bağları,
şehvet dar sokaklardan
Kanlı bir ayin gecesinde
kızıl bir şafak yarıldı;
zaman taş kesildi
ve sırlar, kutsalın dokusuna sarıldı.
Yalnızlığım, psikolojim ve ben
Oturmuş kendi hâlimize konuşuyoruz;
Psikolojim narsistsin dedi bana,
Yalnızlığım ise melankolik bir şairsin.
Ben bir ateşim, kızıl yalazlar saçan,
İlk çağlardan beri insanlığı yücelten,
Eski medeniyetlere ışık tutan,
Mağaraları aydınlatan bir meşale.
Hisarüstü canlıdır, gün ışıyana dek.
Boğaziçi Üniversitesi'nin ışıkları,
bir kandil gibi yakar geceyi.
İlim, irfan sızar duvarlarından;




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!