Boğaziçi’nden bir ışık indi o gün;
su sustu,
rüzgâr bekledi,
tarih tanıklık etti
Meydanda bir saat kulesiyim;
taşlarımda yüzyılların nefesi,
gölgemde şehrin unutulamayan sesi var.
Sevgililer sözlerini bana emanet eder,
insanlar umutlarını bir adım önümde bekletir.
Yine bir ayrılık sabahında
çanları çalıyor terk edilişin.
Bir yürek çırpınışı başladı;
kader mahkumu acıların gölgesinde.
İlk çağların eşiğinde buldum kendimi,
zaman henüz ad taşımıyorken.
Göğün dili kalındı,
yerin nabzı açıktı.
Sarı bir akrep saçların,
kuyruğundaki iğne tenimi deler geçer,
zehrin bir şırınga kadar soğuk,
damarlarımda kıvrılarak iner inilti.
Savaş meydanları;
Korkuyla cesaretin aynı kadehten zehir içtiği,
Vahşetin insanın en çıplak hâline büründüğü
Kızıl ve dilsiz bir mahşerdir.
Atlar dört nala koşturdu,
gözlerinde yanan ateşle süvariler,
dağları, taşları kavuran
hırçın bir rüzgâr gibi.
Gümüş arabanla inersin gökten,
kanatlı atların yıldız tozu saçar;
gece susar,
çünkü ışık senin dilindir.
Bir uzay mekiğinde,
galaksiler arası boşlukta sürükleniyorum.
Bir tek sevda kırıntısı arıyorum,
karanlığın en koyu katmanında.
Ses yok, yankı yok, yaşamdan en ufak bir iz yok.
Seni dokunmadan sevdim.
Gözlerinden gözlerime uzanan bir yoldu sevgim.
Endamın bir şiirdi, kalbimin antolojisinde saklı.
Saçlarının kokusunu taşırdı rüzgar.
Geçerken ıssız, yalın sokaklardan.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!