Yalnızlığın o dilsiz, en derin vahasında,
Beşerin iz sürmediği bir tenhalıkta kıyıldı nikâhım;
Gök kubbe şahidimdi, yer mülkümdü benim,
Tabiatla bir oldum, gizli, kadim ve ebedî.
Ören yerlerinde, taş taş üstünde.
Suskun sütunlar, solgun freskler.
Tapınaklar, dikilitaşlar...
Bir devrin kalp atışıdır sanki.
Kabartmalar, küçük el aletleri.
Geceyle gündüzün arasına
çakılmış bir gölge gibisin;
toprağın ağır sessizliğine
mühürlenmiş kadim bir nöbetçi.
Aşkın fiziksel boyutu.
Metafizik boyutunda kaybolur.
Saf bir enerji evreninde.
Yürekler bir vericiye dönüşür.
Sen Teodora,
karanlığın çamurundan
mor bir taç çıkaran ruh.
Sokakların soğuk nefesi,
imparatorluğun kalbine
Soğuk bir fırtına dolaşır içimde;
yalnızlık, cebimde taşıdığım
unutulmuş bir söz gibi ağır.
Ruhum puslu sabahlarda
kendi yankısına uyanır.
Güneşin tunç rengiyle karardığı surlardan
Geçti Helen; akşamın ve yazgının içinden.
Bir kadından ziyade, tanrıların sabrıydı o;
Bakışı denizi sarsan, gemileri kederden çeken.
Kökleri, tarihin en derin uykusuna değil,
Işığın ilk kırıldığı yere uzanan bir fidan.
Bastıkları toprak yalnızca toz ve taş değildir artık;
Her adımda arzın altındaki nabzı,
Eski çağların uğultusunu yoklayarak yürürler.
Yağmurlu bir Kasım sonunda,
Yürüyorum, şehrin herhangi bir sokağında.
Kendimi arıyorum, kaybolmuş bir hissizlikte.
Sisli aynalarda yansıyan gölgemle konuşarak…
Yeniden gelebilseydim dünyaya,
Daha çok yürürdüm kırlarda
çıplak ayakla,
Daha çok kitap okur,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!