Bölüm 37: Sayvantta İlk Gece – Taşın Üstünde Dirilen Kadın
Yayla gecesi… Gökyüzü yıldız değil, nefesle doluydu. Ve o gece, sayvantın taş duvarları arasında bir kadın, bedenini değil—varlığını uzattı taşa.
Taş buz gibiydi. Ama onun sırtı, karpuz gibi çatlamış bir yazın içinden geçmişti. Yayla yeli püpür püfür eserken, ne bir kapı vardı ne pencere. Ama doğa, onun tenine dua gibi dokunuyordu.
✍️ Metin Başlıyor (250 sözcük):
Köyün kıyısında, rüzgârın bile eğilip geçtiği bir patika vardı. Oradan geçen her adım, toprağa bir sır bırakırdı. Ve o sırlar, geceleri rüyaya, gündüzleri suskunluğa dönüşürdü. Çünkü burada, konuşmak değil—susmak bir gelenekti.
Bir kadın, sabah serinliğinde çamaşır asarken, Bir adam, sırtındaki küfeyle değil—gözlerindeki boşlukla taşırdı özlemi. Ve her “kolay gelsin”, aslında “keşke yanımda olsan” demekti. Ama kimse bunu yüksek sesle söylemezdi. Çünkü burada, özlem bile utangaçtı.
Bölüm 38: Ardıç Kabuğunun Altında – Taşların Dile Geldiği Gece
O gece yaylada rüzgâr yoktu. Ama taşlar konuşuyordu. Çünkü bir kadın, taşın üstüne bedenini değil—suskunluğunu yatırmıştı.
Sayvantın içi karanlıktı. Üstü adır yarma, pardı pardı örtülü, yalıtımı ardıç kabuğu. Ama içi… bir kadının iç sesiyle aydınlıktı.
Bölüm 39: Helkenin Gölgesi – Su Çekmenin Sessiz Ağırlığı
Yaylada su, musluktan değil, taşın içinden alınır. Ve o taş, ne yumuşar ne konuşur—ama kadının elinde dile gelir.
Helke, ipten değil, ömürden örülür. Her sabah, kadın kuyunun başına gelir. Kapak 30 santim, derinlik 5 metre. Ama asıl derinlik, kadının içindedir.
Bölüm 40: Sayvantta Sabah – Ardıç Kabuğunun Altında Uyanan Kadın
Sabah, yaylada sessiz doğar. Ne horoz sesi vardır, ne ezan. Sadece taşın içinden sızan bir serinlik, ardıç kabuğunun altına düşen ilk ışık.
Kadın gözlerini açar. Yatığı yer hâlâ taş, ama sırtı artık üşümez. Çünkü gece boyunca yel onu örtmüş, taş onu kabul etmiştir.
lüm 41: Göç Yolu – Beş Saatlik Sessizlikte Taşınan Kadınlık
Yayladan köye dönüş, bir yolculuk değil—bir vedadır. Beş saatlik yürüyüş, sadece mesafe değil, bir kadının bedeninden taşınan hafızadır.
Kadınlar sabah erkenden çıkar. Sırtlarında çocuk, ellerinde helke, gölgelerinde sayvantın kokusu. Ama en çok da taşın, yelin, susuzluğun içinden geçmiş bir sabır.
Bölüm 42: Köye Varan Ayak – Sayvanttan Çıkan Kadının İlk Adımı
Beş saatlik yürüyüşten sonra, kadın köyün ilk taşına bastı. Ama o taş, bir eşik değil—bir tanıklıktı.
Sırtında çocuk, elinde boş helke, ama içinde dolu bir gece. Sayvanttan çıkarken taşıdığı şey, yalnızca beden değil—bir hafızaydı.
Bölüm 43: Donun Müzeye Girişi – Kamusal Hafızanın Kadife Yüzü
Köy meydanında o gün bir tören vardı. Ne bayrak çekildi, ne marş söylendi. Ama herkes biliyordu: bugün bir don, tarihe geçecekti.
Fadime’nin donu, yıllarca çamaşır ipinde dalgalanmış, bayram sabahlarında çocuklara gölge olmuş, muhtar defterine “kamusal eşya” olarak geçmişti. Ve şimdi… köy müzesine giriyordu.
Bölüm 44: Sekili Nine’nin Son Tarhanası – Küf Değil, Kayıt
O yıl tarhana geç kurutuldu. Yayla dönüşü gecikmişti, göç yolu uzamış, kadınların omzundaki yük bir mevsimi sarkıtmıştı.
Sekili Nine yine yoğurdu hamuru. Ama elleri artık un değil, hatıra tutuyordu. Tarhana serildi, gölgelik yetmedi, bir köşesi küf tuttu.
lüm 45: Göçten Sonra İlk Akşam – Taşın Üstünde Kuruyan Ayaklar
Köye varıldı. Ama yol bitmedi. Çünkü kadınların ayakları hâlâ taşın hafızasında yürüyordu.
O akşam, herkes evine çekildi. Ama kadınlar, ayaklarını yıkamadı. Çünkü o toz, bir yolun değil—bir direnişin iziydi.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!