KIVI 235 – Garağacın Gölgesinde Kıvım
Fadime, sabahın ilk ışığında garağacın dibine eğildi. Toprağın nemi, ellerine değil—yüreğine bulaştı. Don hâlâ dizdeydi, ama artık utanmak değil—uyanmak vardı içinde. Çeşmeden gelen su sesi bir çağrıydı: “Kalk, kıvım başlasın.”
Yaprak kıpırdamadı. Dal, Fadime’ye eğildi. Garağaç, onun sırtına gölge değil—güç verdi. Güneş, alnına değil—kararına vurdu. Ve yıldızlar, henüz görünmeden onun içindeki geceyi izliyordu.
Fadime, elindeki orakla değil— gövdesindeki kıvımla biçti sabrı. Kömbe açılmadı bu kez, çünkü artık açılan sabır değil—karardı.
🎪 “KIRKKUYU’DA DÜŞEN YUMURTA”
Kırkkuyu kırında bir sabah, ardıcın tepesinden bir yumurta düştü. Ama bu sıradan bir yumurta değildi—beyinliydi. Yere çarpınca çatlamadı, bağırdı: “Ben nötr değilim, düşünebilen proteiniz!”
Muhtar korkudan tarlaya kaçtı, köyün eşeği dile geldi, “Ben zaten yıllardır şüpheleniyordum” dedi. Kahveci İrbeğem, yumurtaya çay verdi. Yumurta çayı içmedi ama bardağa bakıp ağlamaya başladı.
Derken Fadime geldi. “Yumurta düşünce ağlanmaz, kıvım çağrılır” dedi. Eline aldı yumurtayı, alnına koydu, o an gökyüzünden kel bir bulut inip Uluköy Mahallesi’ne yerleşti.
Yumurta konuşmayı kesti. Çünkü içinden bir söz çıktı: “Sadece söylenenler değil, sükût da sarar köyü.”
Ve o gün, Kırkkuyu’da hiçbir horoz ötmeye cesaret edemedi. Hiçbir bülbül ötmeye cesaret edemedi. Çekmeler sustu. Sığırkuruğu kuyruğunu indirdi. Yosunlar taşların altına saklandı. Davar gaya gölgesinde uykuya geçti
KIZIL ÖREN’DE YASAK OT, DOSTLUKTA KIVIM
Kırkkuyu’da Kızıl Ören, davara yasaktı. Ama ot boldu. Bozalı, her sabah keçileriyle gizlice girerdi. Helke helke süt verir, keçiler otkarı yalayıp memelerini gevşetir, oğlaklar ardın dibinde meleşirdi.
Halk şikâyet etti. Belediye başkanı Ramazan Muharrem Kormacı’yı görevlendirdi. Muharrem, yasak alanda nöbet tuttu. İlk çan sesiyle Bozalı’nın sürüsü göğsünü kabartarak girdi. Muharrem izledi. Tedirgindi. Tutuklasa dostluğu bitecekti. Tutmasa görevden düşecekti.
Sürü otladı, geri dönüş yolculuğuna çıktı. Popasta kuyusuna vardılar. Bozalı, helkeyle su çekti. Keçiler sulandı, taş saçlara serpilen tuzları yaladı. Tekelerin amuzları kabardı. Doğa, kıvım kıvım şükre durdu.
Köygerçeği / Bölüm 6: Yokuşun Ucundaki Eşik
Yokuş taşlıydı. Ama o taşlar, basanı incitmezdi—çünkü üstlerinden geçen her adım, onları yumuşatmıştı. Bir ayağın izi, diğerine yol açar; kimse kimsenin izini silmezdi bu köyde. Yol kenarındaki sarı otlar, gelenin kim olduğunu sezmiş gibi hafifçe salınırdı.
Yokuşun sonunda, ahşap bir kapı dururdu. Boyası solmuş, menteşesi inatçı… ama kimse ondan şikâyet etmezdi. Çünkü o kapı sadece bir eşiğe değil—başka bir zamana açılırdı.
KIVI 264 – Gödalı'nın Sultan’ı
Gödalı'nın sabahı ezandan erken uyanır. Sultan, gölge değil—ışığın kendisidir. Güneş daha yola çıkmadan, o ineğini sağar, ocağa çay suyu koyar. Sofrayı sererken, gözü Beybağı'ndaki kara dut ağacına kayar. Alefe’nin bahçesinden, Önges’teki Deli Fatma’nın duduna kadar yürür; yolda önüne çıkan çocuklara dut uzatır. Parmakları, kara dut lekesiyle boyanır. Elini yüzünü silerken, dut parmağından apış arasına bulaşır. Kumaşta leke kalır—aynalarda değil. Oysa Sultan’ın alnı ak, niyeti dut tadındadır.
Göğsünü kabarta kabarta, Akbungar pazarına iner. Dutu satar, aldığı üç beş kuruşla çay, şeker, bir de sabun alır. Pazarcılar onun türküsünden ilahi, yürüyüşünden kıvım okur. Düğünlerde bulaşık yıkar; o eller, her sabun köpüğünde dualarla temizlenir. Yıllarca biriktirdiği parayla hacca gider. Kocası öldüğünde ağlamaz; çünkü yas onun dudaklarında “Amin” diye titreşir. Onu gören köy ahalisi der ki: “Sultan don değil, dua taşır; dut değil, sadakat toplar.
KIVI 284 – Sayfa 1: Bozalı’nın Günü (Dış Anlatı – Betimleme Ağırlıklı)
Sabahın ilk ışığı daha ovaya düşmeden Bozalı, sarı öküzüyle yola koyulur. Yanında Fatma, arkalarında at, eşek, koyun, kuzu, inek… Hepsi birer kıvım gibi dizilir. Yol Çardöğü’ne uzanır. Patika taşlı, ama saban yumuşaktır. Tarlaya varır varmaz çifte başlarlar. Sarı öküz toprağı yararken, Fatma sabanı takip eder. Her 30 santimde bir mısır tohumu düşer toprağa—sanki her biri bir dua.
Koyunlar yayılır, kuzular meleşir. Fatma pelidin dibine yer sofrası kurar. Bulgur pilavı pişer, yanında ayran köpürür. Gölgedeki taş masa olur. Güneş yükselir, gölgeler kısalır. Bozalı’nın alnındaki ter, toprağın duasına karışır. O gün mısır ekilir. Ertesi gün badeğis, sonra soğan, sonra fasulye… Her gün bir başka tohum, bir başka umut.
Benim adım İrbeğem. Bozalı’nın oğlu, Fatma’nın gözbebeği. Sabah olmadan uyanırım. Koyunlar daha gözünü açmadan ben helkeyi alır, çeşmeye yürürüm. Ayaklarımda kara lastik, ama yokuş aşağı inerken terden kayar. Yine de düşmem. Düşsem de ağlamam. Çünkü bu ova, gözyaşını değil—sabırla yoğrulmuş dut lekesini sever.
Bugün mısır ekilecek. Babam sarı öküzü çifte koşar, annem sabanı takip eder. Ben kenarda durmam—koyunları güderim, su taşırım, ama en çok da doğayı dinlerim. Kırlangıçlar meşe ağacına tüner, kaplum bağalar çitleşirken çıkan ses vadide yankılanır. Ben bilirim o sesi—balta sesinden güçlüdür. Çünkü doğa, bazen baltadan daha gür konuşur.
Kargalar ekmeği kapar, pelidin dibine düşen yağ batağına basarım. Ama hiçbir şey işime engel olmaz. Çünkü bizde mevsimler işi, iş mevsimleri kovalar. Ölüm bile sıraya girer
Kırkuyu’da akarsu yoktu. Ama Gök Hacı vardı. Taşın içine sabırla işlenen bir dua gibi, çekiçle oyduğu her kuyu, bir hayvanın, bir çobanın, bir kelebeğin susuzluğuna sadakatle cevap verirdi. Giriş çapı 30 santim, derinliği 5 metre olan kuyular, önce taşla açılır, sonra çimento, ince kum ve harçla suvanırdı. Kum, Göksu’dan at ve eşekle taşınırdı—30 kilometre boyunca. Her kuyu, 15 günde çıkarılırdı. Ama Gök Hacı, iş makinesinden hızlıydı. Çünkü onun kazdığı sadece toprak değil—sadakatti.
Yoldaşı kır beygir, azığı keş, yanda soğan… Eşi Fadime haftada bir gelir, yeşil elma, yumuşak ekmek getirirdi. Kuyu başında kısa bir sohbet, sonra Fadime köye dönerdi. Yol kepir, patika; bir ayağı taşa takılır, sendelerdi. Ama düşse de, akşam eve varır, tahta teknede iki kutu unla hamur yoğurur, yufka çarardı. Sabah horoz ötmeden kalkar, ineği sağardı. Ayna bilmezdi, makyaj tanımazdı. Makyajı ocağın isi, parfümü ineğin bokuydu. Tek sohbet ettiği, tavanda cirit atan fareler, ocağın başından ayrılmayan kedisiydi.
Gök Hacı’nın açtığı kuyular, Kırkuyu’dan Elbalak’a, Sarıova’dan yaylalara kadar uzanırdı. Binlerce kuyu, yüzlerce hayrat… Taştan oyma yalaklarda yılan da içerdi, tavşan da, güvercin de. Gök Hacı onların duasını alırdı. Çünkü o, sadece insan için değil— doğa için de kazardı.
KIRKKUYU’DA DÜŞEN YUMURTA – EK SAYFA
Yumurta, Fadime’nin alnında sessizce dururken köydeki saatler geri saymaya başladı. Çünkü bu yumurta artık sadece bir nesne değil—bir kıvım çağrısıydı.
Uluköy Mahallesi’ne inen kel bulut, köyün üstüne gölge değil—gönül örttü. Çocuklar ağlamayı bıraktı, çünkü yumurtanın içinden bir ninni sızıyordu.
Kahveci İrbeğem, yumurtaya ikinci çayı demledi. Bu kez yumurta içmedi ama bardağın buğusuna bir şiir yazdı. “Ben nötr değilim,” dedi tekrar, “Ben kıvımın ilk hücresiyim.”
Gök Hacı, tam 15 gün sonra “İmam Hüseyin’in Kuyusu”nu kazmaya gider. Daha başlamadan, kuşlar ardıç dalından dalına atlayıp keklik çeker gibi öter. Ama ne çektikleri belli, ne çeken! Gök Hacı, bu sese aldırmaz—çünkü artık onun kulaklarında Fadime’nin “hah yavaş ol hacı!” diyerek sabana takılışı yankılanır. O yankı, kuyunun dibine inmeden yüreğine çöker.
İşiyle evişir. Taşı kazarken, her kıvımda bir avuç taş yongası alır, koklar, öper—“Fadime bu musun gız?” der içinden. Yonga taşları sabaha kadar dizilir, kiminin üstü fıstıklı çörek, kimininki Fadime’nin gülüşü gibi çatlak. Kuyudan çıkan toz, bazen o kadar yoğun olur ki— Gök Hacı göğe bakıp “Fadime, düğün mü var da incik boncuk saçıyorsun?” der. Ama kendi kendine der, çünkü o da bilir: bu kuyulara sadakatle gülünür, kimseye sitem edilmez.
Sayfa 145: Ekinliğin Ortasında 10 Kilelik Sorgu
Tahirbeğim geldi. “10 kile buğday istiyorlar,” dedi. Fadime eğildi, yerden biraz toprak aldı. Avucunu kokladı.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!