Emekliye Ayrılan Posta Kutusu

Zeynebp Özge
56

ŞİİR


3

TAKİPÇİ

Emekliye Ayrılan Posta Kutusu

Her gece yağmur, o naif ve müdahale edilemez nezaketiyle -ki ben buna kısaca nezaket diyorum, aslında basbayağı bir kuşatma bu- meçhul bir şiir vuruyor pencereme.
​Belli ki bu mısralar düzlemin şiirsel geometrisinde yolunu kaybetmiş mülteciler ya da benim gibi "mutlak doğruların" o köşeli süzgecinden kaçmayı başarmış, zamansız bir unutuluşun peşindeler.

​İlan:
"Posta kutusu emekliye ayrıldı."

​Biraz küskün, oldukça yalnız ve fevkalade vakur şimdi. Her şeyi içine atmaktan kederli, son günlerde "ağzını bıçak açmıyor." İçine atılan o cevapsız mektupların, o "gelmeyecek olanı bekleme" mesaisinin ağırlığı altında ezilmiş bir devlet memuru sessizliği çöktü üzerine. Bir kez bile şiir düşmeden o küskün gönlüne, emeklilik dilekçesini verdi hayata.

​Oysa kırık dökük pencerem öyle mi? Ruhunda yeniden kan çiçekleri açtı şiir yağmurunun nefesiyle. Damlaların bu denli dolaşkan, bu denli akışkan olmasındandır belki de bu sızıntı. Sahiden, bu kadar akışkan olunca her yere sızıyor mu derinlik? Kulaklarımda ölümsüz, kadim şarkılar gibi çınlıyor her bir harf. Hiç yaşanmamış günler kanat çırpıyor sayfaların beyazlığında. Hem de bir Hint filminin o renkli, o mübalağalı ihtişamıyla! Şiire en çok da o hakikati genişleten, onu istediği gibi eğip büken bu abartı yakışmıyor mu zaten? İlmek ilmek, sabrın o en kuytu köşesinde örülmüş o mısralar, bir bardak çay sıcaklığıyla dokunuyor ruhuma. (Çayın şekeri az mıydı, çok muydu hatırlamıyorum lakin dimağımda bıraktığı o derin mana hâlâ taze.)

​İlk kez farklı bir dille açılıyorum masmavi satırlara. Dil dediğime bakmayın biraz "şiirce" biraz "çocukça"... Şiir benim için geceleri yorganın altında sığındığım o şiirsel dünya.

-Ben bunu neden bu kadar ciddiye alıyorum ki? "Lisanı"-

​Çocukluğumun bayramlığı bu kuşatma, çocuk saflığımın ganimeti. Sanki bir bayram sabahı çocukluk sevinci vurmuş "çocuk yüzlü" bakışlarıma ve ben inip sahile siyah inciler topluyorum kumsaldan.
​Birdenbire dünyanın o zifiri karası akıyor avuçlarımdan. Kâinatı içime taşıyor dalgalar; ayaklarımın altında sarıya çalan bir orman ve kalbimin üzerinde tepiniyor camdan aslanlar. Kâinat taşmasın diye içimden, büyümenin camlarını kırıp Kaf Dağı’na kaçıyorum. Kaf Dağı’na kaçmak oldukça ideal bir fikir ancak dönmek için aşırı felsefi; ne yapalım, şiir bu kez böyle emretti.

​Dönüş yolunda açıyorum ruhumun o rutubetli sorgu odalarını. Geçmişin alıntıları çıkıyor karşıma, yüzleşiyorum pişmanlıklarımla. Mürekkebim tükenene dek yazıyorum adımı taşlı yollara. Bir noktada yazmanın da estetik dozu olduğunu fark ediyorum ama akıntıya kapılmışım bir kere.
​Korkuyorum; sevmekten, inanmaktan, en çok da bu denli inanmışlıkla sürüklenmekten... Gitgide yalnızlaşıyorum. Şiir mısralarının arasına saklanmış iyi yürekli kahramanlar -iyi ki saklamışlar- hemen yetişiyorlar imdadıma. Kalemim artık cesur; sarsılmaz ve kendimden eminim. Dağılıyor mürekkebin o boğucu ağırlığı. Gökten koparıp güneşi iliştiriyorum saçlarıma. Dağılıyor karanlıklar; atlıyorum Kaf Dağı’ndan yasemin kokan yaylalara. Ölmüş ruhuma can veriyor yaylaların serinliği.
Biliyorum ki şairin ölümü geçici bir duraktır şiir ikliminde. Her zaman çelmiştir aklımı bu ölümsüzlük fikri; belki iddialı bir hüküm ama hecenin o efsunlu ekseninde insan, eşyanın ruhuna ve sonsuzluğa inanmak istiyor işte.
​İçten bir itiraf bu son satırlar; gökkuşağının altında verilen o nihai mola. "Ne işi var," demeyin şiir yağmurunun bu kırık dökük penceremde. Sırılsıklam olmuşum zaten bu duygu yağmurunda. Her düşümde, o hiç bitmeyen "tutunma" çabamla tutunuyorum işte şiirlerdeki gülüşe.

Zeynebp Özge
Kayıt Tarihi : 29.11.2025 14:54:00
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!