Dönülmez Akşamın Ufkunda Şiiri - Zeynebp ...

Zeynebp Özge
56

ŞİİR


3

TAKİPÇİ

Dönülmez Akşamın Ufkunda


​Evet, birazdan gideceğim!

-Sahi, "Gitmek mi zor, kalmak mı?"
Ya da kalıp da hiç burada olmamak mı?
İşte bütün mesele bu.-

Yani ayakkabılarımı bağlar, bağlamaz... Temmuzun bu yakıcı sıcağına aldırmadan
-ki güneş, âdeta insanın üzerine yıkılmak isteyen bir devlet dairesi ciddiyetiyle dikilmişken tepeme -gitmek gibi oldukça "mühim" ve bir o kadar da nafile bir eyleme kalkışıyorum.

Eğer bugün gitmezsem mevsim hep a'yazda, emekli maaşının zamlanmasını bekleyen memur sabrıyla takılı kalacak. Bugün gitmek bir seçenek değil; Türk Dil Kurumu sözlüğünde gereklilik kipi içeren zorunlu bir eylem.
Acemi bir dervişim belki, üstelik yolluğum da yok yanımda -çünkü heybemi hayal kırıklıklarıyla doldurdum- ama merak etme; en başından beri düşkünüyüm bu yolların.
Bugün sona erecek gereksiz kopan bu fırtınanın kısır döngüsü ve giderken sığınmayacağım, bahanelere.
​Beklemeyeceğim incirlerin olgunlaşmasını; kademelere ayrılmış bürokrasiyle uğraşamam bu saatten sonra.
Son kez besleyip yavru kedileri -ki onlar benden daha insancıl canlılardır- duymayacağım martıların o varoluşsal çığlığını.
İstemiyorum, göçmen kuşların yoldaşlığını. onlar pasaportsuz da geçebiliyorlar sınırları.
Gideceğim ruhumun gümrüğüne takılı kalmadan, saat tam 02.20'de zamanın simetrisini bozmadan çekeceğim yerleşik yaşamın fişini.

İstiyorsa "Yıkılsın bu kent!" belediye iyi çalışıyor bizim buralarda, kaldırırlar elbet ardımda bıraktığım moloz yığınlarını kalıp da kronolojisini tutamayacağım yıkılmışlıkların.

​"Yarım kalmışlık" hissine rağmen; ölmeye yakın, ölememekten muzdarip halk arasında "kocamışlık" da deniyordu, galiba ikisinin arasında, hep o meşhur arafta kalacağıma tek yön bir bilet alıp tek başıma zamandan ve mekândan muaf hep akşam, her gün akşam, bir "akşamüstü sıkıntısı" sirâyet ederken ruhuma çekip gideceğim bu şehirden.
-Ahmet Haşim gibi konuşmadım mı?-

Kalabalıktan çok uzakta, yalnızlığın özenle ördüğü -işçiliği biraz pahalıya mâl oldu-
o duvarlar arasında, hiç konuşmadan hayalinle sessizce oturacağım.

Belki bir çay içeriz bir köy lokantasında; saygın ve asil hayalinle karşılıklı.
Hayalin çayına iki şeker atar, biri benim biri kendi yerine -hayalin de de olsa ağzının tadını biliyor tabii– benimse "tadım kaçar" suskunluğundan dolayı.
Her yüz ifadene yeni yeni anlamlar yükleyip –sanki anlıyormuşum gibi sanki beni anlayacakmışsın gibi– sitemler ederim olmayan varlığına.

Sen, o her zamanki mesafeli duruşunla, sanki bir ansiklopedi maddesiymiş gibi sessizliğini bozup: "Teselli yürürlükten kaldırıldı," dersin, yine. -Bu görüşme maddeleri ilgililerce Resmî Gazete’de yayımlansın lütfen!-
​Ben zincirlerimi koparıp isyan çıkarırım. Aşkın prangalara vurulmadığı –ki kabul edelim, aşk bizzat pranganın tâ kendisidir– birini sevmenin ağır cezada yargılanmadığı, düşüncelerin yasaklanmadığı bir devrim yaparım.
Son gösterim bir köy seyirlik oyunu, izleyicisiyle buluşur köy meydanında.
-geleneksel bir hayal oldu bu-

Sonra mı?
Yine tarafınızca –o yüksek, ulaşılmaz ve muhtemelen Asan-sörü bozuk makamınızca– ağır cezaya çarptırılırım.
Sevgim savunmada yetersiz, aşkımın hükmü geçersiz sayılır. Yeminim yalan, savunmam mı külli ziyan...
Tutamadığım, tutmaya gücümün ve sosyal statümün yetmediği o sözler şahit gösterilir bu davada aleyhime.
Aşkta şüpheye yer yokken –ki ben en çok kendimden, kendi varlığımdan şüphe ederim– şüpheler haklı çıkar yine.
​Eğer bugün gitmezsem, çaresizce kabulleneceğim bu mağlubiyeti.
Kendimi savunmaktan vazgeçip –yani kendimi itinayla kandırmaktan– boşaltacağım ceplerimi.
Ceplerimden boynu bükük heveslerim, çatlamaya yüz tutmuş "sabır taşım" -çok vurgun yedi, sigortası da yok üstelik- birkaç kırık dökük düş ve uykusuz geceler saçılacak yerlere.
Yaşanmamış, yaşanması dâhi ihaleye verilmemiş günler de cabası...

​Sonra "okunmamış mektuplar" dinlenmeli diyeceğim -bu benim en estetik savunma biçimimdir-
Sanki o kâğıt parçaları delilleri saklıyormuş gibi.
Onlar söyleyecekler son sözü; yüzlerce cümle, binlerce kelime, hepsi bir asgari ücret toplantısındaymış gibi aynı anda konuşacaklar: "Gitme!" diyecekler, bu yükü, bu bedele senden başka hiç kimse taşıyamaz.
"Eğer bugün gidersen bir daha dönmezsin; çünkü biz" Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç" ve gün sona ermek üzere.

Son kez vedalaşacağım seninle, dostça insanca uzatacağım sana elimi; "en tehlikeli" yaklaşma biçimiyle...
Her insan ömründe bir kez sever ve her şeye katlanırmış ya; o eskimiş ama antika değeri taşımayan tesellinin hatrına.
O günü "Yaşanmamışlıkları Tozlu Raflara Kaldırma Günü" ilan edip kırmadan, dökmeden ve hiç kimseyi uyandırmadan sessizce gideceğim bu kentten.

Eğer bugün gitmezsem, derin bir sessizlik çökecek geceye ve iki can yitip gidecek bu çekişmeli davanın hüzzam makamında.
Hiç tanımadan birbirimizi –ki zaten biz birbirimizi tanımaya hep korktuk– iki yabancı olarak kalacağız seninle.
Sürgün edilecek ruhlarımız ait olmadığımız ve muhtemelen kirasını yalnızlığımızla ödeyeceğimiz başka bir dünyaya.

​Masalımız başlamadan sona erecek bugün yayıncı bulamamış bir yazarın hüznüyle.
Ve seni bir daha anlatamayacağım yıldızlara; onların da kafası yeterince karıştı, bizim bu kozmik meselelerimizle uğraşmaktan.
Güneşin uyanışıyla dökülecek gülüşün sabahın ilk ışıklarına. Camlarıma vuracak serçeler yine ama ben yarın sabah başka bir şehirde uyanacağım.

​Gökyüzünden söküp alacağım yüzünü; yağmurlarla yıkayıp soğumadan koyacağım yüreğime. Bir şiir gibi, bir sır gibi saklayacağım.
Sır saklamayı beceremesem de –çünkü içimdeki hep dışıma sızıyor– deneyeceğim en azından.
Hiç kimse bilmeyecek seni, sen de bilmeyeceksin yerini; hiç kimsenin bilmesine müsaade etmeyeceğim, kapısını kilitleyip anahtarını denize atacağım boş bıraktığım, kalbimin.
-Bu hayalda çok klişe oldu.
Boşluklar vergiden muaf olsa bari-
​Ve bu sona ermek bilmeyen boş monolog sonsuza dek sürecek.
-şaka şaka az kaldı susmama-
Bugünden sonra sözcükler sayfalara değil, içime akacak; dikenli bir çalı gibi batacak her yutkunduğumda.
​Seni düşünmek ara sıra içimi ısıtacak olsa da türkülerde geçince adının ilk hecesi –ki ne tesadüftür, bütün türküler seni söyler- kaskatı kesilip donacağım.
Ve birdenbire aklıma düşecek sözlerin rengini tam çıkaramadığım - belki de ben renk körüyümdür-
içime düşünce kaybolduğum o sözlerin... S'özlerinden parçalar düşecek sönmeye yüz tutmuş bu ateşe.
Ateş yeniden deli gibi harlanacak, yanıp kül olacak sana dair ne varsa.
Küllerin savrulacak dört bir yana rüzgârın kanatlarında.
-bu hayal diğer hayallerin aksine geleneksel değil; modern bir trajedi gibi oldu.-
​Rengârenk yağmurlar yağacak o küllerin üzerine ve yeniden yeşerip filizleneceksin kalbimde.

Ben, seni koyacağım yıkılan o şehrin yerine. Düşünsene kalbimde senden "mavi bir ülke" yedi iklimde yedi renk çiçeklerin açtığı, çocukların sokaklarda özgürce koşup oynadığı - ödevlerini yapmadan koşulsuzca- kuşların hiç göç etmediği, senden ibaret, hürel bir ülke...

O ülke benim kalbimde. Ve o ülkenin tek vatandaşı benim.
Maalesef pasaportumu yaktım az önce.

Zeynebp Özge
Kayıt Tarihi : 28.11.2025 18:37:00
Hikayesi:


Gölgem'e...

Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!