Bir hakikat tüttü içimde,
bütün yalanların genzini yakan.
Biz yaşamak derdik buna;
onur adında bir zırhla gezer,
gizlendiğimiz kuyularda meğer kendi yokluğumuzu deşerdik.
Derken çekildi perde,
ne gizleyen kaldı geride, ne de gizlenen.
Bir kemik gıcırtısıdır şimdi artan,
kendi çıplaklığına geç kalan bir ruhun sesidir bu.
Hangi dil mızrak olup saplanabilir göğsüme?
Hangi bıçak utandırmadan kesebilir bu teni?
İnsan, kendi gömleğini Kendi tırnaklarıyla sökmüşse etinden,
güzelliğe çalan ne varsa yüzünde, kendi elleriyle ufalamışsa…
Cellat bile kılıcını gizler Utancından;
çünkü yıkılmış bir kente saldırmak,
kendi zaferini aşağılamaktır ancak.
Bir yarım kalmışlık ki bu,
ne vazgeçişin berraklığı var köpüğünde,
ne de kapanmış bir hesabın huzuru…
Oysa biz hep sanırdık ki mürekkebin bittiği yere bir parantez açılır;
yazılanlar ertelenir, eksikler yarınlarda giydirilir…
Değil işte! Ölüm, ebdeki dağınıklığa bakmadan çalar kapıyı.
Yarıda kalmış düğmeler,
masada soğuyan keşkeler,
aynada asılı kalan o son ürkek bakış…
Omuzda taşınan ne varsa ağır ve mağrur,
aynı anda devrilir toprağın koynuna..
Açıklama istemez artık bu serüven,
haklılığın boynu bükük, suçun alnı açık.
İnsan, bir başkasının adıyla yaşatamaz kendi yasını;
en nihayetinde herkes,
kendi cenazesini taşıyan bir mevtadır yeryüzünde.
Kayıt Tarihi : 23.10.2026 13:39:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!