Dedim ki;
belki dokunur parmak uçların bu cam kırığı harflere.
Bir terzi gibi biçtim geceyi..
Karanlığı teyelleyip göğsüme basarak büyüttüm seni.
Ben senin adını, koca bir ömrün alnına sürülmüş
Vazgeçilmez bir yemin saymıştım.
Adaletin şirazesi yok, kırılmış ortadan kalemi…
Her müsveddeye hudud çok, varsa eğer dirhemi!
Fukaranın çatlasın göbeği, sürünsün ‘adalet’ diye.
Terazide ağır basan, şöhretin getirdiği hediye…
“Hukukun üstünlüğü” dövizlerde payidâr.
Sokak lambasının sarı sıcağında yıkanan suretin,
gecenin göğsüne nakşedilen bir tılsım gibidir;
şehrin o kaba uğultusu birdenbire bıçak gibi kesilir ve ruhum sadece senin frekansına kilitlenen bir münzeviye dönüşür.
Şu an zihnimin yekpare mülkünün mutlak hâkimi sensin.
Bakışlarımın değdiği her girinti, fırlatıldığı her sağır duvar, senin varlığınla yankılanan birer aynadan ibaret.
Zaman, parmaklarımın arasından kayıp giden ince bir kum tanesiyken ben, mevcudiyetinin o sarsılmaz merkezinde bir milim dahi sapmadan sabitleniyorum.
Aşığın Ruhu
Ne güzel başlamıştı oysa!
+Ey aşık demişti, Leyla… neyin varsa getir!
-A, ay yüzlüm nem var ki senden başka, suyum çekildi, hem kurudu kuyum, kanım kalmadı ciğerimde, ne gece gözümde uykum!
Bir canım var, halsiz ve cılız… öl de öleyim, her dileğin veciz!
Ateşimin küllerinden damlayan ilk laneti
dilimde çevirip tükürüyorum sokağa.
Her nefes, sigaramın ucuna doğru uzanıyor!
Öyle kızgınım, öyle canlıyım, öyle ölü…
Bir çocuk ağlıyor apartmanın kovuğunda,
gözyaşı bile duvar yazılarını siliyor:
AŞKIN YEDİ EŞİĞİ
Seni düşünmek;
derin kuyu karanlığından gözlerinle su çekmek,
çektiğim her damlada yeniden tutuşmak.
Ben, dilleri susmuş bir çağın kimsesiz sürgünü;
Toprağa düşmeden önce toprağa karışmış bir kalbin,
kendi yangınından çıkardığı saf duman bu...
Her sözün, giden ile kalan arasında savrulan tozlu bir rüzgâr.
Ve bir aksilik olmazsa... sensiz öleceğim.
Avuçlarımda biriktirdiğim dualar bu kadar ağır gelmeseydi eğer,
bir nefeslik mesafede kaybolup gitmezdi sesim.
Kırılan sesinin yankısı hâlâ içimin odalarında;
ışığı söndürülmüş bir gecede unutulmuş gölgeler gibiyiz.
Biz ki, süslü cümlelerin kondurmaya kıyamadığı nokta,
hiç söylenmemiş bir vedanın göğsümüzde büyüttüğü susuşuz.
Sen, gidişini adımlarına sığdıran bir mülteci;
Ben seni bir sokak lambasının titrek gölgesinde düşündüm ilkin;
Biraz yorgundum, biraz da meczup!
Hani derler ya, “gönlüyle yolda kalanlardan…”
İstanbul usulüydü düşlerim,
Martılar bile bilirdi hâlimi.
Elimde tütün, dilimde yarım kalmış bir şarkı,
Sanırım derin bir iç yorgunluğun fısıltısı yapıştı canıma…
bu hissi aktarmak zorunda kalan kalemden,
taşımak zorunda kalan kağıttan!
İçinde barındırmak üzere kullanılan harflerden…
Özür düşüyorum kayıta…




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!