Gamzelerinden kelebekler havalanıyor, farkında mısın güzelliğinin...
Hiç aynada baktın mı kendine?
Şairin aklını karıştırır, şiiri şaşırtırsın sen…
Neresinden başlayayım bu şiire…
Gül kokulu bir manzume bu, bakışı, gülüşü…
Bulanık camların arkasında, zamanın sızamadığı bir boşluk,
masanın üstünde tüten duman, ama asla ısınmayan o meşhur çay.
Burası Hiçlik Kıraathanesi..
Adları cüzdanlarından silinmiş, yarınsız yığınların son sığınağı.
Okey taşlarının tıkırtısı, sanki birer saat tıkırtısı değil de,
gömülen gençliklerin mezar taşı sesleri.
Bir tufan koptu da sustu dillerin,
Giderken bir veda etsen ne vardı?
Gönlümde solarken açan güllerin,
Gölgeni gölgeme sersen ne vardı?
Biz ki bu sevdayı arşa taşıdık,
Duvarların kirecine sinmiş o eski, nankör koku..
Hâlâ bir yerlerde hakkım varmış gibi sızlıyor.
Ah, kendimi ne güzel ikna etmiştim oysa;
Gölgesi boyunu aşan cüceler ülkesinde!
Bastonumu kaybetmiş bir saray dilsiziyim şimdi.
Histeri dedikleri, sütün kaynarken çıkardığı o sessiz çığlık,
Günün çekilişi, ömrün eksilişi,
insanın bitmek bilmez hırsları
ve gök gürültüsüz yırtılıyor ufkumuzda,
zamandan çaldığımızı sandığımız her kırıntı
kendi gölgesini uzatıyor avuçlarımıza.
Bir fener yakıyoruz gecenin kör eşiğinde,
Kendimden mi kaçıyorum fellik fellik..
Yoksa, nedir bu aceleciliğin sebebi..?
Gölgem takipçim olmuşken üstelik...
Sarmaz mı sandım, çaresizliğin derdi..!
Yalnızca hayırlısını dilemek yetmez…
Bir de hikmetini kavramayı öğret bizlere,
Zira bazen murad ettiğimiz değil,
Hakk’ın muradıyla gelen şekillendirir kaderimizi.
Her nasip vaktine esirdir ya Rab,
Varlığın, göğsümün tam ortasına oturmuş ağır bir muamma;
ne atabiliyorum dışarıya, ne de sığdırabiliyorum bu daralan parmaklıklar arasına.
Seni sevmek, uçuruma gözü kapalı yürümek değilmiş meğer,
uçurumu bir yurt, bir yuva bilip bağrına basmakmış.
Bir şubat akşamıydı usulca sokuldun içime,
ama fırtınalar koptu ruhumun kuytularında.
Zamanın devasa dişlileri arasında öğütülen o son kırıntı,
Artık bir takvim yaprağı değil, boşluğa asılı kirli bir yelkendir.
Gözbebeklerinde sönen o kadim kandilin yağı bitti;
Şimdi ruh, kendi mahzeninde unutulmuş paslı bir anahtar,
kendi kapısını açmaya mecali kalmamış, soğuk bir demir parçasıdır.
Hücrelerimde bir veda ayini düzenliyor hatıraların hayaletleri,
Sessizliğin sesi kaldı bende,
Gülüşünle dolu odalarda.
Sen gittin, ama gidişin duruyor hâlâ.
Kapının kolunda, aynanın buğusunda…
Bir “hoşça kal” bile değmedi dudağına,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!