Anılar gönlüme dolmuş,
her köşede senin izlerin,
ne yapsam silemiyorum,
geçmiyor senden kalan derin.
Bir gülüşün yankılanır,
Sen “gel” diyorsun, nasıl geleyim?
Bu aralar bitkinim,
kendime bile gelemiyorum.
Adımlarım yorgun,
zaman üstüme çöküyor her akşam.
Sen gel dedin de ben gelmedim mi,
Gönül kervanını yola düşürmedim mi?
Aşkın rüzgarında savrulup durdum,
Senin için yağmurlar gibi dinmedim mi?
Sen çağırdın da ben duymadım mı,
Mor menekşe boynun eğdi,
Gül bülbüle mahçup imiş.
Sevda yeli kırıp geçti,
Bahtı kara mecnun imiş.
Gökte ay utangaç bakar,
Dört duvar, demir kapı, soğuk beton,
Zaman geçmez, umut ince bir tül.
Kimse bilmez içerideki yangını,
Dışarıda hayat, burada gönül kül.
Gardiyan sesi, zincir gıcırtısı,
O yaşta ölünmez,
Oyun oynanır,
Koşar çocuklar avluda,
Çığlık çığlığa, göğe dokunur,
O yaşta resim çizilir,
Padişah hırkası giymişsiniz,
Kibir kötüdür diyorsunuz.
Altın tahta kurulmuşsunuz,
Hak’tan söz ediyorsunuz.
Kula boyun eğmişsiniz,
Benimkisi deli bir sevda işte,
Gecenin yarısında güneşi beklemek gibi,
Olmayacağını bilip yine de umut etmek,
Hep imkânsızda bir yol aramak gibi.
Sözler yarım, dokunuşlar eksik,
Yağız rüzgâr esti de, yaprak yere savruldu,
Bir meçhul yol önünde, gönlüm sessiz kavruldu.
Neden sonra ilerledim, çakır dizgin atlarla,
Aklımda yitik zaman, gözüm eski dağlarla…
Gidiyordum, gönlümde kırık bir sevda yükü,
Sana çok benzeyen bir çiçek gördüm,
Solgun ve kederli.
Yaprakları, hüzünle kıvrılmış,
Başını eğmiş rüzgâra.
Sanki içindeki bahar küsmüş,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!