Aşk Ekim 8 Şiiri - Aşk Aşkın Şehri Ordu

Aşk Aşkın Şehri Ordu
7546

ŞİİR


71

TAKİPÇİ

Aşk Ekim 8

Bazen hâlâ düşüyorum.
Bazen geçmiş
kapımı çalıyor.
Bazen eski alışkanlıklarım
beni kendine çağırıyor.
Ama artık
onları aşk sanmıyorum.
Çünkü insanın kendisini
tükettiği şey
ona tanıdık geldiği için
doğru olmak zorunda değil.
Bazı acılar
çok uzun sürdüğü için
kader değildir.
Bazı yalnızlıklar
alışkanlığa dönüştüğü için
kişilik değildir.
Bazı kayıplar
hayatın sonu değildir.
Ve bazı sevgiler
insanı kurtarmak için değil,
kendini kurtarabileceğine
inandırmak için gelir.
Aşk

Bir insanı sevmek
onu hayatının ilacı yapmak değildir.
Çünkü ilaç bağımlılık yaratabilir.
Aşk ise
bağımlılığa dönüştüğünde
kendi anlamını kaybeder.
Ben sana:
“Sen olmazsan yaşayamam.”
demek istemiyorum.
Daha zorunu söylemek istiyorum:
“Sen olmadan da yaşayabilirim;
ama seninle yaşamayı
özgürce seçiyorum.”
İşte bu cümlede
ilk kez aşkı
bağımlılıktan ayırdım.
Aşk

Kendimden Sarhoşken Sana Ayıldım
Ben sana
ayıkken âşık olmadım.
Önce kendimden sarhoştum.
Geçmişten.
Pişmanlıklardan.
Yanlış kararlardan.
İçimde yıllardır
dönüp duran
aynı düşüncelerden.
İnsan bazen
bir şişeye değil,
kendi hikâyesine
bağımlı oluyor.
Benim içkim
geçmişimdi.
Her gece
aynı acıyı yeniden içiyordum.
Sonra sen geldin.
Bana:
“Unut.”
demedin.
“Geçmişini sil.”
demedin.
“Ben seni iyileştiririm.”
hiç demedin.
Sadece
yanımda durdun.
Ve ilk kez
bir insanın
başka bir insanı kurtarmadan da
ona iyi gelebileceğini gördüm.
Çünkü sen
benim kaçışım olmadın.
Kaçmayı bırakmamın
sebebi oldun.
Aşk

İnsan kendinden kaçarken
çok yol katettiğini sanıyor.
Oysa nereye giderse gitsin
kendini yanında taşıyor.
Şehir değişiyor.
İnsanlar değişiyor.
Adresler değişiyor.
Ama gece olunca
aynı insan
aynı düşüncelerle
aynı odada kalıyor.
Ben bunu
çok geç öğrendim.
Seni bulduğumda
kendimden kaçamayacağım
ilk yere gelmiştim.
Aşk

Seni bulduğumda
kendimden kaçamayacağım
ilk yere gelmiştim.
Aşk

Yanında dünya
daha güzel görünmedi yalnızca.
Daha gerçek göründü.
Kendi hatalarım.
Kendi korkularım.
Kendi sorumluluğum.
Kendi seçimlerim.
Ve en önemlisi:
Kendi özgürlüğüm.
Aşk

Şimdi Ekim.
Yağmur
Ordu'nun denizine düşüyor.
Çınarın yaprakları
sessizce savruluyor.
Sen yanımdasın.
Ben ayığım.
Ve ilk kez
ayık olmak
bu kadar güzel.
Aşk

Sana baktığımda
bana öğretilen bütün doğrular
yer değiştirmeye başladı.
“Böyle olmaz.”
dediler.
“Neden?”
diye sordum.
“Çünkü olmaz.”
İşte insanın
en tehlikeli cümlesi budur:
Gerekçesi olmayan yasaklara
itaat etmeyi erdem sanmak.
Seninle birlikte
ilk kez bunu sorguladım.
Aşk
Cennetin İçindeki Fırtına
Bize cennet diye
bir hayat verdiler.
Sessiz.
Düzenli.
Kuralları önceden yazılmış.
Ne zaman susacağımız,
kimi seveceğimiz,
hangi hayali
fazla büyütmememiz gerektiği
bile belliydi.
Sonra sen geldin.
Ve cennetin
ilk kusurunu gördüm:
İçinde özgürlük yoktu.

───

Seni sevmek
başlangıçta bir mucize değildi.
Bir şüpheydi.
Çünkü sana baktığımda
bana öğretilen bütün doğrular
yer değiştirmeye başladı.
“Böyle olmaz.”
dediler.
“Neden?”
diye sordum.
“Çünkü olmaz.”
İşte insanın
en tehlikeli cümlesi budur:
Gerekçesi olmayan yasaklara
itaat etmeyi erdem sanmak.
Seninle birlikte
ilk kez bunu sorguladım.

───

Eylül yağmuru
Ordu'nun denizine inerken
çınarın altında
yan yana durduk.
Gökyüzü griydi.
Deniz kararsız.
Rüzgâr sertti.
Ama içimdeki fırtına
hava durumuyla ilgili değildi.
Çünkü bazı fırtınalar
gökyüzünde başlamaz.
Bir insanın
yıllarca inandığı şeylerin
çatlamasıyla başlar.
Sen benim içimde
bir fırtına çıkarmadın.
Fırtınanın zaten orada olduğunu
görmemi sağladın.

───

Bana:
“Benim için her şeyi bırak.”
demedin.
Ben de senden
bunu istemedim.
Çünkü aşk
bir insanı hayatından koparmak değil,
kendi hayatını
daha bilinçli seçebilmesini
sağlamaktır.
Seni seviyorum diye
dünyadan vazgeçmek istemiyorum.
Senin de
benden başka bir dünyan
olmasını istiyorum.
Çünkü:
Bir insanın sana ait olması
aşkın büyüklüğünü değil,
özgürlüğünün küçüklüğünü gösterir.

───

Cennet dedikleri yerde
her şey kusursuzdu.
Ama kusursuzluk
bazen yalnızca
sorgulanmamış bir düzendir.
Sen bana kusursuzluk
getirmedin.
Şüphe getirdin.
Sorular getirdin.
Çelişkiler getirdin.
Ve ben
ilk kez bunlardan korkmadım.
Çünkü aşk
her soruya cevap vermek değil,
cevabı olmayan soruların
yanında da kalabilmektir.

───

Sana baktığımda
kendimi tamamlanmış hissetmedim.
Daha garip bir şey oldu:
Kendimi
daha gerçek hissettim.
Eksiklerim görünür oldu.
Korkularım.
Çocukluğum.
Yanlış seçimlerim.
Başkalarının üzerime bıraktığı
eski cümleler.
Hepsi ortaya çıktı.
Ama sen kaçmadın.
Ben de kaçmadım.
Belki sevginin
en büyük sınavı budur:
Birini ideal hâliyle değil,
gerçek hâliyle gördüğünde
hâlâ yanında kalabilmek.

───

Sonra fırtına büyüdü.
Çünkü özgürlük
her zaman alkışlanmaz.
Bazı insanlar
senin mutlu olmandan çok
kendilerinin haklı çıkmasını ister.
Bazı düzenler
sevginin kendisinden değil,
sevginin itaat etmeyi reddetmesinden
korkar.
Biz kimseye savaş açmadık.
Sadece kendi hayatımızın
kararını kendimiz vermek istedik.
Ve bazen
en büyük isyan budur:
Sessizce:
“Hayatım benim.”
diyebilmek.

───

Eylül ilerledi.
Yağmur dindi.
Deniz sakinleşti.
Ama cennetin içindeki
fırtına dinmedi.
Çünkü artık biliyordum:
Cennet dediğin yer
fırtınasız yer değildir.
İnsanın kendi seçmediği
bir hayatı sürdürmek zorunda
kalmadığı yerdir.
Sen benim cennetim değilsin.
Bunu özellikle söylüyorum.
Çünkü seni cennet yaparsam
seni kaybetmekten korkarım.
Seni bir insan olarak seversem
sen değişirken de
seni yeniden tanıyabilirim.
Ben sana tapmak istemiyorum.
Seni anlamak istiyorum.

───

Ordu'nun denizi
akşam ışığını taşıyor.
Çınar
rüzgârda eğiliyor.
Sen yanımdasın.
Ben hâlâ sorular soruyorum.
Sen de.
Belki hiçbir zaman
bütün cevapları bulamayacağız.
Ama artık bundan korkmuyorum.
Çünkü aşkın
bana öğrettiği en büyük hakikat şu:
Cennet, bütün fırtınaların sustuğu yer değildir;
iki insanın fırtınanın ortasında bile
birbirinin özgürlüğünü koruyabildiği yerdir.
Ve eğer bir gün
bütün dünya bize:
“Bu aşk mümkün değil.”
derse,
ben yine de
sana dönüp
tek bir şey söyleyeceğim:
“Mümkün olup olmadığını
başkaları değil,
biz yaşayarak öğreneceğiz.”
Aşk

Eğer bir gün
bütün dünya bize:
“Bu aşk mümkün değil.”
derse,
ben yine de
sana dönüp
tek bir şey söyleyeceğim:
“Mümkün olup olmadığını
başkaları değil,
biz yaşayarak öğreneceğiz.”
Aşk
Cennetin İçindeki Fırtına
Bize cennet diye
bir hayat verdiler.
Sessiz.
Düzenli.
Kuralları önceden yazılmış.
Ne zaman susacağımız,
kimi seveceğimiz,
hangi hayali
fazla büyütmememiz gerektiği
bile belliydi.
Sonra sen geldin.
Ve cennetin
ilk kusurunu gördüm:
İçinde özgürlük yoktu.

───

Seni sevmek
başlangıçta bir mucize değildi.
Bir şüpheydi.
Çünkü sana baktığımda
bana öğretilen bütün doğrular
yer değiştirmeye başladı.
“Böyle olmaz.”
dediler.
“Neden?”
diye sordum.
“Çünkü olmaz.”
İşte insanın
en tehlikeli cümlesi budur:
Gerekçesi olmayan yasaklara
itaat etmeyi erdem sanmak.
Seninle birlikte
ilk kez bunu sorguladım.

───

Eylül yağmuru
Ordu'nun denizine inerken
çınarın altında
yan yana durduk.
Gökyüzü griydi.
Deniz kararsız.
Rüzgâr sertti.
Ama içimdeki fırtına
hava durumuyla ilgili değildi.
Çünkü bazı fırtınalar
gökyüzünde başlamaz.
Bir insanın
yıllarca inandığı şeylerin
çatlamasıyla başlar.
Sen benim içimde
bir fırtına çıkarmadın.
Fırtınanın zaten orada olduğunu
görmemi sağladın.

───

Bana:
“Benim için her şeyi bırak.”
demedin.
Ben de senden
bunu istemedim.
Çünkü aşk
bir insanı hayatından koparmak değil,
kendi hayatını
daha bilinçli seçebilmesini
sağlamaktır.
Seni seviyorum diye
dünyadan vazgeçmek istemiyorum.
Senin de
benden başka bir dünyan
olmasını istiyorum.
Çünkü:
Bir insanın sana ait olması
aşkın büyüklüğünü değil,
özgürlüğünün küçüklüğünü gösterir.

───

Cennet dedikleri yerde
her şey kusursuzdu.
Ama kusursuzluk
bazen yalnızca
sorgulanmamış bir düzendir.
Sen bana kusursuzluk
getirmedin.
Şüphe getirdin.
Sorular getirdin.
Çelişkiler getirdin.
Ve ben
ilk kez bunlardan korkmadım.
Çünkü aşk
her soruya cevap vermek değil,
cevabı olmayan soruların
yanında da kalabilmektir.

───

Sana baktığımda
kendimi tamamlanmış hissetmedim.
Daha garip bir şey oldu:
Kendimi
daha gerçek hissettim.
Eksiklerim görünür oldu.
Korkularım.
Çocukluğum.
Yanlış seçimlerim.
Başkalarının üzerime bıraktığı
eski cümleler.
Hepsi ortaya çıktı.
Ama sen kaçmadın.
Ben de kaçmadım.
Belki sevginin
en büyük sınavı budur:
Birini ideal hâliyle değil,
gerçek hâliyle gördüğünde
hâlâ yanında kalabilmek.

───

Sonra fırtına büyüdü.
Çünkü özgürlük
her zaman alkışlanmaz.
Bazı insanlar
senin mutlu olmandan çok
kendilerinin haklı çıkmasını ister.
Bazı düzenler
sevginin kendisinden değil,
sevginin itaat etmeyi reddetmesinden
korkar.
Biz kimseye savaş açmadık.
Sadece kendi hayatımızın
kararını kendimiz vermek istedik.
Ve bazen
en büyük isyan budur:
Sessizce:
“Hayatım benim.”
diyebilmek.

───

Eylül ilerledi.
Yağmur dindi.
Deniz sakinleşti.
Ama cennetin içindeki
fırtına dinmedi.
Çünkü artık biliyordum:
Cennet dediğin yer
fırtınasız yer değildir.
İnsanın kendi seçmediği
bir hayatı sürdürmek zorunda
kalmadığı yerdir.
Sen benim cennetim değilsin.
Bunu özellikle söylüyorum.
Çünkü seni cennet yaparsam
seni kaybetmekten korkarım.
Seni bir insan olarak seversem
sen değişirken de
seni yeniden tanıyabilirim.
Ben sana tapmak istemiyorum.
Seni anlamak istiyorum.

───

Ordu'nun denizi
akşam ışığını taşıyor.
Çınar
rüzgârda eğiliyor.
Sen yanımdasın.
Ben hâlâ sorular soruyorum.
Sen de.
Belki hiçbir zaman
bütün cevapları bulamayacağız.
Ama artık bundan korkmuyorum.
Çünkü aşkın
bana öğrettiği en büyük hakikat şu:
Cennet, bütün fırtınaların sustuğu yer değildir;
iki insanın fırtınanın ortasında bile
birbirinin özgürlüğünü koruyabildiği yerdir.
Ve eğer bir gün
bütün dünya bize:
“Bu aşk mümkün değil.”
derse,
ben yine de
sana dönüp
tek bir şey söyleyeceğim:
“Mümkün olup olmadığını
başkaları değil,
biz yaşayarak öğreneceğiz.”
Aşk

Aşk
her soruya cevap vermek değil,
cevabı olmayan soruların
yanında da kalabilmektir.
Aşk

Sen geldin.
Ve dünyanın
kusurlarını gördüm.
Aşk

Şimdi Ekim.
Yağmur
Ordu'nun denizine düşüyor.
Çınarın yaprakları
sessizce savruluyor.
Sen yanımdasın.
Ben ayığım.
Ve ilk kez
ayık olmak
bu kadar güzel.
Aşk

İçimdeki fırtına
hava durumuyla ilgili değildi.
Çünkü bazı fırtınalar
gökyüzünde başlamaz.
Bir insanın
yıllarca inandığı şeylerin
çatlamasıyla başlar.
Sen benim içimde
bir fırtına çıkarmadın.
Fırtınanın zaten orada olduğunu
görmemi sağladın.
Aşk

Sevginin
en büyük sınavı:
Birini ideal hâliyle değil,
gerçek hâliyle gördüğünde
hâlâ yanında kalabilmek.
Aşk

Sana baktığımda
kendimi tamamlanmış hissetmedim.
Daha garip bir şey oldu:
Kendimi
daha gerçek hissettim.
Eksiklerim görünür oldu.
Korkularım.
Çocukluğum.
Yanlış seçimlerim.
Başkalarının üzerime bıraktığı
eski cümleler.
Hepsi ortaya çıktı.
Ama sen kaçmadın.
Ben de kaçmadım.
Belki sevginin
en büyük sınavı budur:
Birini ideal hâliyle değil,
gerçek hâliyle gördüğünde
hâlâ yanında kalabilmek.
Aşk

Aşk
her soruya cevap vermek değil,
cevabı olmayan soruların
yanında da kalabilmektir.
Aşk

Sustum.
Çünkü seni sevdiğimi
kanıtlayacak hiçbir belgem
yoktu.
Aşkın delili,
aşkın kendisiydi.
Aşk
Aşkın Duruşması
Mahkeme salonunda
sorular vardı.
Tanıklar.
Belgeler.
Çelişkili ifadeler.
Ve insan aklının
kendinden emin sesi:
“Kanıtınız nerede?”
Ben sustum.
Çünkü seni sevdiğimi
kanıtlayacak hiçbir belge
yoktu.
Aşkın delili,
aşkın kendisiydi.

───

Savcı sordu:
“Ne zamandan beri
bu kişiye inanıyorsunuz?”
“İnanmıyorum.”
dedim.
“Seviyorum.”
Salonda bir sessizlik oldu.
Çünkü inanç
bir şeyi doğru kabul etmekti.
Aşk ise
doğruluğundan emin olmadan
bir insana
yaklaşabilme cesaretiydi.
Ben seni
kanıtlandığın için sevmedim.
Bilinemezliğine rağmen
seni seçtim.

───

Sonra geçmiş
tanık sandalyesine çağrıldı.
Çocukluğum konuştu.
Eski korkularım.
Yanlış kararlarım.
Kaybettiğim insanlar.
Hepsi bana karşı
delil olarak kullanıldı.
“Bu adam
yeniden incinebilir.”
dediler.
Haklıydılar.
“Yine yanılabilir.”
Haklıydılar.
“Seni kaybedebilir.”
Yine haklıydılar.
Ama mahkeme
başka bir şeyi unutuyordu:
Bir ihtimalin tehlikeli olması,
onu yaşamaya değmez kılmaz.

───

Sen tanık kürsüsüne
çıktığında
kimseye bakmadın.
Bana baktın.
Hakim sordu:
“Bu insanı neden seviyorsunuz?”
Uzun süre sustun.
Sonra:
“Çünkü yanındayken
kendimi daha az saklıyorum.”
dedin.
Bu cevap
salondaki bütün belgelerden
daha ağırdı.
Çünkü insanın
bir başkasının yanında
kendisi olabilmesi
istatistiksel olarak ölçülemeyen
ama hayatı değiştiren
bir kanıttı.

───

Eylül yağmuru
Ordu'nun denizine
düşüyordu.
Mahkeme penceresinden
uzakta çınarı gördüm.
O anda düşündüm:
Belki evren
bize sürekli işaretler gönderiyor.
Ama insan
yalnızca anlamak istediği
işaretleri görüyor.
Bir yaprak düşüyor.
Bir yağmur başlıyor.
Bir gemi uzaklaşıyor.
Bir insan geliyor.
Ve biz bütün bunların
tesadüf mü
yoksa anlam mı olduğunu
sormaya başlıyoruz.
Ben artık
cevabı bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum:
Seninle karşılaşmamın
tesadüf olması,
seni sevmemin anlamını
ortadan kaldırmıyor.

───

Savcı itiraz etti:
“Aşk bilimsel değildir.”
Haklıydı.
Aşk bir denklem değil.
Bir deney de değil.
Aynı koşullarda
tekrar edilemez.
Ölçülemez.
Laboratuvara konulamaz.
Ama insan hayatının
en büyük kararlarının çoğu da
böyle değil midir?
Cesaret.
Vicdan.
Sadakat.
Özgürlük.
Anlam.
Hiçbiri cetvelle ölçülmez.
Ama insan
hayatını onların üzerine kurar.
Bazı gerçekler
ölçülebildikleri için değil,
yaşandıkları için gerçektir.

───

Sonra hakim bana sordu:
“Bu kişiyi
sonsuzluğa kadar
seveceğinizi garanti ediyor musunuz?”
Gülümsedim.
“Hayır.”
dedim.
Salonda şaşkınlık.
Devam ettim:
“Çünkü sonsuzluğu garanti etmek
aşka değil,
geleceğe sahip çıkmak olur.”
Ben sana
sonsuzluk sözü vermiyorum.
Daha dürüst bir şey veriyorum:
Her gün değişen beni
yeniden tanımaya,
her gün değişen seni
yeniden sevmeye
hazırım.

───

Mahkeme dağıldı.
Karar açıklanmadı.
Çünkü aşk hakkında
nihai hüküm verilemez.
Bir insanı
sevmenin doğru mu yanlış mı
olduğunu bazen
ancak yaşayarak öğrenirsin.
Ordu'da yağmur
dinmişti.
Deniz sakinleşmişti.
Çınarın yapraklarında
son damlalar vardı.
Sen yanımdaydın.
Ve ben
bütün evreni sorgulayan
o büyük insan aklına rağmen
tek bir konuda
sorularımı susturdum:
Seni seviyor muyum?
Evet.
Neden?
Bilmiyorum.
Nasıl?
Bilmiyorum.
Nereye kadar?
Bilmiyorum.
Ama belki aşkın
en dürüst savunması budur:
Bilmediğim hâlde
seni seçiyorum.
Ve eğer bir gün
evrenin bütün mahkemeleri
önümüze kurulursa,
tanık olarak
zamanı çağırırlarsa,
kanıt olarak
geçmişimizi gösterirlerse,
geleceği
aleyhimize delil yaparlarsa,
ben yine aynı şeyi
söyleyeceğim:
Aşk, bilinmeyenin
karşısında aklın yenilgisi değildir;
aklın bütün sınırlarını bildiği hâlde
kalbin özgürce verdiği
en bilinçli karardır.
Aşk

İnanç
bir şeyi doğru kabul etmekti.
Aşk ise
doğruluğundan emin olmadan
bir insana
yaklaşabilme cesaretiydi.
Ben seni
kanıtlandığın için sevmedim.
Bilinemezliğine rağmen
seni seçtim.
Aşk

Aşk Aşkın Şehri Ordu
Kayıt Tarihi : 6.10.2026 05:05:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!