Sevmek mi, Yoksa Var Olmak mı?
Bir gece
kendime şu soruyu sordum:
Sevmek mi,
yoksa sevilmek mi?
Sonra sustum.
Çünkü bazı sorular
cevap beklemez;
insanı kendi içine
geri gönderir.
Sen o sırada
karşımda duruyordun.
Ve ben ilk kez düşündüm:
Belki insan
bir başkasını sevdiğinde
aslında aşkı değil,
kendi varlığının sınırlarını
sorgulamaya başlar.
Çünkü sen geldikten sonra
“Ben kimim?” sorusu
“Sen kimsin?” sorusundan
daha önemli hâle geldi.
───
Bana aşkı sordular.
Ben de:
“Bir seçim,” dedim.
Güldüler.
“Hayır,” dediler,
“Aşk insanın başına gelir.”
Belki.
Ama insanın başına gelen
her şey kader değildir.
Bazı karşılaşmalar
rastlantıdır.
Bazı kalışlar
karardır.
Bazı gidişler
özgürlüktür.
Ve bazı sevgiler
insanın kendi iradesine
verdiği en ağır sınavdır.
Seninle bunu öğrendim:
Aşk, kaderin emri değil;
özgürlüğün sorumluluğudur.
───
Ordu'da Eylül akşamı.
Yağmur yağıyor.
Deniz, gökyüzünün
kararsızlığını taşıyor.
Çınarın dalları
rüzgârla birbirine
sorular soruyor.
Sen yanımdasın.
Ben ise
kendi zihnimin içinde
yüzyıllardır süren
bir mahkemede oturuyorum.
Bir yanım:
“Kal,” diyor.
Öteki:
“Git.”
Bir yanım:
“Güven.”
Öteki:
“Ya yanılıyorsan?”
İşte insanın trajedisi burada başlıyor:
Kalbin kesinlik ister,
aklın kanıt.
Aşk ise
ikisine de
tam olarak istediğini vermez.
Çünkü aşk,
kanıtlanabilen bir önerme değildir.
───
Seni sevdiğimi
nasıl ispatlayabilirim?
Bir ömür mü?
Bir yemin mi?
Bir söz mü?
Fedakârlık mı?
Hiçbiri.
Çünkü insan
bazen en büyük yeminlerini
en kolay bozduğu yerde verir.
Ben sana
yemin etmek istemiyorum.
Sana daha zor bir şey
vermek istiyorum:
Şüphelerimin içinde bile
seni dürüstçe seçmek.
Çünkü kesinlik
her zaman hakikat değildir.
Bazen kesin olduğumuzu sandığımız şey,
yalnızca korkularımızın
düzenli hâlidir.
───
Biliyor musun?
Seni kaybetmekten
korkuyorum.
Ama seni
kendime ait olmadığın hâlde
tutmak daha büyük bir korku.
Çünkü sahip olmak
sevginin kanıtı değildir.
Bazen sahip olmak,
kaybetme korkusunun
aşk kılığına girmiş hâlidir.
Ben seni böyle sevmek istemiyorum.
Seni bir cevap yapmak istemiyorum.
Hayatımın bütün sorularını
senin omuzlarına yüklemek istemiyorum.
Çünkü hiçbir insan
başka bir insanın
varoluşsal açlığını
doyurmak zorunda değildir.
Sen sevgilimsin.
Kurtarıcım değil.
Ben de senin
kurtarıcın değilim.
Belki aşkın
en yetişkin hâli budur:
Birbirimizi tamamlamaya çalışmadan
birbirimizin yanında
bütün kalabilmek.
───
Peki ya zaman?
Bizi değiştirirse?
Bugünkü sen
yarınki sen olmazsa?
Bugünkü ben
yarın sana yabancılaşırsa?
Aşk biter mi?
Yoksa aşkın bitmesi dediğimiz şey,
birbirimizin artık
değişmesine izin vermemek midir?
Bilmiyorum.
Ama seni
bugünkü hâlinin sonsuza kadar
aynı kalacağına dair
bir söz vermeden seviyorum.
Çünkü değişmek
ihanet değildir.
İnsan,
kendisini yeniden kurabilir.
Ben de.
Sen de.
Ve eğer bir gün
başka insanlara dönüşürsek,
bugünkü sevgimizi
yalan ilan etmeyeceğim.
Çünkü geçmişte gerçek olan
bir şeyin,
gelecekte sürmemesi
onu geçmişte daha az gerçek
yapmaz.
───
Şimdi soruyorum kendime:
Olmak mı, olmamak mı?
Belki soru yanlış.
Asıl soru:
Nasıl var olmalı?
Başkasının beklentisiyle mi?
Korkularımızla mı?
Bize öğretilmiş rollerle mi?
Yoksa kendi seçimimizin
sorumluluğunu alarak mı?
Ben seni seçiyorum.
Ama seni seçmek,
kendimden vazgeçmek değil.
Tam tersine:
Kendim olarak kalıp
seni sevebilmenin
mümkün olduğunu seçiyorum.
Ve belki aşkın
en yüksek biçimi budur:
İki insanın
birbirinde kaybolması değil,
birbirinin varlığını
derinleştirmesi.
───
Gece ilerliyor.
Yağmur hâlâ yağıyor.
Deniz karanlık.
Çınar sessiz.
Sen yanımdasın.
Ben hâlâ kuşkuluyum.
Hâlâ soruyorum.
Hâlâ bilmiyorum.
Ama artık kuşkudan korkmuyorum.
Çünkü anladım:
Aşk, bütün soruların
cevabını bulmak değildir.
Bazen aşk,
cevabını bilmediğin hâlde
dürüstçe yanında kalabildiğin
en zor sorudur.
Ve sen,
benim cevabım değilsin.
Sen, yaşamaya
devam ettiğim sorusun.
Aşk
Sen geldikten sonra
“Sen kimsin?” sorusu
“Ben kimim?” sorusundan
daha önemli hâle geldi.
Aşk
Bana aşkı sordular.
Ben de:
“Bir seçim,” dedim.
Güldüler.
“Hayır,” dediler,
“Aşk insanın başına gelir.”
Belki.
Ama insanın başına gelen
her şey kader değildir.
Bazı karşılaşmalar
rastlantıdır.
Bazı kalışlar
karardır.
Bazı gidişler
özgürlüktür.
Ve bazı sevgiler
insanın kendi iradesine
verdiği en ağır sınavdır.
Seninle bunu öğrendim:
Aşk, kaderin emri değil;
özgürlüğün sorumluluğudur.
Aşk
Sen, yaşamaya
devam ettiğim tüm soruların cevabısın.
Aşk
Seni sevdiğimi
nasıl ispatlayabilirim?
Bir ömür mü?
Bir yemin mi?
Bir söz mü?
Fedakârlık mı?
Hiçbiri.
Çünkü insan
bazen en büyük yeminlerini
en kolay bozduğu yerde verir.
Ben sana
yemin etmek istemiyorum.
Sana daha zor bir şey
vermek istiyorum:
Şüphelerimin içinde bile
seni dürüstçe seçmek.
Çünkü kesinlik
her zaman hakikat değildir.
Bazen kesin olduğumuzu sandığımız şey,
yalnızca korkularımızın
düzenli hâlidir.
Aşk
“Sensiz de yaşarım;
ama seninle yaşamak
hayatımın anlamını
değiştiriyor.”
Aşk burada
duygudan düşünceye dönüşüyor.
Çünkü sevgi,
bir insanı hayatının
merkezine koymak değil;
hayatının merkezini
paylaşabilecek kadar
genişletebilmektir.
Aşk
Aşkın Kişiliği
İnsan doğduğunda
kendisi değildir henüz.
Bir yüz verilir ona,
bir isim,
bir aile,
bir dil,
bir geçmiş.
Sonra toplum
ona kim olması gerektiğini
yavaş yavaş öğretir.
İnsan büyür.
Ve yıllar sonra
bir gün birine âşık olur.
İşte asıl sınav
o zaman başlar:
Sevdiğin insanın yanında
kim olduğunu
hâlâ seçebiliyor musun?
Aşk
Aşkın Kişiliği
İnsan doğduğunda
kendisi değildir henüz.
Bir yüz verilir ona,
bir isim,
bir aile,
bir dil,
bir geçmiş.
Sonra toplum
ona kim olması gerektiğini
yavaş yavaş öğretir.
İnsan büyür.
Ve yıllar sonra
bir gün birine âşık olur.
İşte asıl sınav
o zaman başlar:
Sevdiğin insanın yanında
kim olduğunu
hâlâ seçebiliyor musun?
───
Seni tanımadan önce
kendimi biliyor olduğumu sanıyordum.
Oysa kendim dediğim şeyin
bir kısmı alışkanlık,
bir kısmı korku,
bir kısmı başkalarının
benden beklediği davranışlardı.
Benliğimi
kendi sesim sanıyordum.
Sen geldin.
Ve kişiliğimin
duvarlarına dokundun.
Yıkmadın.
Sadece nerede
duvar olduğunu gösterdin.
O gün anladım:
Aşk, insanın kendisini
başkasında bulması değil;
kendisi sandığı şeyleri
yeniden sorgulamasıdır.
───
Bir insanı sevmek,
onun davranışlarını
beğenmek değildir yalnızca.
Çünkü davranış
kişiliğin tamamı değildir.
Bir insanın sustuğu yerde
neyi sakladığı,
konuştuğu yerde
neyi koruduğu,
gittiği yerde
neyi geride bıraktığı,
kaldığı yerde
neyi göze aldığıdır
asıl mesele.
Senin yanında
bunu öğrendim:
İnsan, en çok
seçimleriyle kendisidir.
Ve aşk,
iki insanın
birbirini seçmesi kadar,
o seçimlerin
arkasındaki insanı
görebilme sanatıdır.
───
Eylül'dü.
Ordu'da yağmur vardı.
Deniz, kıyıya
sanki eski bir düşünceyi
tekrar tekrar getiriyordu.
Çınarın altında
yan yana durduk.
Sen sustun.
Ben sustum.
Fakat içimde
çok uzun bir konuşma başladı.
Kendime sordum:
Seni seviyor muyum?
Yoksa senin yanında
olduğum kişiyi mi seviyorum?
Sana mı bağlandım?
Yoksa bende uyandırdığın
ihtimale mi?
Seni mi özlüyorum?
Yoksa seninle mümkün olan
hayatımı mı?
Bu soruların
hiçbiri aşkı küçültmedi.
Tam tersine.
Aşkı, duygudan bilince
taşıdılar.
───
Çünkü insanın
en büyük yanılgılarından biri
şudur:
Kendi ihtiyacını
sevgi sanmak.
Yalnızlığını
aşk sanmak.
Korkusunu
sadakat sanmak.
Bağımlılığını
bağlılık sanmak.
Sahip olma arzusunu
sevmenin kanıtı sanmak.
Oysa ben seni
bunlardan ayırarak sevmek istiyorum.
Sen benim
boşluğumu doldurmak zorunda değilsin.
Ben de senin
eksiklerini tamamlamak
zorunda değilim.
İki eksik insanın
birbirini tamamlaması değil;
iki bütün insanın
birbirine alan açmasıdır
benim aşk anlayışım.
───
Kişilik dediğimiz şey
değişmez bir heykel değil.
İnsan,
yaşadıklarıyla
kendini yeniden kurar.
Bir yara
karakter olabilir.
Bir seçim
yön değiştirebilir.
Bir kayıp
insanın dünyaya bakışını
yeniden yazabilir.
Bir aşk ise
insanın kendisi hakkındaki
eski teorisini
çürütebilir.
Sen benim teorimi çürüttün.
Ben güçlü olduğumu sanıyordum.
Meğer güçlü olmak,
hiçbir şeye ihtiyaç duymamak değilmiş.
İhtiyacını bilip
onu başkasının boynuna
yüklememekmiş.
Ben özgür olduğumu sanıyordum.
Meğer özgürlük,
kimseye bağlanmamak değilmiş.
Bağlandığın hâlde
kendi iradeni koruyabilmekmiş.
Ben sevginin
yakınlık olduğunu sanıyordum.
Meğer yakınlık,
iki insan arasındaki mesafenin
yok olması değil;
o mesafeye saygı duyabilmekmiş.
───
Bu yüzden seni
kendime benzetmek istemiyorum.
Aynı düşünmeyelim.
Aynı hissetmeyelim.
Aynı yaralardan geçmeyelim.
Aynı hayalleri bile
kurmak zorunda olmayalım.
Çünkü sevgi,
farklılıkları ortadan kaldırdığında
yakınlık değil,
kimlik kaybı üretir.
Ben seni
kendime dönüştürmeden
sevmek istiyorum.
Sen de beni
kendine dönüştürmeden
sevebilirsen,
işte o zaman
iki kişilik,
tek bir hayatın içinde
birbirini yok etmeden
yan yana durabilir.
───
Bazen seni özlüyorum.
Ama özlemimin
bana ait olduğunu biliyorum.
Sana yüklemiyorum.
Bazen korkuyorum.
Ama korkumu
sana kelepçe yapmıyorum.
Bazen kıskanıyorum.
Ama kıskançlığımı
sevginin ölçüsü saymıyorum.
Çünkü duygularımızın
hepsi gerçek olabilir;
ama her gerçek duygu
doğru davranış değildir.
İşte olgun aşkın
en zor cümlesi burada başlıyor:
Hislerinden sorumlu olmayabilirsin;
ama hislerinle ne yaptığından
sorumlusun.
───
Şimdi seni seviyorum.
Bunu bir bağımlılık olarak değil,
bir bilinç eylemi olarak
söylüyorum.
Seni seçiyorum.
Ama seçtiğim için
sana sahip olduğumu
düşünmüyorum.
Sen beni seçiyorsun.
Ama seçtiğin için
benim üzerimde hak sahibi
olduğunu düşünmüyorum.
Biz birbirimizin
malı değiliz.
Birbirimizin
tedavisi de değiliz.
Birbirimizin
kaderi hiç değiliz.
Belki daha zor,
daha değerli bir şeyiz:
Birbirimizin kişiliğini
küçültmeden
yakınlaşmayı öğrenen
iki insanız.
───
Ve belki aşkın
en entelektüel hâli
şudur:
Bir insanı sevmek,
onun sana ne verdiğini
hesaplamak değil;
sen onun yanında
nasıl bir insana dönüştüğünü
sorgulamaktır.
Senin yanında
daha dürüstsem,
daha özgürsem,
daha sorumluysam,
daha merhametliysem,
daha çok kendimsem,
o zaman aşk
beni tüketmiyor;
beni kuruyor.
Eylül geçecek.
Yağmur dinecek.
Deniz yine kendi sessizliğine
dönecek.
Çınar başka mevsimler görecek.
Biz de değişeceğiz.
Belki bugün olduğumuz insanlar
yarın olmayacağız.
Ama eğer değişirken
birbirimizin kişiliğini
ezmeden,
özgürlüğünü
çalmadan,
benliğini
küçültmeden
yan yana kalabilirsek,
işte o zaman
sana şu cümleyi söyleyebilirim:
Seni sevmek,
seni hayatıma katmak değildi yalnızca;
senin yanında
kendimi kaybetmeden
daha iyi bir “ben” olmayı
öğrenmekti.
Ve aşk,
belki de tam burada
duygunun ötesine geçer:
İki insanın
birbirinin hayatında
yer kaplaması değil,
birbirinin varlığını
derinleştirmesidir.
Aşk
Seni tanımadan önce
kendimi biliyor olduğumu sanıyordum.
Oysa kendim dediğim şeyin
bir kısmı alışkanlık,
bir kısmı korku,
bir kısmı başkalarının
benden beklediği davranışlardı.
Benliğimi
kendi sesim sanıyordum.
Sen geldin.
Ve kişiliğimin
duvarlarına dokundun.
Yıkmadın.
Sadece nerede
duvar olduğunu gösterdin.
O gün anladım:
Aşk, insanın kendisini
başkasında bulması değil;
kendisi sandığı şeyleri
yeniden sorgulamasıdır.
Aşk
Bir insanı sevmek,
onun davranışlarını
beğenmek değildir yalnızca.
Çünkü davranış
kişiliğin tamamı değildir.
Bir insanın sustuğu yerde
neyi sakladığı,
konuştuğu yerde
neyi koruduğu,
gittiği yerde
neyi geride bıraktığı,
kaldığı yerde
neyi göze aldığıdır
asıl mesele.
Senin yanında
bunu öğrendim:
İnsan, en çok
seçimleriyle kendisidir.
Ve aşk,
iki insanın
birbirini seçmesi kadar,
o seçimlerin
arkasındaki insanı
görebilme sanatıdır.
Aşk
Eylül'dü.
Ordu'da yağmur vardı.
Deniz, kıyıya
sanki eski bir düşünceyi
tekrar tekrar getiriyordu.
Çınarın altında
yan yana durduk.
Sen sustun.
Ben sustum.
Fakat içimde
çok uzun bir konuşma başladı.
Kendime sordum:
Seni seviyor muyum?
Yoksa senin yanında
olduğum kişiyi mi seviyorum?
Sana mı bağlandım?
Yoksa bende uyandırdığın
ihtimale mi?
Seni mi özlüyorum?
Yoksa seninle mümkün olan
hayatımı mı?
Bu soruların
hiçbiri aşkı küçültmedi.
Tam tersine.
Aşkı, duygudan bilince taşıdılar.
Aşk
Kayıt Tarihi : 6.10.2026 04:52:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!