Senin de kendine ait bir geçmişin,
benden önce kurulmuş düşlerin,
bana hiçbir zaman anlatmayacağın
küçük sırların vardı.
Ve ben bunları
aşkımızın kusuru saymadım.
Çünkü sevgi,
bir insanın bütün kapılarının anahtarını istemek değil;
açılmayan kapıların ardında da
bir hayat bulunduğunu bilmektir.
Aşk
Bir insanın varlığı
başka bir insanın dünyasında
görünmez bir koordinat sistemi kurabiliyordu.
Sen varken uzaklık ölçülebilirdi;
çünkü sana giden bir yol vardı.
Sen yokken
en yakın mesafe bile sonsuzdu.
Aşk
Seni hâlâ seviyordum.
Ama artık yokluğunu
sana karşı bir suçlama gibi taşımıyordum.
Aşk
Sensizliğin Coğrafyasında Bir İnsan
Bir sabah uyandım,
şehir bütün pencerelerini kapatmıştı.
Sokaklar aynı sokaklardı
ama hiçbir yere çıkmıyorlardı.
Saatler ilerliyor,
günler birbirinin kılığına giriyor,
insanlar yüzlerinde
kendilerine ait olmayan ifadelerle dolaşıyordu.
Dünya çalışıyordu.
Yalnızca anlam üretmeyi bırakmıştı.
Sen yoktun.
Yokluğunu önce bir eksiklik sandım;
masada unutulmuş bir fincan,
duvarda saati durmuş bir oda,
haritada silinmiş küçük bir yer gibi.
Sonra anladım:
Senin yokluğun bir nesne değildi
ki yerini başka bir şeyle doldurabileyim.
Seninle birlikte
dünyayı yorumlama biçimim değişmişti.
Bir zamanlar sıradan bulduğum yağmur
artık hiçbir şeyi hatırlatmıyordu.
Deniz, kıyıya vuruyor
ama içimde bir karşılık bulamıyordu.
Gökyüzü bütün renklerini koruyor,
ben renklerin neden var olduğunu unutuyordum.
Demek ki gerçeklik,
yalnızca dışarıda duran şeylerden oluşmuyordu.
Bir insanın varlığı
başka bir insanın dünyasında
görünmez bir koordinat sistemi kurabiliyordu.
Sen varken uzaklık ölçülebilirdi;
çünkü sana giden bir yol vardı.
Sen yokken
en yakın mesafe bile sonsuzdu.
Kendime yeni bir düzen kurmaya çalıştım.
Anılarımı sınıflandırdım,
fotoğrafları tarihlere ayırdım,
söyleyemediğim cümleleri
zihnimin arşivine kaldırdım.
Ama hafıza,
emirlere uyan bir memur değildi.
En beklenmedik anda
bir sesin içinden çıkıyor,
bir sokağın köşesinde beliriyor,
hiçbir anlamı olmayan bir sözcüğü
bütün geçmişimin anahtarına dönüştürüyordu.
Seni unutmak için
seni hatırlatan her şeyi kaldırdım.
Sonunda karşıma
hatırlayanın kendisi çıktı.
Ben.
İnsan, kendi içinden kaçmak için
kaç ayrı dünya kurabilir?
Kaç şehir değiştirebilir,
kaç yeni yüz tanıyabilir,
kaç kez kendisine başka bir isim verebilir?
Eğer her yeni hayatında
aynı soruyu yanında taşıyorsa
kaçışın gerçekten bir anlamı var mıdır?
Bu soruların ortasında
sana dair başka bir hakikati gördüm.
Seni özlemek,
seni kendime geri çağırmak zorunda olduğum anlamına gelmiyordu.
Yokluğunla yüzleşmek,
sana duyduğum sevgiyi inkâr etmek değildi.
Belki de aşkın olgunluğu
tam burada başlıyordu:
Bir insanın hayatımızda bıraktığı anlamı korurken
onun hayatı üzerindeki hakkımızdan vazgeçebilmek.
Seni hâlâ seviyordum.
Ama artık yokluğunu
sana karşı bir suçlama gibi taşımıyordum.
Çünkü senin gitmen
benim dünyamın yıkılması anlamına geliyorsa
o dünyanın mimarisini de sorgulamalıydım.
Seni her şeyim yaptığım yerde
kendime ne kadar az yer bıraktığımı
nihayet anlayabiliyordum.
Ve ilk kez
sensizliği yalnızca bir çöl olarak görmedim.
Orada henüz tanımadığım yollar,
kurulmayı bekleyen cümleler,
kendime vermediğim cevaplar vardı.
Bir gün yeniden denize gittim.
Su aynı soğuklukla kıyıya vurdu.
Rüzgâr yüzüme değdi.
Dünya, beni teselli etmeye çalışmadan
varlığını sürdürdü.
Bu kez ona kızmadım.
Çünkü hayatın devam etmesi
yaşadığımız aşkın değersiz olduğunu göstermiyordu.
Bazı karşılaşmalar sonsuza dek sürmez;
ama insanın sonsuzluk hakkında düşündüklerini değiştirir.
Sen bende kaldın,
bir hatıranın içine kapatılmış görüntü olarak değil;
sevmek, özgür bırakmak ve yeniden başlayabilmek
hakkındaki düşüncelerimin bir parçası olarak.
Şimdi biliyorum:
Sensiz bir dünya mümkündür.
Ama sensizken öğrendiğim şeyleri
hiç yaşamamışım gibi davranamam.
Aşk, bir insanın yokluğunda dünyayı durdurmak değil; onunla yaşadığın hakikati, o yokken de insan kalabilmenin gücüne dönüştürmektir.
Ve belki bir gün
aynı şehrin başka bir sokağında karşılaşırız.
Birbirimizi tanırız.
Belki gülümseriz, belki susarız.
O an geçmişi geri getirmeye çalışmayacağım.
Sana,
bende bıraktığın her şeyi inkâr etmeden,
ama seni geçmişime mahkûm etmeden bakacağım.
Çünkü artık biliyorum:
Bir aşkın gerçekliği,
ne kadar sürdüğüyle değil,
bizi birbirimizin hayatında
neye dönüştürdüğüyle de ölçülür.
Ve ben,
sensizliğin coğrafyasında
en sonunda kendime giden yolu buldum.
Aşk
Aşk, bir insanın yokluğunda dünyayı durdurmak değil; onunla yaşadığın hakikati, o yokken de insan kalabilmenin gücüne dönüştürmektir.
Aşk
İnci bulsaydım denizin dibinde,
onu bütün dünyaya göstermek ister miydim?
Belki.
Aşk
Bazı hazineler,
insanın avucunda parladıkları için değil,
insanın kalbinde neyi değiştirdikleri için değerlidir.
Aşk
Aşkın gerçek hazinesi,
dünyanın bize verebileceği en değerli şeyi bulmak değil;
bulduğumuz şey uğruna
birbirimizdeki en değerli şeyi kaybetmemektir.
Aşk
İnsan sevdiği için mücadele eder;
ama her mücadele
sevdiği şeyi korumaz.
Bunu denizden öğrendim.
Dalgalar kıyıya her gelişinde
bir şey getirir, bir şey götürür.
Deniz, hiçbir kıyıya
sonsuz sahiplik belgesi vermez.
Yine de kıyı, denizden vazgeçmez;
onu kendi içine hapsetmeye çalışmadan
varlığını kabul eder.
Ben de seni öyle sevmek istedim.
Aşk
Deniz şimdi akşamı taşıyor.
Kıyıda iki gölge var.
Biri benim, biri senin.
Aramızda küçük bir mesafe,
önümüzde ölçülemeyen bir hayat.
Sana bakıyorum
ve ilk kez daha fazlasını istemiyorum.
Daha büyük bir mutluluk değil;
sahip olduğumuz mutluluğu
hırsımıza kurban etmeyecek bir bilgelik istiyorum.
Çünkü aşkın gerçek hazinesi,
dünyanın bize verebileceği en değerli şeyi bulmak değil;
bulduğumuz şey uğruna
birbirimizdeki en değerli şeyi kaybetmemektir.
Aşk
Denizin Sakladığı İnci
Deniz, sabahın ilk ışığında
kıyıya eski bir sır bıraktı.
Kimse görmedi.
Balıkçılar ağlarını topluyor,
yoksul evlerde günün hesabı yapılıyor,
çocuklar henüz bilmedikleri bir geleceğe
çıplak ayaklarıyla koşuyordu.
Ben seni düşündüm.
Çünkü insanın en büyük zenginliği
bazen hayatın en yoksul anında
karşısına çıkar.
Seninle bir ev düşledim;
penceresinde sabahın durduğu,
masasında iki fincanın bulunduğu,
kimsenin mutluluğumuzu ölçmek için
kapımıza gelmediği bir ev.
Sonra hayat,
her düşe sorduğu o eski soruyu sordu:
Bunun karşılığında ne vereceksin?
İnsan bazen sevgisini korumak için
dünyanın bütün zenginliğini ister.
Daha güvenli bir gelecek,
daha yüksek duvarlar,
daha az korku, daha çok imkân…
Ve bir gün fark etmeden
mutluluğu korumakla
mutluluğun kendisini kaybeder.
Ben de bir zamanlar
sana verebileceklerimle
sana duyduğum sevgiyi ölçtüm.
Sana güzel günler vaat etmek istedim;
denizin ötesinde bir hayat,
hiçbir eksiğin kalmadığı bir dünya.
Oysa senin elini tuttuğumda
anladım ki bir insanın ihtiyacı
her zaman daha fazlası değildir.
Bazen yeterince güvende hissetmek,
bazen anlaşılmadan da kabul görmek,
bazen yarın hakkında hiçbir kesinlik yokken
bugünü birlikte yaşayabilmektir.
Bir inci bulsaydım denizin dibinde,
onu bütün dünyaya göstermek ister miydim?
Belki.
İnsan, eline geçen değerli şeyi
başkalarının gözünde de değerli kılmak ister.
Çünkü kimi zaman kendi mutluluğuna inanabilmek için
başkalarının onayına ihtiyaç duyar.
Ama sonra düşünürdüm:
Eğer o inci yüzünden
senin gülüşün eksilecekse,
evimizin huzuru pazarlığa dönüşecekse,
her bakışta kaybetme korkusu büyüyecekse
ben neyi kazanmış olacaktım?
Seni mi?
Yoksa seni kaybetmemek uğruna
kendime çevirdiğim bir yabancıyı mı?
Aşkın en tehlikeli yanı
bazen kötülük değil,
iyi bir gelecek kurma arzusunun
insanı nasıl körleştirebildiğidir.
İnsan sevdiği için mücadele eder;
ama her mücadele
sevdiği şeyi korumaz.
Bunu denizden öğrendim.
Dalgalar kıyıya her gelişinde
bir şey getirir, bir şey götürür.
Deniz, hiçbir kıyıya
sonsuz sahiplik belgesi vermez.
Yine de kıyı, denizden vazgeçmez;
onu kendi içine hapsetmeye çalışmadan
varlığını kabul eder.
Ben de seni öyle sevmek istedim.
Bir ödül gibi değil,
bir borcun karşılığı gibi hiç değil.
Sana sahip olduğum için değil,
sen kendi hayatının sahibi olduğun hâlde
benimle yürümeyi seçtiğin için.
Ve eğer bir gün elimizde
ne büyük bir servet ne de kesin bir gelecek kalırsa,
seni sevmenin değerini
kaybettiklerimizin hesabından çıkarmayacağım.
Çünkü yoksulluk,
insanın her şeyini elinden alabilir;
ama insanın neyi değerli sayacağını
her zaman belirleyemez.
Deniz şimdi akşamı taşıyor.
Kıyıda iki gölge var.
Biri benim, biri senin.
Aramızda küçük bir mesafe,
önümüzde ölçülemeyen bir hayat.
Sana bakıyorum
ve ilk kez daha fazlasını istemiyorum.
Daha büyük bir mutluluk değil;
sahip olduğumuz mutluluğu
hırsımıza kurban etmeyecek bir bilgelik istiyorum.
Çünkü aşkın gerçek hazinesi,
dünyanın bize verebileceği en değerli şeyi bulmak değil;
bulduğumuz şey uğruna
birbirimizdeki en değerli şeyi kaybetmemektir.
Deniz sırlarını saklamaya devam ediyor.
Ben artık her sırrı çözmek istemiyorum.
Elini tutuyorum.
Ve anlıyorum:
Bazı hazineler,
insanın avucunda parladıkları için değil,
insanın kalbinde neyi değiştirdikleri için değerlidir.
Aşk
Denizin Bize Borçlu Olduğu Bir Şey Yok
Sabah, kıyıya yoksul bir ışık bıraktı.
Deniz, gece boyunca sakladığı sırları
kimseye açıklamadan çekildi.
Balıkçılar ağlarını topladı,
bir çocuk cebindeki taşı
dünyanın en değerli şeyiymiş gibi sakladı.
Ben seni o sabah düşündüm.
Çünkü insanın kalbi de bir kıyıdır;
her gün bir şeyler getirir hayat,
her gün bir şeyleri geri alır.
Bazen bir gülüş,
bazen yarım kalmış bir umut,
bazen de insanın bütün geleceğini
tek bir ihtimale bağlayan o tehlikeli arzu…
Benim ihtimalim sendin.
Seni sevince
daha fazlasını istemeye başladım hayattan.
Daha büyük bir ev,
daha güvenli bir yarın,
kimsenin mutluluğumuzu sorgulayamayacağı
bir hayat düşledim.
Sanki sevgim tek başına yetmezmiş gibi
ona kanıtlar aradım.
Sonra kendime sordum:
Bir insan, sevdiğine daha iyi bir hayat sunmak isterken
hangi noktada hayatı değil,
kendi korkularını büyütmeye başlar?
Belki de insanın asıl yoksulluğu
sahip olmadıklarında değil,
sahip olduklarını kaybetmemek uğruna
kendinden vazgeçtiği yerde başlar.
Bir inci düşün.
Denizin karanlığında büyümüş,
hiç kimsenin alkışını duymamış,
değerini belirleyecek bir göz beklememiş.
Sonra bir gün bulunmuş.
Artık herkesin ona bir fiyatı,
bir hesabı, bir beklentisi var.
Oysa inci,
başkalarının onu görmesiyle güzelleşmedi;
yalnızca görünür oldu.
İnsan da böyledir sevgilim.
Bazen sevilmek isterken
değerini başkasının bakışına teslim eder.
Bazen mutluluğunu kanıtlamak için
mutluluğunun kendisini unutur.
Ben senin yanında
böyle yaşamamayı öğrenmek istiyorum.
Sana vereceklerimin hesabını tutmadan,
yarınımızın bütün ayrıntılarını bilmeden,
hayatın bize karşı her zaman adil davranacağına
inanmak zorunda kalmadan…
Seni sevmek istiyorum.
Çünkü aşk,
geleceği güvenceye almak için
bugünü rehin vermek değildir.
Birlikte kuracağımız hayatın
hiç acı taşımayacağını söyleyemem.
Ama acıyı birbirimize karşı kullanmamayı,
korkuyu bir iktidara dönüştürmemeyi,
sevgiyi bir borç senedi gibi önümüze koymamayı
seçebiliriz.
Belki mutluluk dediğimiz şey
tam da bu küçük seçimlerde saklıdır.
Dünya bize çok şey vaat ediyor:
daha fazlasını kazanmayı,
daha yükseğe çıkmayı,
daha az korkmayı…
Ama deniz,
kıyıya hiçbir sözleşme bırakmıyor.
Geliyor.
Gidiyor.
Ve varlığını kanıtlamak için
hiçbir şey söylemiyor.
Ben de seni
bir gün beni terk etmeyeceğine dair
sonsuz bir güvence aldığım için değil,
bugün burada, kendi iradenle durduğun için seviyorum.
Yarın değişebiliriz.
Düşlerimiz başka yönlere gidebilir.
Bir zamanlar bizi bir araya getiren şeyler
başka anlamlar kazanabilir.
Ama bugün birbirimizi seçiyorsak
bu seçimin kıymeti
geleceği bütünüyle yönetebilmemizden değil,
belirsizliğe rağmen dürüst kalabilmemizden gelir.
Akşam oldu.
Deniz, kıyının bütün izlerini sildi.
Çocuk taşı cebine koyup evine döndü.
Ben senin elini tuttum.
Ne bir inci bulmuştuk
ne de dünyayı değiştirmiştik.
Yalnızca birbirimizin yanında
daha az korkuyla,
daha az gösterişle,
daha çok hakikatle durmayı öğreniyorduk.
Ve o an anladım:
Aşkın zenginliği, sevdiğin insanla her şeye sahip olmak değil; hiçbir şeyin seni birbirine karşı yoksullaştıramayacağı bir değerler dünyası kurmaktır.
Deniz bize borçlu değildi.
Hayat da.
Ama birbirimize karşı
dürüst olmayı seçebilirdik.
Bazen bir ömrün bütün serveti
işte bu kadardı.
Aşk
Sabah, kıyıya yoksul bir ışık bıraktı.
Deniz, gece boyunca sakladığı sırları
kimseye açıklamadan çekildi.
Balıkçılar ağlarını topladı,
bir çocuk cebindeki taşı
dünyanın en değerli şeyiymiş gibi sakladı.
Ben seni o sabah düşündüm.
Çünkü insanın kalbi de bir kıyıdır;
her gün bir şeyler getirir hayat,
her gün bir şeyleri geri alır.
Bazen bir gülüş,
bazen yarım kalmış bir umut,
bazen de insanın bütün geleceğini
tek bir ihtimale bağlayan o tehlikeli arzu…
Benim ihtimalim sendin.
Aşk
Sana vereceklerimin hesabını tutmadan,
yarınımızın bütün ayrıntılarını bilmeden,
hayatın bize karşı her zaman adil davranacağına
inanmak zorunda kalmadan…
Seni sevmek istiyorum.
Aşk
Sana Ayık Bir Kalple Gelmek
Ben kendimden kaçmayı
senden önce öğrenmiştim.
Bir yanlışın üstüne suskunluk,
bir pişmanlığın üstüne yeni bir gün,
bir boşluğun üzerine
hiçbir şey olmamış gibi yaşama alışkanlığı koyuyordum.
İnsan bazen kendi hayatının içinde
misafir gibi dolaşır;
dokunduğu hiçbir şeyde kalamaz,
çünkü kendisine dönmekten korkar.
Ben de öyleydim.
Geceler uzuyor,
sabahlar hiçbir şeyi çözmeden geliyordu.
Her yeni başlangıç,
eski bir yanılgının başka isimle tekrarıydı.
Sonra sen çıktın karşıma.
Bana mucize getirmedin.
Bir tek bakışla geçmişimi silmedin.
Beni bütün yanlışlarımdan arındıracak
büyülü bir cümle de söylemedin.
Yalnızca yanımda durdun.
Ve ben ilk kez
bir insanın varlığının
bizi kurtarmaya yetmeden
bizi kendimizle yüzleştirebileceğini anladım.
Sana yaklaşmak istedim,
ama içimde sakladığım her şey
önce kendime yaklaşmam gerektiğini söylüyordu.
Çünkü sevgilim,
insan kendi karanlığını tanımadan
başkasının ışığına sığınırsa
bir süre sonra o ışığı da tüketebilir.
Ben seni tüketmek istemedim.
Seni yalnızlığımın ilacı,
korkularımın bekçisi,
geçmişimin kefili yapmak istemedim.
Seni sevmek istedim;
sorumluluğunu sana devretmeden,
yaralarımı sana bir görev gibi sunmadan,
her düşüşümde beni kaldırmak zorundaymışsın gibi davranmadan.
Bunun için önce
kendime verdiğim sözleri hatırlamam gerekti.
Daha dürüst olmak.
Daha az kaçmak.
Yanlış yaptığımda mazeret üretmek yerine
yanlışımı kabul etmek.
Aşk, beni bir anda iyi bir insana dönüştürmedi.
Ama senin yanında
kötü alışkanlıklarımı kader diye savunmak
eskisi kadar kolay değildi.
Çünkü artık biliyordum:
Birini sevmek,
ona güzel sözler söylemekten önce
kendi davranışlarının sonuçlarını üstlenmektir.
Ben sana kusursuz bir geçmiş getiremiyorum.
Geleceğin bütün fırtınalarını da susturamam.
Ama sana,
kendinden kaçmayı aşk sanmayan
bir insan olmayı öğrenmek istediğimi söyleyebilirim.
Belki bu, büyük bir vaat değildir.
Belki kimse bu sözün üzerine
bir gelecek kurmak istemez.
Ama ben artık
gerçek olmayan bir güvenin içinde yaşamaktansa
gerçek bir çabanın içinde yürümeyi seçiyorum.
Bir gün yine tökezlersem
bunun seni daha az sevdiğim anlamına gelmesini istemem.
Ama sevgimi de
yanlışlarımın mazereti yapmayacağım.
Çünkü aşk,
her şeyi affettirebilen bir ayrıcalık değil;
insanın kendisini değiştirmesi için
üstlendiği en ciddi sorumluluklardan biridir.
Şimdi sana bakıyorum.
İçimde hâlâ çözülmemiş düğümler,
henüz öğrenemediğim yollar var.
Ama ilk kez
bütün bunları saklamak zorunda hissetmiyorum.
Sana yaslanmak için değil,
yanında ayakta durmayı öğrenmek için
elini tutuyorum.
Çünkü gerçek aşk, insanı bir başkasına sığınarak kendinden kurtarmaz; sevdiğinin yanında, kendinden kaçmayı bırakacak cesareti büyütür.
Ve sevgilim,
bir gün sana bütünüyle ayık bir kalple gelirsem
bunun sebebi senin beni kurtarman olmayacak.
Seninle karşılaştıktan sonra
kurtulmam gereken kişinin
başından beri kendim olduğunu
nihayet anlamış olmam olacak.
Aşk
Benim sana verebileceğim şey
zamanın üzerinde bir egemenlik değil,
zamanın içinde dürüstçe bulunma iradesidir.
Birlikte gülebilmek,
yanlışımızı kabul edebilmek,
birbirimizi değiştirmeden
birbirimize dokunabilmek gibi…
Aşk
Seni ne kaybetme korkusuyla tutmak
ne de bir gün bitebilir diye
bugünden eksik sevmek istiyorum.
Aşk
Kayıt Tarihi : 11.10.2026 21:43:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!