Bir yanım seni istiyordu;
bütün mesafeleri hükümsüz kılan
o eski, ilkel, inkâr edilemez arzuyla…
Aşk
AŞKIN ÜÇ GÖLGESİ
— Aşkın Şehri Ordu —
Seni sevmek,
kendimde yıllardır kapalı duran
bir odanın kapısını açmaktı;
içeride çocukluğum ağlıyor,
geçmişim susuyor,
geleceğim ilk kez bana benziyordu.
Sen geldin,
ve ben anladım:
İnsan bazen bir başkasına değil,
onun yanında dönüşebildiği kişiye âşık olur.
Bir yanım seni istiyordu;
bütün mesafeleri hükümsüz kılan
o eski, ilkel, inkâr edilemez arzuyla…
Bir yanım senden korkuyordu;
çünkü bazı insanlar kalbe dokunmaz,
kalbin kendisi hakkında anlattığı
bütün yalanları ortaya çıkarır.
Bir yanım da susuyordu;
vicdanın o ağırbaşlı terazisinde
sevmekle sahip olmak arasındaki
ince çizgiyi korumaya çalışıyordu.
Sonra öğrendim, sevgilim:
Aşkın da üç gölgesi var.
Birincisi arzudur;
insanı sana doğru sürükler,
kendi yalnızlığını senin bedeninde
değil, varlığında unutmak ister.
İkincisi korkudur;
kaybetme ihtimaliyle
seni kendine bağlamak ister.
Oysa sevgi, korkunun eline düştüğünde
şefkat kılığına girmiş bir esarete dönüşebilir.
Üçüncüsü vicdandır;
seni sevmeyi seçerken bile
sana zarar vermemeyi öğreten
o sessiz, o mağrur hakikat…
Ben üçünü de taşıdım içimde.
Seni arzuladım,
seni kaybetmekten korktum,
ama en çok da
seni severken kendime yabancılaşmaktan.
Çünkü insanın en büyük günahı
birini sevmesi değildir;
kendi yaralarını iyileştirmek için
başkasının kalbini sığınak sanmasıdır.
Ve en büyük cesareti,
kendi karanlığını tanıdıktan sonra
bir başkasının ışığını söndürmemektir.
Şimdi Ordu'da,
Karadeniz'in akşamla birleştiği yerde
bir çınarın altında seni düşünüyorum.
Yağmur, sararmış yaprakları
sessizce toprağa bırakıyor.
Deniz, kıyıya her dönüşünde
biraz daha eksiliyor gibi;
oysa biliyorum,
bazen uzaklaşmak da
dönüşün başka bir biçimidir.
Gelirsen,
sana yaralarımı aşk diye sunmayacağım.
Beni kurtarmanı da istemeyeceğim.
Yalnızca yanına oturacağım;
iki ayrı geçmişin,
iki ayrı korkunun,
iki ayrı özgürlüğün arasında
yeni bir başlangıca yer açacağım.
Çünkü artık biliyorum sevgilim:
Aşk, karanlığımızı birbirimize miras bırakmak değil;
karanlığımızı tanıyıp
birbirimizin ışığına saygı duymaktır.
Ve belki de vuslat dediğimiz şey,
iki insanın birbirinde kaybolması değil,
ilk kez birbirinin yanında
kendini kaybetmeden kalabilmesidir.
Aşk
Sonra öğrendim, sevgilim:
Aşkın da üç gölgesi var.
Birincisi arzudur;
insanı sana doğru sürükler,
kendi yalnızlığını senin bedeninde
değil, varlığında unutmak ister.
İkincisi korkudur;
kaybetme ihtimaliyle
seni kendine bağlamak ister.
Oysa sevgi, korkunun eline düştüğünde
şefkat kılığına girmiş bir esarete dönüşebilir.
Üçüncüsü vicdandır;
seni sevmeyi seçerken bile
sana zarar vermemeyi öğreten
o sessiz, o mağrur hakikat…
Ben üçünü de taşıdım içimde.
Seni arzuladım,
seni kaybetmekten korktum,
ama en çok da
seni severken kendime yabancılaşmaktan.
Çünkü insanın en büyük günahı
birini sevmesi değildir;
kendi yaralarını iyileştirmek için
başkasının kalbini sığınak sanmasıdır.
Ve en büyük cesareti,
kendi karanlığını tanıdıktan sonra
bir başkasının ışığını söndürmemektir.
Aşk
Şimdi Ordu'da,
Karadeniz'in akşamla birleştiği yerde
bir çınarın altında seni düşünüyorum.
Yağmur, sararmış yaprakları
sessizce toprağa bırakıyor.
Deniz, kıyıya her dönüşünde
biraz daha eksiliyor gibi;
oysa biliyorum,
bazen uzaklaşmak da
dönüşün başka bir biçimidir.
Gelirsen,
sana yaralarımı aşk diye sunmayacağım.
Beni kurtarmanı da istemeyeceğim.
Yalnızca yanına oturacağım;
iki ayrı geçmişin,
iki ayrı korkunun,
iki ayrı özgürlüğün arasında
yeni bir başlangıca yer açacağım.
Aşk
İnsan, en çok sustuğu yerde anlatır kendini;
bir bakışın ardına sakladığı korkuyla,
bir vedayı önlemek için bulduğu bahanelerle,
bir de kimse duymasın diye
kalbinin içinde büyüttüğü o eski çocukla…
Aşk
HAYATIN SESİ
— Aşkın Şehri Ordu —
İnsan, en çok sustuğu yerde anlatır kendini;
bir bakışın ardına sakladığı korkuyla,
bir vedayı önlemek için bulduğu bahanelerle,
bir de kimse duymasın diye
kalbinin içinde büyüttüğü o eski çocukla…
Ben seni sevmeden önce
yalnızlığımı karakterim sanıyordum.
Kimseye ihtiyaç duymamayı güç,
kimseye açılmamayı asalet,
incinmemeyi de mutluluk zannediyordum.
Sonra sen geldin.
Bir şey söylemedin önce;
yalnızca gözlerime baktın.
Ve ben, yıllardır kendimden sakladığım
bütün cümlelerin sesini duydum.
Meğer insanın içinde
kilitli kapılar değil,
açılmaya cesaret edemediği odalar varmış.
Meğer bazı korkular geçmişten kalır,
ama insan onları geleceğin gerçeği sanırmış.
Sana yaklaşırken ürktüm.
Çünkü kalbim seni istiyor,
aklım eski yenilgilerini hatırlatıyordu.
Bir yanım, kalmayı öğrenmek isterken
öteki yanım kaçmayı güvenli buluyordu.
İşte o gün anladım:
İnsan bazen sevgiden değil,
sevginin kendisinde uyandırdığı
o savunmasız insandan korkar.
Oysa aşk,
kusursuz iki insanın karşılaşması değildir;
birbirinin kusurlarını görüp
onları silah olarak kullanmamayı seçen
iki özgür iradenin buluşmasıdır.
Ben seninle iyileşmek istedim,
ama bütün yaralarımı sana bırakmak değil.
Geçmişimin hesabını senden sormak değil,
geleceğimi geçmişimin korkularına
mahkûm etmemek istedim.
Çünkü sevgi,
bir insanı kendine bağımlı kılmak değil,
özgür kaldığında da
seni seçebileceğine inanmaktır.
Bir akşam, Ordu kıyısında
Karadeniz ağır ağır kararıyordu.
Çınarın sarı yaprakları
rüzgârın kararına itiraz etmeden düşüyordu.
Elini tuttum.
Deniz aynı denizdi,
şehir aynı şehir,
dünya yine kendi telaşındaydı.
Fakat içimde yıllardır susan
bir şey ilk kez konuşuyordu.
Ne bir mucizeydi bu
ne de geçmişi silen bir başlangıç.
Yalnızca şunu fark etmiştim:
İnsan, sevilince bütün acılarını unutmaz;
ama bazen birinin yanında
acılarını hayatının tek hakikati olmaktan çıkarır.
Sen bana yaşamayı öğretmedin sevgilim.
Bunu senden beklemek de haksızlık olurdu.
Seninle birlikte,
kendi hayatımın sesini
yeniden duyabildiğimi fark ettim.
Ve şimdi biliyorum:
Aşk, bir başkasının sesinde kendini unutmak değil;
onun yanında, yıllardır susturduğun
kendi sesini yeniden bulmaktır.
Belki mutluluk,
büyük sözlerin ardında saklanan
ulaşılmaz bir mucize değildir.
Belki mutluluk;
bir sabah aynı pencereye vuran ışıkta,
masada soğumayı bekleyen iki fincanda,
anlatılmadan anlaşılan bir yorgunlukta
ve gitmek mümkünken kalmayı seçen
iki insanın sessiz kararındadır.
Çünkü hayat,
bütün cevaplarını bir günde vermez.
Bazen bir insan gönderir önüne,
sana kendini gösterir.
Bazen bir ayrılıkla öğretir sınırlarını,
bazen bir kavuşmayla değiştirir anlamını.
Ve insan, bütün bunların sonunda
şunu öğrenirse gerçekten büyür:
Sevmek, bir kalbe sahip olmak değil;
bir kalbin özgürlüğünü incitmeden
onunla aynı geleceğe yürüyebilmektir.
Ben artık hayatın sesini duyuyorum sevgilim.
Denizde, yağmurda, çınarın yapraklarında
ve sana bakarken içimde beliren
o sakin, o derin, o tarifsiz duyguda…
Hayat hâlâ zor.
Geçmiş hâlâ geçmiş.
Gelecek, bütün belirsizliğiyle önümüzde.
Ama sen varsın.
Ve ilk kez,
gelecekten korkmamak için
her şeyi bilmem gerekmediğini anlıyorum.
Bazen insanın yaşamak için
bir cevaba değil,
birlikte soru sorabileceği
doğru bir kalbe ihtiyacı vardır.
Aşk
İşte o gün anladım:
İnsan bazen sevgiden değil,
sevginin kendisinde uyandırdığı
o savunmasız insandan korkar.
Aşk
Ben seni sevmeyi,
bir ülkeyi yönetir gibi öğrenmedim;
ama zamanla anladım:
Her kalbin kendine özgü bir anayasası,
her arzunun gizli bir diplomasisi,
her suskunluğun hesaba katılmamış
bir iktidar mücadelesi vardır.
Sana karşı güçlü görünmek istedim,
oysa en büyük gücüm
senin yanında savunmasız kalabilmekti.
Çünkü insan,
herkese karşı kazandığı savaşların
hiçbirinde kendini
bir başkasının gözlerinde kaybettiği kadar
yeniden bulamaz.
Aşk
Aşkın Prensliği
Gücün, aklın ve kalbin görünmez siyaseti
Bir kalbi fethetmek kolaydır; zor olan, fethettiğin kalpte özgürlüğünü kaybetmeden kalabilmektir.
Çünkü aşk, ne yalnızca bir hükümdarın iradesidir ne de teslim olmuş bir ruhun sessizliği; iki ayrı kudretin birbirine boyun eğmeden bağlanabilmesidir.
Ben seni sevmeyi, bir ülkeyi yönetir gibi öğrenmedim; ama zamanla anladım: Her kalbin kendine özgü bir anayasası, her arzunun gizli bir diplomasisi, her suskunluğun hesaba katılmamış bir iktidar mücadelesi vardır.
Sana karşı güçlü görünmek istedim, oysa en büyük gücüm senin yanında savunmasız kalabilmekti.
Çünkü insan, herkese karşı kazandığı savaşların hiçbirinde kendini bir başkasının gözlerinde kaybettiği kadar yeniden bulamaz.
Ve sen…
Sen benim hükümdarlık arzumun son bulduğu yerde başladın. Ne tahtına göz diktim ne de iradeni kendime bağlamak istedim. Ben, kendi iradesi olan bir kadının beni özgürce seçmesindeki o eşsiz ihtişama âşık oldum.
Şimdi biliyorum: Bir insanı kendine mecbur bırakmak iktidarın en sıradan biçimidir; seni kaybetme ihtimalini bilerek yine de dürüstçe sevebilmekse karakterin en yüksek mertebesi.
Varsın dünya, gücü elinde tutanın kazandığını sansın. Ben başka bir hakikatin peşindeyim:
Aşkta asıl hükümdar, karşısındakini yönetebilen değil; onun özgürlüğüne dokunmadan kalbinde vazgeçilmez olabilendir.
Çünkü bazı zaferler vardır, kazananını yalnızlaştırır; bazı teslimiyetler vardır, iki insanı birbirinin efendisi değil, birbirinin özgür iradesi yapar.
Ve ben seninle bir iktidar kurmak istemiyorum sevgilim; tarihin hiçbir hükümdarına nasip olmamış bir şey istiyorum:
Bana ait olmadan beni seçmeni, sana hükmetmeden sende derinleşmeyi ve hiçbir tahtın sağlayamayacağı o büyük kudreti birlikte taşımayı…
Zira benim aşk siyasetimde son söz ne gücündür ne de korkunun.
Benim tek hükmüm şudur: Bir kalp, özgürce açılmadıkça fethedilmiş sayılmaz; bir aşk, iki insanı eşit kılmadıkça büyüklüğüne inanılmaz.
Aşk
Sana sahip olmak istemiyorum;
zira sahip olunan şeyin
kaybedilme korkusu vardır.
Ben senin özgür iradende
her gün yeniden doğan bir aşk istiyorum.
Öyle bir aşk ki
ne sadakat zincir olsun boynunda
ne arzu bir hançer gibi beklesin göğsümüzde.
Sen benim yanımda kalasın,
çünkü gitmekte özgürsün;
ben seni seveyim,
çünkü sevmekten başka bir zorunluluğum yok.
Aşk
AŞKIN TAHTINDA İKİ HÜKÜMDAR
Bir Shakespeare tragedyasının kalbinden doğan özgün aşk şiiri
Ne tacın gölgesinde ne de kaderin hükmünde… İki ruhun birbirine karşı verdiği o kadim savaşta.
Ey sevgilim!
Söyle, hangi taç daha ağırdır dünyada, bir hükümdarın başında taşıdığı altın mı, yoksa sevdiğinin gözlerinde bir ömür boyu hüküm sürme arzusu mu?
Ben nice krallar gördüm, korkuyla büyüyen, ihanetle devrilen; kendi gölgelerinden bile şüphe eden, bir tebessüm uğruna ülkeler fetheden…
Ve anladım ki insan, dünyayı dize getirdiğinde değil, bir çift gözün önünde bütün bahanelerini yitirdiğinde yenilir.
Ah, aşk! Sen ne tuhaf bir krallıksın! Kapında muhafız yok, ama en kudretli hükümdar bile iznin olmadan içeri giremez.
Ben sana hükmetmeye geldim sanmıştım; meğer kendi kalbimin tahtından indirilmeye gelmişim. Kılıcım aklımdı, kalkanım gururum; sen bir kez adımı söyledin, ikisi de düştü ellerimden.
Lâkin yanılma, sevgilim; bu yenilgi korkaklığın eseri değildir. Bir insanın kendini savunabileceği yerde savunmasız kalmayı seçmesi, bazen bütün zaferlerden daha büyük bir cesarettir.
Sana sahip olmak istemiyorum; zira sahip olunan şeyin kaybedilme korkusu vardır. Ben senin özgür iradende her gün yeniden doğan bir aşk istiyorum.
Öyle bir aşk ki ne sadakat zincir olsun boynunda ne arzu bir hançer gibi beklesin göğsümüzde. Sen benim yanımda kalasın, çünkü gitmekte özgürsün; ben seni seveyim, çünkü sevmekten başka bir zorunluluğum yok.
Ah, sevgilim! Eğer kader bizi iki ayrı tahta oturttuysa, bırak krallıklarımız birbirine savaş açmasın. Sen kendi gecenin kraliçesi ol, ben kendi fırtınamın kralı; sonra bütün ihtişamımızı geride bırakıp aynı gökyüzünün altında buluşalım.
Çünkü dünya, tahtlar uğruna kardeşlerin kanını döktüğünü, taçlar uğruna dostların birbirine ihanet ettiğini, iktidar uğruna nice kalbin taş kesildiğini gördü.
Fakat henüz herkes öğrenemedi: Bir insanın kalbini korkuyla yönetmek kolay, o kalpte sevgiyi özgür bırakmak zordur.
Ve eğer bir gün zaman bütün zaferlerimizi küle çevirirse, adlarımızı taşlardan, yüzlerimizi aynalardan silerse, geriye yalnızca şu soru kalsın:
Bunca hükümranlık, bunca ihtiras, bunca görkem ve bunca savaş… İnsan, bir başkasının kalbinde özgürce sevilmekten daha büyük hangi zaferi kazanabilir?
Ben cevabımı buldum, sevgilim.
Ne sen benim esirim ol, ne ben senin hükümdarın. Bırak dünya kendi taht kavgalarıyla tükensin; biz birbirimizi seçmenin ihtişamında yaşayalım.
Çünkü gerçek aşkın tacı altından değil, iradeden yapılır; onu başkasının başına zorla koyamazsın.
Ve tarihin son perdesi kapanırken, kralların adları unutulup zaferleri toprağa karışırken, benim dudaklarımda tek bir hakikat kalsın:
Seni fethetmedim, sevgilim; sen de beni yenmedin. Biz, birbirimize hükmetmekten vazgeçtiğimiz gün, iki ayrı krallıktan daha büyük bir dünya kurduk.
Perde kapanır. Tahtlar boş kalır. Ve aşk, ilk kez kimseye hükmetmeden kazanır.
Aşk
Öyle bir aşk ki
ne sadakat zincir olsun boynunda
ne arzu bir hançer gibi beklesin göğsümüzde.
Sen benim yanımda kalasın,
çünkü gitmekte özgürsün;
ben seni seveyim,
çünkü sevmekten başka bir zorunluluğum yok.
Aşk
Anladım ki insan,
dünyayı dize getirdiğinde değil,
bir çift gözün önünde
bütün bahanelerini yitirdiğinde yenilir.
Aşk
Kayıt Tarihi : 13.10.2026 23:32:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!