Memo, Diyarbakır'ın dar sokaklarında büyümüş, hayatın acımasız yüzüyle çok erken tanışmıştı. Gözlerinde dinmeyen bir hüzün, yüreğinde ise derin bir sızı vardı. Aşkın açtığı yaralarla hayata küsmüş, perişan bir haldeydi. Sevdiği kadın onu terk etmiş, Memo'yu özlem, hasret ve sitem dolu bir yalnızlıkla baş başa bırakmıştı.
Geceleri Dicle Nehri'nin kıyısında oturur, yalnızlığıyla dertleşirdi. Kaygıları o denli büyüktü ki, sanki tüm dünyanın yükü omuzlarındaydı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, içindeki öfke ve derin aşk acısı onu adeta paramparça ediyordu.
Bir gece, Hevsel Bahçelerinde dolaşırken, eski bir ağacın altında bir not buldu. Notta şu sözler yazılıydı: "Umutsuzluğa kapılma Memo. Hayatın acımasız yüzüyle karşılaşmış olsan da, hala bir umut ışığı var. O ışığı bul ve yeniden doğ."
Bir fırtına koptu Beydağı’nın göğsünde,
Gece yandı, şehir yandı sustuk biz,
Tütünü bastık da taze yaraya, çığlığı yuttuk.
Yeşilyurt’un yollarında toz kalkar,
Bizim çocukluğumuz o sokaklarda kaldı,
Spil Dağı’nın dumanı çökünce akşamüstü,
Sokaklar simsiyah bir yağan yağmura kalır.
Gördes’in kızı nakış vurur da tezgâhta,
Bizim kaderimiz hep en tenha yerde kırılır.
(Bağlamanın teli öyle bir sızım sızım sızlar ki, insan kendini Ahır Dağı’nın eteklerinde,
boranın tam ortasında bulur. Ses derinlerden, dağların yankısından süzülüp gelir...)
"Maraş Maraş’ta derler... Bu nasıl Maraş, bu nasıl Maraş?
Al kızıl kan içinde, can veren kardaş..."
Gece ağır adımlarla çökerken bu kadim surların üzerine,
Bazalt taşlar gün boyu yuttuğu ateşi kusar sokaklara.
İncecik bir feryat düşer Hevsel’in sisli koynuna;
Mardin’e gider turnam, süzülerek Mezopotamya’nın engin göğünde,
Sarı taş konağın pencerelerinden sızan o kırık sevdaları muştulamak için.
Taş binaların sırtına bindi karanlık,
Mezopotamya’ya bakıp bir sigara yaktım,
Gece boyu rüzgâr söyledi bizim ağıdımızı.
Abaraların altından geçtik serasera,
Gözlerimizde biriken o eski efkar ile
Bak kardeşim, dalgalar vurur durur Portakal Bahçeleri’nin kıyısına,
Denizden çekip aldığımız o tuzlu Akdeniz rüzgârı çarpar yüzümüze her gece.
Toroslar’ın başı desen, bildim bileli dumanlıdır, hiç açılmaz o dağlar;
Bizim de şu çileli başımız beladan, dertten bir türlü kurtulmaz ya, neyse...
İstasyona gidersin hani, tam gece yarısı bir tren kalkar pat diye,
Muğla’nın koylarında parıldar turkuaz deniz,
Akyaka’nın azmak suyunda saklıdır derin iz.
Gökova Körfezi’ne karşı süzülür rüzgar,
Bu cennet köşesinde son bulur tüm efkar!
Bodrum Kalesi yükselir tarihten bir sur gibi,
Bak dinle... Bu öyle alelade bir aşk hikayesi değil. Bu, kelimelerin nefesinin kesildiği, sözün o uçurum ağzında sustuğu yerde başlayan bir iç çekişidir.
Hani fırtına kopar da insan sığınacak bir saçak altı arar ya; işte sen benim o fırtınalı ömrümde sığındığım en kuytu, en namuslu limanımdın.
Kimselere fısıldayamadım ismini, sakladım.
Kuytu köşelerde, hüzünlü akşamlarda sadece kendi yüreğime söyledim.
Titrek alevi dans eder karanlıkta,
Her yanışında bir sevda hikâyesi anlatır,
Erirken damla damla, aşkla yanar mum,
Işığıyla yüreğime umut katar.
Sevginin sessiz tanığıdır o,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!