Şehrin üstüne ağır bir yorgan gibi serildi akşamın lekesi,
Güneş, ardında bir avuç kül bırakıp terk etti bu kimsesiz haneyi.
Kapı kapandı, zaman durdu; dünya, sessiz bir uçurumun kenarına diz çöktü.
Ben ki; gölgelerin arasında kendine yer arayan, kendi sesinden ürken bir yabancı.
Şimdi karşımda geçmişin o dev aynası;
Gecenin sırtına bindi yine o ağır zemheri herif…
Kaldırım taşlarında sürükleniyor yorgun adımlarımın yankısı.
Terk edilmiş bir sokağın tenhasında büzüşmüş rüzgâr,
Avuçlarımda tütüp giden koskoca bir ömrün son artığı…
Bir kâğıt açtım hüzünden, bir kalem çektim yalnızlığın kahrından;
İçimde biriken ne kadar çığlık, kaç zamandır sustuğum ne varsa
Duyuyor musun içimdeki bu sağır edici sessizliği? Bu, senin o hiçbir şeyden habersiz neşene atılmış dilsiz bir çığlık... Bak bana; eğer o eski saflığından geriye bir iz bulabilirsen, kendi ellerimle yarattığım bu enkazla yüzleş şimdi. Sana bu sözleri; o her şeyi iyilikten ibaret sanan çocuk kalbinden yüzyıllık bir sürgün kadar uzaktan, bir hayal kırıklığı mezarlığından fısıldıyorum. Sana ihanet ettim çocukluğum… Senin o narin ruhunu, ellerimle bu zalim hayatın tam ortasına bıraktım; seni bu kuralsız savaşın içinde yapayalnız, savunmasız bıraktım. Beni bağışlama, çünkü ben seni koruyamadığım o kara günü asla unutmadım.
Hatırlıyor musun, nasıl da herkese inanır, her uzanan eli sığınılacak bir liman sanırdın? Her sahte gülüşü kalbine mühür gibi basar, kimsenin kötülük yapabileceğine ihtimal bile vermezdin. "Hayır" demeyi bilemezdin sen; çünkü dünyadaki herkesi kendin gibi merhametli, herkesi kendin gibi vicdanlı sanacak kadar saftın. Şimdi gel ve bak şu gözlerime; o pırıltıların yerini hangi karanlık kuyuların aldığını, o çocuksu neşenin yerini hangi sönmek bilmeyen yangınların devraldığını gör.
Bize kıydılar küçük yanım, bizi en savunmasız yerimizden, o açık bir yara gibi duran kocaman kalbimizden vurdular. Sen "insanlık bende kalsın" diye her yutkunduğunda, onlar senin asaletini acizlik, o vakur sessizliğini ise üzerine basıp geçilecek bir basamak bildiler. İyiliğinin bedelini, seni her gün biraz daha derin bir kimsesizliğe mahkûm ederek ödettiler. Çiçek açmak için uzandığın her dalı, seni altında bırakıp nefessiz koymak için kendi elleriyle kırdılar. Bak, artık uykular bile bize düşman. Sen o huzurlu rüyaların hayalini kurarken, ben burada gözyaşlarımı ruhumun çatlaklarından içeri akıtarak sabahı zor ediyorum. İnsanların yüzündeki o maskeler bir bir düştükçe, senin o maskesiz, o apaçık ve tertemiz halini özlemekten ciğerim yanıyor.
Gelin dostlar, gelin can yoldaşlar, bu halime bir bakın,
Yüreğiniz yandı mı böyle, kor gibi yıkıldı mı içiniz, yakın?
Hani ilk sevda kıvılcımı, ruhunuza hafifçe dokunur ya,
Sonra büyür, alevlenir, can yakar, mahveder, yana yana.
Demir sürgü Bilendi yine, bir hançer gibi durdu eşikte,
Karanlık süzülüyor demir parmaklıkların soğuk nefesinden.
Ben ki çocukluğunu bir rüzgarın kanadına asmış çocuk,
Şimdi bir avuç gölge topluyorum ömrün geri kalanından
Annemin kokusu sinmiş uzak şehir rüzgarlarına,
Kentin ışıkları birer birer söndürdü umudu yine,
Gölgeler bile kaçtı bu şehrin o kör karanlığından.
Ben ise bu devasa enkazın tam orta yerinde,
Sırtımda koca bir yıkım, göğsümde sağır bir sessizlikle kaldım.
Üstüme yokluğun çöktü önce, sonra o kahrolası fırtına...
Cebimde son bir dal, buruşmuş bir paket sigara;
Geri Gelen Yalnızlık (Babalar Günü)
Önümde küçücük bir pasta, üzerinde titreyen tek bir mum...
Karşıma dilsiz bir sandalye koydum, sanki geleceklermiş gibi.
Söndürün bütün ışıkları, çekin perdeleri,
Zaten hiç çalmayacak o telefonun başında,
Beklemekten yoruldu gözlerim geceden beri.
Verin sevdiğimi bana, alıp da çeker giderim!
Öyle sessiz sedasız, boynu bükük bir gidiş yakışmaz bize.
Dağları yol eyleyip, yolları kördüğüm ederek sürer giderim.
Bile bile ateşe attım ben bu garip ömrümü;
bir vefasızın iki dudağı arasında heba oldu dağ gibi gençliğim.
Şimdi ıssız kaldırım taşlarında, fırtınanın kucağında yapayalnızım.
Kuşların sustuğu o isli vakitlerde,
Bu kenti bir kambur gibi taşırım kemiklerimde.
Hangi kapıyı çalsam, bir sağır kilit karşılar;
Ben kendi yangınımı söndürürüm küllerimde.
Bir bakmışsın ki yokum; ne bir ses, ne bir seda,
ERKEK: “Gittin... buralardan ne bir adres bıraktın ne de tutunacak bir dal. Bir evi yakıp çıkmak gibiydi gidişin; içerde ben varken kapıyı üstüme kilitleyip gittin. Şimdi bu enkazın ortasında, her gece aynı soruyu soruyorum karanlığa: Beni böyle bir başıma bırakmaya, bu sevdayı öksüz koymaya hiç mi için sızlamadı?”
KADIN: “Gittim... Çünkü kalmak, her gün biraz daha ölmekti. Sen benim sessiz çığlıklarımı duymadın, bakışlarımdaki imdat çağrılarını görmedin. Kaçmak değildi benimki; senin içinde kaybolmaktansa, kendi yalnızlığımda yok olmayı seçtim. Ama sanma ki gittiğim yol gül bahçesiydi; attığım her adımda yüreğimi o kapının eşiğinde bıraktım.”
NEDEN BIRAKTIN?




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!