İstanbul uyanırken sabaha,
Gecenin üryanı saplanırdı göğsüne.
Çetrefil kokardı buram buram,
Korkusuz bir sefaret Beylerbeyi’nde.
En afillisinden parlatırdık Kısa Winston’u,
Hani asılırdık dumanlara öyle böyle değil;
Sokaklar zifir kaplanırdı,
Aslolansa bu şehir aşka bulanırdı.
Deniz’in mavisine musallat olurduk,
Atarken kulaçlarımızı düşlerimize.
Adavapuruna çarpardı gülüşlerimiz,
Dalgalara direnirken kendimizi bulurduk.
Tepelerinden Cennet’i görürdük,
Uzanırdı avuçlarımız gökyüzüne, mutlu olurduk.
Kırlangıcın yüreği gibi çırpardık kanatlarımızı,
Gıyabında soyardık hüzünleri, sevince boyardık.
Gülden dinleyemedik bülbülün feryadını,
Leyla’nın çölünü, Kerem’in Aslı’sını...
Ve akabinde suyun yangınını,
Kulağımızda pas tutan hüzzam makamı.
Arada toplanır Cem olurduk,
Eşsiz yorumunda o şiiri bulurduk.
Kadınım deyişinde sevdayı yutkunurduk,
Volkan'ın gölgesinde ateşlerde uyurduk.
Şimdiyse Sago dinliyor tüm yalnızlıklar,
Bazen mum ışığında,
Bazen de kandilin isyanında...
Nedense sarmaşık gibi bizde acılar.
O mağrur Ezgi duyulurken uzaktan,
Kallavi bir hasretin izdüşümü ufuktan.
Kemanın sesinde titriyor közün yankısı,
Hicap duyarken türkü başlıyor sancısı.
Kim bilir bu şehir kaç kez yanacak,
Kaç sevdayı defnedecek?
Ya da kaç ayrılığı sarmalayacak?
Velhasıl her dizesinde Özlem kalacak.
Kayıt Tarihi : 8.10.2026 12:40:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
...




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!