Doğdum — bir anlam olmadan ilkin,
Dünya vardı, ama ben yoktum içinde.
Göz açınca bir soru düştü içime:
"Niçin buradayım, neden ben, neden şimdi?"
Yollar uzar, yön vermez kendine,
Botan’da rüzgâr, eski bir bilgenin nefesi gibi eser,
taşların hafızasına dokunur
ve her kıvrımında bin yıllık bir sessizlik dolaşır.
Dağlar, kendi gölgelerini omuzlarında taşır
ve insan bazen anlar ki
Bugün senin günün, zaman senin adınla
Çiçekler daha taze, gökyüzü daha mavi.
Bir takvim yaprağında değil yalnızca,
Bir yürekte doğdun, sevginin, saf haliyle.
Yıllar geçti belki, gözlerine dokunmadan,
Bir buse bıraktın, rüzgârda ince,
Öyle hafif, öyle derinden.
Sanki zaman durdu o an içinde,
Öpücük eridi dudağımda seninle.
Gecenin kalbinde yankı gibiydin,
Ah, her şey ne kadar çok ses çıkarıyor!
Kendim bile — düşünürken bile gürültülüyüm.
Bir makinenin içindeyim sanki,
ve makine de Tanrı’nın kalbinde dönüyor —
ama Tanrı susuyor, sadece dönmeyi izliyor.
Aşk nedir, diye sordum sessizliğe,
Bir yankı döndü, “kendini unutmak” dedi.
Belki de aşk, benliğin sınırında,
Yokluğa giden ince bir ipti.
Senin gözlerinde aradım hakikati,
Bir yasa var içimde,
Ne taşta yazılı ne gökte,
Ama her vicdanın kalbinde yankılanır:
“Öyle eyle ki, insanlık sende ve başkasında
daima amaç olsun — araç asla.”
Diyarbakır mezopotamya
Yitip gitmeyen bir hatıra
Sonra sol yanı asi çarpar
Uçurumların belini büken aşk dava
Bir aşk geçti içimden,
Adı sen, sesi geceydi.
Dokunduğum her anı
Avuçlarımda kan revan.
Kalbim bir cam kırığı şimdi,
Güneş Gelibolu’dan kanlı doğarken o sabah,
Aynı ekmeği böldük, aynı tütünü sardık.
Dillerimiz farklıydı ama aynıydı eyvah,
Biz bu dar boğazda, ölümle nişanlandık.
Ben Cudi’nin rüzgarını getirmiştim heybemde,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!