Yüzleri yok, yalnız mühürleri var,
Bir harita çizerler karanlıkta gizlice.
Altınla örülmüş görünmez bir duvar,
Yasalar eğilir onların dizine.
Bir söz eder, kıtalar titrer,
Tanıdım geceyi
Benden daha ak
Cehennem de neymiş
Benden daha soğuk
Uzat ellerini gözyaşlarıma
Gözlerime bak
Tanıyamıyorum kendimi
ayna yine aynı ayna
ama bu yüz bu tebessüm
zamansız bir mekan gibi
sınır yok boyut sonsuz
bir adım ötesi uçurum hani
Bir akşam daha sustu şehir,
Penceremde rüzgâr, içimde serin bir yorgunluk.
Güneş, son ışığını taş duvarlara bıraktı,
Bir ben kaldım, bir de eksik cümlelerim.
Zaman, ince bir ip gibi geriliyor,
Sonbahar, zamanın kırılgan aynasıdır;
Her düşen yaprak,
Varoluşun sessiz bir sorusudur aslında.
Gökyüzü, düşüncelere dalmış bir bilge gibi
Rengini ağır ağır kısarken
Bir yaprak düştü içime,
Adını sen koydun,
Rüzgâr bile senden eser şimdi —
Sessiz, ürkek, kırılgan.
Bir zaman vardı,
Bir gül soldu sessizce, kimse bilmedi,
Rüzgâr geçti ardından, dalı eğmedi.
Bir akşamın gölgesinde kaldım yine ben,
Ne yıldız parladı, ne ay değmedi.
Gözlerimde eski bir sonbahar rengi,
Gönül dile gelse bir konuşsa
neler söyler nazlı yare
nazlı yar huzuruna çağırsa
gönül demlenir hasretle aşkla
Senden bir şey kaldı mı diye sorsa
Geceyi yaran bir nabız gibi,
Sirius yanar — uzak, ama dokunur içime.
Zamanın donmuş soluğu gibi titrer ışığı,
Yalnızlığın göğünde yankılanan bir dua.
Ben, karanlıkta yönünü unutan bir düşünceyim,
Gece çökerken çöle benzer kalbim,
Ay bir mühür gibi alnıma iner.
Bir kapı çalar içimde derinden,
Ne anahtarı var, ne eşiği belir.
Sükûtla başlar bu eski yol,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!