Savrulan Küller Şiiri - By Ka

By Ka
16

ŞİİR


0

TAKİPÇİ

Savrulan Küller

Ne vakit eski bir ezgi süzülse odanın sessizliğine, zamanın paslı kilidi gevşer; beni alır, çocukluğumun o sisli, uzaktaki duraklarına bırakıverir. Şarkının ilk tınısıyla birlikte sırtımdaki derisi soyulmuş okul çantasının ağırlığı yeniden biner omuzlarıma.

Sabahın ayazı daha kırılmamışken, mahallenin balçık tutmuş sokaklarında titreyerek beklerdim saat başı lütfedip geçen o eski otobüsü. Talaş serpilmiş koridora adım attığımızda botlarımızın tabanındaki çamuru dökmeye çalışırdık ama nafile; kışın harcı çıkmazdı kolay kolay. Okul bahçesindeki gri su birikintileri bizim çaresiz lostra salonumuzdu; ayaz kesmiş yağmur suyuna çalar, ayaklarımızın ucunu dondura dondura o çamuru akıtmaya çabalardık.

Sınıfta, hademelerin sabahın köründe küllerini deşip tutuşturduğu döküm bir kömür sobası beklerdi bizi. Kocaman sınıfa o cılız ateş ne yapsın? Teneffüs zili çalar çalmaz başına üşüşür, bir parça sıcaklık kapabilmek için itişir, çocukluğun telaşsız neşesiyle şakalaşırdık. En büyük lüksümüz ceplerimizde getirdiğimiz mandalinalardı; kabuklarını soyup sobanın döküm kapağına yapıştırır, sınıfı saran o yanık narenciye buğusunu bayram şekeri gibi içimize çekerdik.

Akşam dönüşleri de farksızdı; soğuk kemiklerime işlemiş, yorgunluktan dizlerimin bağı çözülmüş halde çalardım kapıyı. İçeride yine bir soba karşılardı beni ama bu kez homurdanarak, doygun bir iştahla yanan cinsten. Arkasında rengârenk minderler... Çantayı bir köşeye fırlatır, ıslak formayı üstümden sıyırıp dosdoğru o sobanın arkasındaki mindere kıvrılırdım. Sobanın genleşirken çıkardığı çıtırtılarla sıcaklık damarlarıma hücum eder, uykuyla uyanıklık arasındaki o eşsiz huzura dalar giderdim.

Göz kapaklarım ağırlaşırken çocukluğumun perdesi açılırdı: Arka sokakların tozu toprağı, yakantop naraları, akşam alacasında saklambaç ebesinin çaresizliği... Kararınca havalar, bir evin oturma odasında diz dize toplanıp isim-şehir oynardık; kâğıt kokardı akşamlarımız. Bütün kadınlar öz annemiz, mahallenin bıçkın delikanlıları öz ağabeyimizdi. Bir de kaldırım taşlarının arasına çizilen kuyularda misket savaşlarımız vardı ki iddiası dünyalara bedeldi: Kazanan ya bir külah leblebi tozu çekerdi genzine ya da kana kana Elvan gazozu içerdi. Kendi sesinden ürkmeyen, kalabalığına yabancılaşmamış, koca bir şehrin bağrında saklı kalmış küçük bir dünyaydı bizimki.

Dedim ya, o günlerin rengi de başkaydı, kokusu da... En çok da bayram arifelerindeki o tatlı telaşlar kazınmış aklıma. Bayramlık dizmek için ta Bakırköy pazarına düşerdi yolumuz. Mahallenin çamurlu patikalarından sonra Bakırköy’ün boylu boyunca uzanan düzgün asfaltı, geniş kaldırımları bana sanki Paris’miş gibi görünürdü; gözlerim kamaşırdı o ışıltıdan. Bir de her gidişimizde kokusuyla aklımızı başımızdan alan, yemeden asla dönmediğimiz o meşhur tombik ekmek arası döner vardı... Tadı hâlâ damağımda bir hatıra gibi asılı durur; hiç unutulur mu?

Bizim buralarda bakkal defterinden gayrısı bilinmezken koca marketler sadece orada boy gösterirdi. Annemle babam beni kırmamak için adımlarını tartar, dünyayı önüme sermiş gibi sevindirirlerdi. Tek arzum, rafta parlayan o sürpriz yumurtaydı; içinden çıkacak küçücük plastik oyuncağa bütün çocukluğumu sığdırırdım, tek mutluluğum oydu. Fakat ne tuhaftır, o cümbüşün ardından eve dönerken içime sebebi belirsiz, kurşuni bir hüzün çökerdi. Sanki o parlak dünyanın kapısı kapanmış, biz yine kendi sessiz kabuğumuza çekiliyormuşuz gibi hissederdim...

Derken bayram sabahı çatardı; odaları dolduran kolonya kokusu, havada uçuşan rengârenk bayram şekerleri... Titreyen elleri öptükçe ceplerimize usulca sıkıştırılan çıtır harçlıklar; ne kadar güzel, ne kadar sahiciydi. Gün boyu kapıyı arşınlayan komşular, ardı arkası kesilmeyen misafirler... Divanlara kurulup demli çaylar eşliğinde ettikleri o hoş sohbetler, bir köşede diz kırıp dinleyen bana , efsunlu bir hikâye gibi gelirdi.

Mevsimleri bile başka türlü yaşanırdı o zamanlar. Kış gelip de gökten lapa lapa kar indi mi mahalle beyaz bir sessizliğe bürünür, biz ise okul bahçesini bayram yerine çevirirdik. Bütün sınıf birleşir, boyumuzu aşan devasa kardan adamlar dikerdik ayazın bağrına; hayatın akışı bir an olsun donup kalmaz, içimizdeki o ateşle çağlar dururdu. Üstelik öğretmenlerimiz de kenardan izlemezdi bizi; paltoları kara bata çıka aramıza dalar, bizimle bir olup kartopu savurur, çocuklaşırlardı. Belki de hâlâ içimde taşıdığım bu çocuksu tarafım onların eseridir. Bize bir ana, bir baba şefkatiyle sarılırlardı. Kimi zaman sesleri yükselip kaşları çatılsa bile onları ailemizden asla ayıramazdık. O çatık kaşların arkasında bizi derinden seven kocaman bir yürek saklıydı.

Mevsimler döner, kışın o beyaz ayazı yerini kavurucu yaz sıcağına bırakırdı. Okul kapandı mı soluğu babamın yanında alırdım. O küçük, cılız cüssemle kasaları sırtlar, kamyona mal yükler, kan ter içinde indirirdim. Günün sonunda kollarım sarkar, takatim kesilirdi ama içten içe bir gurur sarardı göğsümü; sanki ben omuz vermesem o işler bitmeyecek, koca kamyon boşalmayacak, bütün hayat öylece durup kalacak sanırdım. Hele bazı günler vardı ki toplu mal yığılırdı dükkânın önüne; öğlen sıcağında, tozun toprağın arasında günün yarısı onları taşımakla geçerdi. Fakat o yorgunluğun peşinden gelen ödül her cefayı unuttururdu: Babamın erkenden mahalle fırınına sürdürdüğü o meşhur güveç... Fırından yeni çıkmış somunun kabuğunu koparıp o buram buram tüten, domatesiyle biberiyle özleşmiş lezzetli suyuna banarken duyduğum haz hâlâ damaklarımdadır.

Babam emeğin hakkını da bilirdi, çocuk kalbimin sesini de... Alın terimi asla karşılıksız bırakmadı; o yaz hayatımın ilk bisikletini sürükleyip getirdi önüme. İki tekerin üstünde bana koca bir özgürlük bağışladığını nereden bilecekti? O bisikletle sokakları bir uçtan bir uca fetheder, mahalleyi sınırsız bir dünyaya çevirirdim. En büyük çileyi de okul bahçesindeki o asfalt rampa çekerdi benden; pedallara var gücümle asılır, çam ağaçlarının arasından adeta uçarcasına havaya fırlardım. Hatırladıkça hâlâ içim titrer, yüzüme tatlı bir tebessüm oturur.

Gel gör ki yaşımız ilerledikçe oyuncaklarımız da biçim değiştiriyordu. Televizyon gibi, her an açılan sonsuz bir âlem yoktu; ekranın başına geçip pazar sabahı sinema kuşağını iple çekerdik. Gel zaman git zaman video kasetler girdi hayatımıza, bir salgın gibi sardı evleri. Neredeyse her salonda kapağı ağır ağır açılan bir video oynatıcı, her köşe başında ise kendini bir sinema rejisörü sanan, rafları film kutularıyla dolu kiralık kasetçiler peydah oldu. Mahalleye yeni bir filmin gelmesi başlı başına bir hadiseydi; o siyah kutu elden ele dolaşır, evin loş odasında nefesler tutulur, pürdikkat o manyetik şeridin perdesine kilitlenirdik.

Sonra oyun merakı sardı dört bir yanımı. O dönemin sihirli kutusu, Atari girdi dünyama; beni az oyalamadı hani... Okuldan döner dönmez çantamı bir kenara fırlatır, televizyonun karşısına bağdaş kurardım. Mahalledeki çocukları da toplar, ekranın titrek ışığında, kasetlerin o kendine has plastik kokusu arasında oyun kollarını kapışarak sırayla oynardık. Güzeldi, büyüleyiciydi belki ama itiraf etmeli: Bizi topraktan, sokaktan koparmaya yeltenen ilk sinsi tuzak da oydu.

Neyse ki bu yapay heves çok uzun sürmedi. Ekranın o daracık, camdan dünyası bir süre sonra içimdeki o zıpır çocuğu doyurmaz oldu. Yeniden dışarıya, mahallenin o capcanlı, rüzgârlı ve sokak lambalarının altında yankılanan o sahici neşesine fırlatıverdim kendimi.

Yeniden sokağa adımı attığım an ciğerlerime dolan o serin toprak kokusu, ekrandaki bütün o pikselli dünyayı bir çırpıda silip attı. Mahallenin tek tük yanan cılız sarı sokak lambaları, gecenin karanlığına karşı değil de sanki bizim çocukluğumuz bitmesin diye nöbet tutardı. O sarı ışığın altında toplanır, dizlerimizdeki kabuk bağlamış yaraları unutup son bir maçın, son bir saklambacın telaşına düşerdik. Gölgelerimiz kaldırım taşlarına vurdukça uzar, devleşir; biz küçücük boyumuzla gecenin bağrında dünyayı fethederdik.

Derken uzaklardan akşam ezanının yankısı duyulurdu; o ses, mahalledeki bütün çocukların görünmez sınır çizgisiydi. Pencerelerin ahşap çerçeveleri gıcırtıyla açılır, annelerin telaşlı ama şefkatli sesleri sokak aralarında birbirine karışırdı: "Hadi eve, hava karardı!" Terden sırılsıklam olmuş atletlerimiz, ceplerimizde gün boyu birbirine çarparak şıkırdayan cam misketler ve toz içinde kalmış dizlerimizle dağılırdık evlere. Kimsenin kimseye kırılmadığı, küslüklerin bir gazoz kapağıyla unutulduğu, gecenin bile emniyet koktuğu o son demlerdi...

Biz büyüdükçe mahalle küçüldü; mahalle küçüldükçe hatıralarımız o döküm sobanın külleri gibi savrulup gitti. Hepsi, geri sarılması mümkün olmayan bir ömrün şeridinde donup kalmış birer hatıra. Şimdi ne vakit eski bir ezgi süzülse odanın sessizliğine, beni o günlerin rüzgârına katar, çocukluğumun mutluluklarına götürüp gezdirir.

By Ka
Kayıt Tarihi : 16.10.2026 12:11:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!