Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • Hilfü’l-Fudûl23.01.2026 - 16:41

    Sevgi Dili

    İnsanın en büyük meziyeti, her şeyden önce denge ve akıl yürütme yetisidir. Problem çözebilmek, fikir üretebilmek ve mevcut olanı sorgulayabilmek insana özgü bir davranış biçimidir.
    Her ortama uyum sağlayabilmek yalnızca yüksek zekânın değil, aynı zamanda derin bir farkındalığın da göstergesidir.
    İnsan, olup bitene sadece maruz kalan değil; onu anlamlandırabilen ve gerektiğinde lehine dönüştürebilen bir varlıktır.
    ?Etrafımızdaki kişilere öğüt vermek çoğu zaman kolaydır; asıl zor olan, onlara doğru davranışlarla model olabilmektir.
    Çünkü dayatılan her inanç sistemi -adı ister din olsun, ister ideoloji, isterse bir yaşam biçimi-
    bireysel farklılıklarımızı tehdit eder ve seçim hakkımıza müdahalede bulunur.
    Bir bireyin inanç duygusunu zorla şekillendirmek, çoğu zaman o inancın inkârına yol açar. İnancını tamamen yitiren birey, kaçınılmaz olarak bir boşluğa düşer; hayatı anlamsızlaştıran o varoluş sancısının en temel nedeni de budur aslında.
    ?Oysa inanç dediğimiz şey, illa ki kutsal bir çerçeveye sığmak zorunda değildir.
    Bu insanın kendine ait bir hayali, bir amaca tutkuyla bağlanması veya alışkanlıkları olabilir. Yeter ki amacına ulaşacağına inansın; inanan bir insanın yapamayacağı hiçbir şey yoktur.
    ?Gençlik dönemi, bu sosyal öğrenmenin en güçlü olduğu evredir. Bu dönemde gençlerle sevgi bağı kurmak bu yüzden çok önemlidir; çünkü onlar, çevrelerinde kendilerine en yakın hissettikleri ve en çok sevdikleri kişileri model alırlar. Sevgiye aç kalan bir birey en yakınlarıyla bu bağı kuramadığında onaylanma ihtiyacına başvuracaktır. Takdir etmek öz güveni geliştiren olumlu bir davranışken, onaylanma ihtiyacı bir insanın olduğu gibi kabulüne engeldir ve koşulludur.
    ?Bir birey yakın çevresinden takdir göremediğinde, beğenilme ve onaylanma ihtiyacından dolayı sosyal mecralara yönelecektir ki bu sanal alemde doğru kişilik modelleri olduğu kadar olumsuz ve uygun olmayan kişilik modelleri de vardır.
    Sırf beğenilme ve onaylanma ihtiyacı yüzünden kendi benliğinden ödün vermek, ileriki dönemlerde kişilik bozukluklarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca bu sanal ortam gençlerin güven duygularını zedelemekte ve kendilerini değersiz hissetmelerine yol açmaktadır.
    Çünkü kişiliği sahte olan insanların duyguları, davranışları, hatta söyledikleri de samimiyetsizdir.
    ?Yaşanan hayal kırıklıklarının en temel nedeni, karşı taraftan hep bir beklenti içerisinde olmamızdan kaynaklanır. Beklenti yoksa hayal kırıklığı da yoktur. Koşulsuz sevilen bir birey onaylanma ihtiyacı hissetmez, kendisiyle barışıktır ve kendini olduğu gibi kabul eder.
    Bu gibi durumlarda farkındalığı yüksek olduğu için herhangi bir beklenti içerisine girmez ve sırf onaylanma ihtiyacını karşılamak için kendi kişiliğinden ve değerlerinden ödün vermez.
    ?Karşılıklı sevgi ve bireysel farklılıklarımıza duyulan saygı, bu bağın kurulmasındaki en önemli etmendir. Aksi takdirde araya görünmez bir duvar örülür; "sıfır iletişim" döngüsünde "Ben buradayım, görülmeyi ve duyulmayı bekliyorum," demek; asıl niyetimizi anlamalarını beklemek yerine "elimizi taşın altına koymalıyız" ve herkesin anlayabileceği evrensel bir dil (sevgi dili) kullanmalıyız.
    İnsanlar arasında ırk, dil, din ayrımı yapmayı bırakıp evrensel bir bakış açısıyla kendimizi geliştirmek zorundayız.
    Adil ve eşit şartlarda yaşamak her bireyin en temel hakkıdır.
    Ahlak görüşümüz ve ahlakî yasalarımız bizim güvenli sınırımızdır. Bizim sınırımızın sona erdiği yerde bir başkasının sınırı başlar ki o da kendi inanç sistemini ve ahlak yasalarını şekillendiği çevreye göre oluşturacaktır.
    Saygı duyduğumuz kadar saygın, karşı tarafa verdiğimiz güven kadar güveniliriz.
    Her şeyin bir karşılığı varken koşulsuz sunulan tek şeydir, sevgi.

  • Kota Aşımı22.01.2026 - 20:05

    "Demişti anam bana buz da olsan erime, kaldırdım dünyayı dertlerimin yerine"

    ?si=B0uI5v9cqri-wizV

  • Sansürsüz22.01.2026 - 18:24

    Bozuk Saat

    Bir “sükût provası” bu oldukça mühim ve bir mabet sessizliğinde.
    Söylencelerin ağırlığını omuzlarımda taşıyarak büyüttüm onu.

    Bu kutsal ciddiyeti korumak adına, kalbimin taze sürgünlerini budayıp kalbimi zamanın boşluğunda (muâllakta) asılı bıraktım ve sükûtun dehlizlerine çekildim.

    Suskunluğumun “yüce kurultayı” sona ermek bilmeyen toplantıları neticesinde içime suskunluk heykeli dikmeyi lâyık buldu.

    -Suskunluk görüşmelerine katılan ve hiç konuşmadan oy birliğiyle bu kararı alan herkese çok teşekkür ederim.-

    Bu ruhanî sessizliği sizlere tercüme edebilmek adına sayfalarca kitap okudum.
    Meğer beyhûde bir seyahate çıkmışım.
    Her şeyi zamanı gelmeden öğrenmeye çalışmak her yere zamandan önce varmak demekmiş.
    Vardım evet! Ancak o bilinmezliğin labirentlerinde benden başka hiç kimse yoktu.
    Ve unuttum her önceliğin, bir sonu olduğunu; sona varmanın gerekliliğini.

    Evet, ben çağırdım onu.
    O kim mi?
    "Başı kalabalık" bir yalnızlık.
    Sonu olmayan hikâyemin tek kahramanı, rüyalarımın efendisi.
    -Kahraman dediysem hep kaybeden türden.-
    Aramızda, eşsiz bir sanat eseri gibi duran o “karşılıklı nezaket” duvarını yükselttik durmadan.
    -Mimarisi mükemmel ama çıkış kapısı olmayan o duvar-
    Kimse kimsenin içindeki o mahrem sessizliği delmeye cüret edemedi.

    Oysa ben, ruhumun saatini hep o meçhul vuslatın şafağına kurmuştum.
    Çarklar dönüyor, zemberek kusursuz işliyor sanıyordum.
    Meğer yanılmışım...
    Sorun saatte değil, zamanın bizzat kendisindeymiş.
    Zaman, beni ciddiye almayacak kadar hoyrat ve akışkanmış.
    Akrep ile yelkovan, kavuşmaya değil; sabrın o sıfırcı "eli sopalı" disiplinine yani şahsi cehennemine hizmet ediyormuş, meğer.
    Bir limana sığınamadım belki ama yalnzlığın o karanlık sularında kaptanlık icâzeti almayı başardım.
    Bazen mazinin güvenli ve durgun koyuna demirleyip bir ada gibi hür olmayı seçtim.
    Bazen de geleceğin o tekinsiz fırtınasında, meçhul bir kıyıya vurup sessizce beklemeyi.
    Böyle zamanlarda Tanpınar’ın o meşhur dizeleri düşer, aklımın hiç uğramadığı aklıma:
    “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında
    Yekpâre geniş bir anın parçalanmaz akışında”
    Ben o zamanın tam ortasındayım işte.
    -Ya da bu yolculukta zaman beni ortada bırakmış da olabilir.-
    Zamanın içinde yorgun düşen bir esir, zamanın dışında her şeyin yabancısı bir gezgin.
    Bu çift taraflı bir sürgün, bir uçtan diğer uca kendi ekseninde durmadan dönen bir saatin zaman aşımına uğrayıp kendi hikâyesine geç kalışı gibi.
    Fazla idrâkten dolayı aklını bir kenara bırakmış, her şeye geç kalmış ve kendi kederini bir mülk gibi sahiplendiği için yükünü hiç kimseye bırakamamış bir zaman yolcusuyum.
    Bir yol hikâyesinin "boş kahramanı..."

    Kısacası yalnızlıkla benim dostluğum baki kalacak.
    Bu sözsüz, nefessiz ama son derece şuurlu bir “sükût provası”.
    Kalbim, bu sükûnetin sonsuza dek bekçisi, olacak.

    Ama asıl muamma şu:
    Her şeyden bîhaberken, bu duygusal vesayet nasıl bu kadar diri kalabiliyor?
    Bu reddi imkânsız, istifası kabul edilemez bir yönetim becerisi...
    Hadi, itiraf edelim artık kalbim; bu imkânsızlıklar yerleşkesinde kim kimi daha çok sevdi?
    Kim, yola düşmeden evvel “olmazların” zırhını kuşandı?
    Kim yok oluşu bir istikrar gibi istedi ve suskunluğu bir “olgunluk” maskesiyle gizledi?
    Kim sağ çıktı bu enkazdan, kim daha ölmeden girdi mezara?
    Hadi itiraf edelim, biz o duru netlikten ve saflıktan hep ürktük.
    Belirsizliğin o alacalı buğusunda saklanmayı daha güvenli bulduk.
    Ne istediğini bilmek sorumluluk almak demekti, çünkü.
    Hep bu yüzden değilmiydi, tutarsızlığımız?
    Belki de bu yüzden bu önceliğin sonu hiç gelmeyecek.
    Hiç başlamayan bir hikâyenin sonu, hiç gelmeyen birinin gidişi olmadığı gibi.
    Neticede; saatimi hayatın ritmine göre ayarlayamadım.
    Belki de saniyeler gibi spontane yaşamalıydım.
    Ya da dakikalar kadar dengeli kalmalıyım zamanın 12'den vuruşlarında.
    Belki de akışa bırakıp her şeyi saatlerin o vakarlı yürüyüşüne eşlik etmeliydim.
    Oysa ben bir gölge gibi bir uzayıp bir kısalırken, zamandan bağımsız "kendi yerimde saymışım” meğer.
    İşte benim o,
    Kadranı hâlâ çalışıyor gibi görünen,
    Fakat kalbi çoktan durmuş, o" bozuk saat"

  • Kota Aşımı21.01.2026 - 15:11

    siz hiç uçsuz bucaksız
    bir okyanusun ortasında
    rotanızı kaybedip
    öylece bakakaldınız mı yıldızlara
    göğsünüzü yırtan o azgın dalgalarla
    başa çıkıp da
    dingin ruhunuzda kopan
    fırtınayla alabora oldunuz mu
    ve ıssız bir adaya vururken o enkazın kollarında
    ebedî yalnızlığa battınız mı hiç

    siz hiç
    her gece yarısı
    alaca baykuşlar öterken
    elinizde kırık lambayla
    sarp kayalıklarla bezenmiş bir dağa
    tırmandınız mı
    tam zirveye ulaştığınız o anda
    yırtıcı bir siluet yapıştı mı eteklerinize
    yavaş yavaş sizi çekerken derinliğine
    üzerinize zifiri bir yorgan örtüp
    sonsuz ve derin bir uykuya
    daldınız mı hiç

    siz hiç
    yarınlarınızdan ödünç alıp
    bugününüzü yamadınız mı
    veresiye defteriniz dolduğunda
    zamanın kapısında beklediniz mi
    yaşanmamış günlerin sayfaları
    bir bir koparken takviminizden
    yarınlarınız savrulurken
    hoyrat esen rüzgarın soluğunda
    dününüzü saklasın diye
    emanet edip vefalı toğrağa
    ardınıza bile bakmadan kaçtınız mı hiç

    siz hiç
    taşlaşmış kalbinizin kabuğunu kırıp
    söküp de yerlere attınız mı
    yağan yağmur altında ıslatıp
    kızgın kumlara serip kuruttunuz mu
    akşam olunca parçalarınızı toplamayı
    unutup
    çöl ayazında kalan yüreğinizle çözüp bilinmezliğin sırlarını
    bir tüy kadar hafif olup dolaştınız mı evreni
    nihayet eve döndüğünüzde
    ete kemiğe bürünmüş hâlinizle
    bu alemde bir hiç olduğunu
    anladınız mı

  • Muâllak Gündem21.01.2026 - 14:42

    -tenin ölüm kokuyor zaman-

    kimbilir
    kaç baharın kanına bulaştı elin
    ışıklı bir ok gelip delse kalbini
    dağılır mı karanlığı bu devrin

    inci düşse kirpiğine sarkıttan
    uyanır mı Ashâb-ı Kehf
    taş yatağından
    yedi kat göklerden
    yedi renk gün doğursan
    tarihi yeniden yazar mı Şairi-i Azam

    acılar zamanla dönüşür aşka
    yokoluş yazılmış mı kalubelada
    sır dolu zarflar bir bir açılır
    yetinmeyi bilmeyen kalır ayazda

    bir hisse aldıysan dost kervanından
    cemre düşer kısmetine filizlenir can

  • Muâllak Gündem20.01.2026 - 20:17

    -biliyorum-
    senin mevsime aykırı bu kar;
    beyaz bir hüzün çökmüş saçlarına.

    çiçeklenmiş bakışların üşüyor,
    kanatları kabarmış serçelerin
    ıslak kirpiklerine sığınan canlar üşüyor.

    zaman tennuresiyle süpürürken
    ayaz kesiği gövdeni,
    en mahrem yaraların acıyor.

    bu gece uykuya dalarken
    “şebiarusu” hatırla
    ve bir derviş edasıyla
    dön yüzünü göğe.

    bilinmezliğe doğru bir devinim bu
    teslim olmalısın tüm varlığınla yokluğa;
    yok olmuşluğunla sonsuzluğun ufkuna.

    zemheri seyrederken ölümünü,
    sen evrenle olurken tek nefes
    içecek son gülüşünü gece kana kana

    ve bir bahar sabahı
    günün ilk ışıkları doğarken
    bir çoban çadırına
    abıhayat olacak güneş
    yosun tutmuş dallarına.