İnsanın en büyük meziyeti, her şeyden önce denge ve akıl yürütme yetisidir. Problem çözebilmek, fikir üretebilmek ve mevcut olanı sorgulayabilmek insana özgü bir davranış biçimidir. Her ortama uyum sağlayabilmek yalnızca yüksek zekânın değil, aynı zamanda derin bir farkındalığın da göstergesidir. İnsan, olup bitene sadece maruz kalan değil; onu anlamlandırabilen ve gerektiğinde lehine dönüştürebilen bir varlıktır. ?Etrafımızdaki kişilere öğüt vermek çoğu zaman kolaydır; asıl zor olan, onlara doğru davranışlarla model olabilmektir. Çünkü dayatılan her inanç sistemi -adı ister din olsun, ister ideoloji, isterse bir yaşam biçimi- bireysel farklılıklarımızı tehdit eder ve seçim hakkımıza müdahalede bulunur. Bir bireyin inanç duygusunu zorla şekillendirmek, çoğu zaman o inancın inkârına yol açar. İnancını tamamen yitiren birey, kaçınılmaz olarak bir boşluğa düşer; hayatı anlamsızlaştıran o varoluş sancısının en temel nedeni de budur aslında. ?Oysa inanç dediğimiz şey, illa ki kutsal bir çerçeveye sığmak zorunda değildir. Bu insanın kendine ait bir hayali, bir amaca tutkuyla bağlanması veya alışkanlıkları olabilir. Yeter ki amacına ulaşacağına inansın; inanan bir insanın yapamayacağı hiçbir şey yoktur. ?Gençlik dönemi, bu sosyal öğrenmenin en güçlü olduğu evredir. Bu dönemde gençlerle sevgi bağı kurmak bu yüzden çok önemlidir; çünkü onlar, çevrelerinde kendilerine en yakın hissettikleri ve en çok sevdikleri kişileri model alırlar. Sevgiye aç kalan bir birey en yakınlarıyla bu bağı kuramadığında onaylanma ihtiyacına başvuracaktır. Takdir etmek öz güveni geliştiren olumlu bir davranışken, onaylanma ihtiyacı bir insanın olduğu gibi kabulüne engeldir ve koşulludur. ?Bir birey yakın çevresinden takdir göremediğinde, beğenilme ve onaylanma ihtiyacından dolayı sosyal mecralara yönelecektir ki bu sanal alemde doğru kişilik modelleri olduğu kadar olumsuz ve uygun olmayan kişilik modelleri de vardır. Sırf beğenilme ve onaylanma ihtiyacı yüzünden kendi benliğinden ödün vermek, ileriki dönemlerde kişilik bozukluklarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca bu sanal ortam gençlerin güven duygularını zedelemekte ve kendilerini değersiz hissetmelerine yol açmaktadır. Çünkü kişiliği sahte olan insanların duyguları, davranışları, hatta söyledikleri de samimiyetsizdir. ?Yaşanan hayal kırıklıklarının en temel nedeni, karşı taraftan hep bir beklenti içerisinde olmamızdan kaynaklanır. Beklenti yoksa hayal kırıklığı da yoktur. Koşulsuz sevilen bir birey onaylanma ihtiyacı hissetmez, kendisiyle barışıktır ve kendini olduğu gibi kabul eder. Bu gibi durumlarda farkındalığı yüksek olduğu için herhangi bir beklenti içerisine girmez ve sırf onaylanma ihtiyacını karşılamak için kendi kişiliğinden ve değerlerinden ödün vermez. ?Karşılıklı sevgi ve bireysel farklılıklarımıza duyulan saygı, bu bağın kurulmasındaki en önemli etmendir. Aksi takdirde araya görünmez bir duvar örülür; "sıfır iletişim" döngüsünde "Ben buradayım, görülmeyi ve duyulmayı bekliyorum," demek; asıl niyetimizi anlamalarını beklemek yerine "elimizi taşın altına koymalıyız" ve herkesin anlayabileceği evrensel bir dil (sevgi dili) kullanmalıyız. İnsanlar arasında ırk, dil, din ayrımı yapmayı bırakıp evrensel bir bakış açısıyla kendimizi geliştirmek zorundayız. Adil ve eşit şartlarda yaşamak her bireyin en temel hakkıdır. Ahlak görüşümüz ve ahlakî yasalarımız bizim güvenli sınırımızdır. Bizim sınırımızın sona erdiği yerde bir başkasının sınırı başlar ki o da kendi inanç sistemini ve ahlak yasalarını şekillendiği çevreye göre oluşturacaktır. Saygı duyduğumuz kadar saygın, karşı tarafa verdiğimiz güven kadar güveniliriz. Her şeyin bir karşılığı varken koşulsuz sunulan tek şeydir, sevgi.
Bir “sükût provası” bu oldukça mühim ve bir mabet sessizliğinde. Söylencelerin ağırlığını omuzlarımda taşıyarak büyüttüm onu.
Bu kutsal ciddiyeti korumak adına, kalbimin taze sürgünlerini budayıp kalbimi zamanın boşluğunda (muâllakta) asılı bıraktım ve sükûtun dehlizlerine çekildim.
Suskunluğumun “yüce kurultayı” sona ermek bilmeyen toplantıları neticesinde içime suskunluk heykeli dikmeyi lâyık buldu.
-Suskunluk görüşmelerine katılan ve hiç konuşmadan oy birliğiyle bu kararı alan herkese çok teşekkür ederim.-
Bu ruhanî sessizliği sizlere tercüme edebilmek adına sayfalarca kitap okudum. Meğer beyhûde bir seyahate çıkmışım. Her şeyi zamanı gelmeden öğrenmeye çalışmak her yere zamandan önce varmak demekmiş. Vardım evet! Ancak o bilinmezliğin labirentlerinde benden başka hiç kimse yoktu. Ve unuttum her önceliğin, bir sonu olduğunu; sona varmanın gerekliliğini.
Evet, ben çağırdım onu. O kim mi? "Başı kalabalık" bir yalnızlık. Sonu olmayan hikâyemin tek kahramanı, rüyalarımın efendisi. -Kahraman dediysem hep kaybeden türden.- Aramızda, eşsiz bir sanat eseri gibi duran o “karşılıklı nezaket” duvarını yükselttik durmadan. -Mimarisi mükemmel ama çıkış kapısı olmayan o duvar- Kimse kimsenin içindeki o mahrem sessizliği delmeye cüret edemedi.
Oysa ben, ruhumun saatini hep o meçhul vuslatın şafağına kurmuştum. Çarklar dönüyor, zemberek kusursuz işliyor sanıyordum. Meğer yanılmışım... Sorun saatte değil, zamanın bizzat kendisindeymiş. Zaman, beni ciddiye almayacak kadar hoyrat ve akışkanmış. Akrep ile yelkovan, kavuşmaya değil; sabrın o sıfırcı "eli sopalı" disiplinine yani şahsi cehennemine hizmet ediyormuş, meğer. Bir limana sığınamadım belki ama yalnzlığın o karanlık sularında kaptanlık icâzeti almayı başardım. Bazen mazinin güvenli ve durgun koyuna demirleyip bir ada gibi hür olmayı seçtim. Bazen de geleceğin o tekinsiz fırtınasında, meçhul bir kıyıya vurup sessizce beklemeyi. Böyle zamanlarda Tanpınar’ın o meşhur dizeleri düşer, aklımın hiç uğramadığı aklıma: “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında Yekpâre geniş bir anın parçalanmaz akışında” Ben o zamanın tam ortasındayım işte. -Ya da bu yolculukta zaman beni ortada bırakmış da olabilir.- Zamanın içinde yorgun düşen bir esir, zamanın dışında her şeyin yabancısı bir gezgin. Bu çift taraflı bir sürgün, bir uçtan diğer uca kendi ekseninde durmadan dönen bir saatin zaman aşımına uğrayıp kendi hikâyesine geç kalışı gibi. Fazla idrâkten dolayı aklını bir kenara bırakmış, her şeye geç kalmış ve kendi kederini bir mülk gibi sahiplendiği için yükünü hiç kimseye bırakamamış bir zaman yolcusuyum. Bir yol hikâyesinin "boş kahramanı..."
Kısacası yalnızlıkla benim dostluğum baki kalacak. Bu sözsüz, nefessiz ama son derece şuurlu bir “sükût provası”. Kalbim, bu sükûnetin sonsuza dek bekçisi, olacak.
Ama asıl muamma şu: Her şeyden bîhaberken, bu duygusal vesayet nasıl bu kadar diri kalabiliyor? Bu reddi imkânsız, istifası kabul edilemez bir yönetim becerisi... Hadi, itiraf edelim artık kalbim; bu imkânsızlıklar yerleşkesinde kim kimi daha çok sevdi? Kim, yola düşmeden evvel “olmazların” zırhını kuşandı? Kim yok oluşu bir istikrar gibi istedi ve suskunluğu bir “olgunluk” maskesiyle gizledi? Kim sağ çıktı bu enkazdan, kim daha ölmeden girdi mezara? Hadi itiraf edelim, biz o duru netlikten ve saflıktan hep ürktük. Belirsizliğin o alacalı buğusunda saklanmayı daha güvenli bulduk. Ne istediğini bilmek sorumluluk almak demekti, çünkü. Hep bu yüzden değilmiydi, tutarsızlığımız? Belki de bu yüzden bu önceliğin sonu hiç gelmeyecek. Hiç başlamayan bir hikâyenin sonu, hiç gelmeyen birinin gidişi olmadığı gibi. Neticede; saatimi hayatın ritmine göre ayarlayamadım. Belki de saniyeler gibi spontane yaşamalıydım. Ya da dakikalar kadar dengeli kalmalıyım zamanın 12'den vuruşlarında. Belki de akışa bırakıp her şeyi saatlerin o vakarlı yürüyüşüne eşlik etmeliydim. Oysa ben bir gölge gibi bir uzayıp bir kısalırken, zamandan bağımsız "kendi yerimde saymışım” meğer. İşte benim o, Kadranı hâlâ çalışıyor gibi görünen, Fakat kalbi çoktan durmuş, o" bozuk saat"
siz hiç uçsuz bucaksız bir okyanusun ortasında rotanızı kaybedip öylece bakakaldınız mı yıldızlara göğsünüzü yırtan o azgın dalgalarla başa çıkıp da dingin ruhunuzda kopan fırtınayla alabora oldunuz mu ve ıssız bir adaya vururken o enkazın kollarında ebedî yalnızlığa battınız mı hiç
siz hiç her gece yarısı alaca baykuşlar öterken elinizde kırık lambayla sarp kayalıklarla bezenmiş bir dağa tırmandınız mı tam zirveye ulaştığınız o anda yırtıcı bir siluet yapıştı mı eteklerinize yavaş yavaş sizi çekerken derinliğine üzerinize zifiri bir yorgan örtüp sonsuz ve derin bir uykuya daldınız mı hiç
siz hiç yarınlarınızdan ödünç alıp bugününüzü yamadınız mı veresiye defteriniz dolduğunda zamanın kapısında beklediniz mi yaşanmamış günlerin sayfaları bir bir koparken takviminizden yarınlarınız savrulurken hoyrat esen rüzgarın soluğunda dününüzü saklasın diye emanet edip vefalı toğrağa ardınıza bile bakmadan kaçtınız mı hiç
siz hiç taşlaşmış kalbinizin kabuğunu kırıp söküp de yerlere attınız mı yağan yağmur altında ıslatıp kızgın kumlara serip kuruttunuz mu akşam olunca parçalarınızı toplamayı unutup çöl ayazında kalan yüreğinizle çözüp bilinmezliğin sırlarını bir tüy kadar hafif olup dolaştınız mı evreni nihayet eve döndüğünüzde ete kemiğe bürünmüş hâlinizle bu alemde bir hiç olduğunu anladınız mı
Sevgi Dili
İnsanın en büyük meziyeti, her şeyden önce denge ve akıl yürütme yetisidir. Problem çözebilmek, fikir üretebilmek ve mevcut olanı sorgulayabilmek insana özgü bir davranış biçimidir.
Her ortama uyum sağlayabilmek yalnızca yüksek zekânın değil, aynı zamanda derin bir farkındalığın da göstergesidir.
İnsan, olup bitene sadece maruz kalan değil; onu anlamlandırabilen ve gerektiğinde lehine dönüştürebilen bir varlıktır.
?Etrafımızdaki kişilere öğüt vermek çoğu zaman kolaydır; asıl zor olan, onlara doğru davranışlarla model olabilmektir.
Çünkü dayatılan her inanç sistemi -adı ister din olsun, ister ideoloji, isterse bir yaşam biçimi-
bireysel farklılıklarımızı tehdit eder ve seçim hakkımıza müdahalede bulunur.
Bir bireyin inanç duygusunu zorla şekillendirmek, çoğu zaman o inancın inkârına yol açar. İnancını tamamen yitiren birey, kaçınılmaz olarak bir boşluğa düşer; hayatı anlamsızlaştıran o varoluş sancısının en temel nedeni de budur aslında.
?Oysa inanç dediğimiz şey, illa ki kutsal bir çerçeveye sığmak zorunda değildir.
Bu insanın kendine ait bir hayali, bir amaca tutkuyla bağlanması veya alışkanlıkları olabilir. Yeter ki amacına ulaşacağına inansın; inanan bir insanın yapamayacağı hiçbir şey yoktur.
?Gençlik dönemi, bu sosyal öğrenmenin en güçlü olduğu evredir. Bu dönemde gençlerle sevgi bağı kurmak bu yüzden çok önemlidir; çünkü onlar, çevrelerinde kendilerine en yakın hissettikleri ve en çok sevdikleri kişileri model alırlar. Sevgiye aç kalan bir birey en yakınlarıyla bu bağı kuramadığında onaylanma ihtiyacına başvuracaktır. Takdir etmek öz güveni geliştiren olumlu bir davranışken, onaylanma ihtiyacı bir insanın olduğu gibi kabulüne engeldir ve koşulludur.
?Bir birey yakın çevresinden takdir göremediğinde, beğenilme ve onaylanma ihtiyacından dolayı sosyal mecralara yönelecektir ki bu sanal alemde doğru kişilik modelleri olduğu kadar olumsuz ve uygun olmayan kişilik modelleri de vardır.
Sırf beğenilme ve onaylanma ihtiyacı yüzünden kendi benliğinden ödün vermek, ileriki dönemlerde kişilik bozukluklarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca bu sanal ortam gençlerin güven duygularını zedelemekte ve kendilerini değersiz hissetmelerine yol açmaktadır.
Çünkü kişiliği sahte olan insanların duyguları, davranışları, hatta söyledikleri de samimiyetsizdir.
?Yaşanan hayal kırıklıklarının en temel nedeni, karşı taraftan hep bir beklenti içerisinde olmamızdan kaynaklanır. Beklenti yoksa hayal kırıklığı da yoktur. Koşulsuz sevilen bir birey onaylanma ihtiyacı hissetmez, kendisiyle barışıktır ve kendini olduğu gibi kabul eder.
Bu gibi durumlarda farkındalığı yüksek olduğu için herhangi bir beklenti içerisine girmez ve sırf onaylanma ihtiyacını karşılamak için kendi kişiliğinden ve değerlerinden ödün vermez.
?Karşılıklı sevgi ve bireysel farklılıklarımıza duyulan saygı, bu bağın kurulmasındaki en önemli etmendir. Aksi takdirde araya görünmez bir duvar örülür; "sıfır iletişim" döngüsünde "Ben buradayım, görülmeyi ve duyulmayı bekliyorum," demek; asıl niyetimizi anlamalarını beklemek yerine "elimizi taşın altına koymalıyız" ve herkesin anlayabileceği evrensel bir dil (sevgi dili) kullanmalıyız.
İnsanlar arasında ırk, dil, din ayrımı yapmayı bırakıp evrensel bir bakış açısıyla kendimizi geliştirmek zorundayız.
Adil ve eşit şartlarda yaşamak her bireyin en temel hakkıdır.
Ahlak görüşümüz ve ahlakî yasalarımız bizim güvenli sınırımızdır. Bizim sınırımızın sona erdiği yerde bir başkasının sınırı başlar ki o da kendi inanç sistemini ve ahlak yasalarını şekillendiği çevreye göre oluşturacaktır.
Saygı duyduğumuz kadar saygın, karşı tarafa verdiğimiz güven kadar güveniliriz.
Her şeyin bir karşılığı varken koşulsuz sunulan tek şeydir, sevgi.
"Demişti anam bana buz da olsan erime, kaldırdım dünyayı dertlerimin yerine"
?si=B0uI5v9cqri-wizV
Bozuk Saat
Bir “sükût provası” bu oldukça mühim ve bir mabet sessizliğinde.
Söylencelerin ağırlığını omuzlarımda taşıyarak büyüttüm onu.
Bu kutsal ciddiyeti korumak adına, kalbimin taze sürgünlerini budayıp kalbimi zamanın boşluğunda (muâllakta) asılı bıraktım ve sükûtun dehlizlerine çekildim.
Suskunluğumun “yüce kurultayı” sona ermek bilmeyen toplantıları neticesinde içime suskunluk heykeli dikmeyi lâyık buldu.
-Suskunluk görüşmelerine katılan ve hiç konuşmadan oy birliğiyle bu kararı alan herkese çok teşekkür ederim.-
Bu ruhanî sessizliği sizlere tercüme edebilmek adına sayfalarca kitap okudum.
Meğer beyhûde bir seyahate çıkmışım.
Her şeyi zamanı gelmeden öğrenmeye çalışmak her yere zamandan önce varmak demekmiş.
Vardım evet! Ancak o bilinmezliğin labirentlerinde benden başka hiç kimse yoktu.
Ve unuttum her önceliğin, bir sonu olduğunu; sona varmanın gerekliliğini.
Evet, ben çağırdım onu.
O kim mi?
"Başı kalabalık" bir yalnızlık.
Sonu olmayan hikâyemin tek kahramanı, rüyalarımın efendisi.
-Kahraman dediysem hep kaybeden türden.-
Aramızda, eşsiz bir sanat eseri gibi duran o “karşılıklı nezaket” duvarını yükselttik durmadan.
-Mimarisi mükemmel ama çıkış kapısı olmayan o duvar-
Kimse kimsenin içindeki o mahrem sessizliği delmeye cüret edemedi.
Oysa ben, ruhumun saatini hep o meçhul vuslatın şafağına kurmuştum.
Çarklar dönüyor, zemberek kusursuz işliyor sanıyordum.
Meğer yanılmışım...
Sorun saatte değil, zamanın bizzat kendisindeymiş.
Zaman, beni ciddiye almayacak kadar hoyrat ve akışkanmış.
Akrep ile yelkovan, kavuşmaya değil; sabrın o sıfırcı "eli sopalı" disiplinine yani şahsi cehennemine hizmet ediyormuş, meğer.
Bir limana sığınamadım belki ama yalnzlığın o karanlık sularında kaptanlık icâzeti almayı başardım.
Bazen mazinin güvenli ve durgun koyuna demirleyip bir ada gibi hür olmayı seçtim.
Bazen de geleceğin o tekinsiz fırtınasında, meçhul bir kıyıya vurup sessizce beklemeyi.
Böyle zamanlarda Tanpınar’ın o meşhur dizeleri düşer, aklımın hiç uğramadığı aklıma:
“Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında
Yekpâre geniş bir anın parçalanmaz akışında”
Ben o zamanın tam ortasındayım işte.
-Ya da bu yolculukta zaman beni ortada bırakmış da olabilir.-
Zamanın içinde yorgun düşen bir esir, zamanın dışında her şeyin yabancısı bir gezgin.
Bu çift taraflı bir sürgün, bir uçtan diğer uca kendi ekseninde durmadan dönen bir saatin zaman aşımına uğrayıp kendi hikâyesine geç kalışı gibi.
Fazla idrâkten dolayı aklını bir kenara bırakmış, her şeye geç kalmış ve kendi kederini bir mülk gibi sahiplendiği için yükünü hiç kimseye bırakamamış bir zaman yolcusuyum.
Bir yol hikâyesinin "boş kahramanı..."
Kısacası yalnızlıkla benim dostluğum baki kalacak.
Bu sözsüz, nefessiz ama son derece şuurlu bir “sükût provası”.
Kalbim, bu sükûnetin sonsuza dek bekçisi, olacak.
Ama asıl muamma şu:
Her şeyden bîhaberken, bu duygusal vesayet nasıl bu kadar diri kalabiliyor?
Bu reddi imkânsız, istifası kabul edilemez bir yönetim becerisi...
Hadi, itiraf edelim artık kalbim; bu imkânsızlıklar yerleşkesinde kim kimi daha çok sevdi?
Kim, yola düşmeden evvel “olmazların” zırhını kuşandı?
Kim yok oluşu bir istikrar gibi istedi ve suskunluğu bir “olgunluk” maskesiyle gizledi?
Kim sağ çıktı bu enkazdan, kim daha ölmeden girdi mezara?
Hadi itiraf edelim, biz o duru netlikten ve saflıktan hep ürktük.
Belirsizliğin o alacalı buğusunda saklanmayı daha güvenli bulduk.
Ne istediğini bilmek sorumluluk almak demekti, çünkü.
Hep bu yüzden değilmiydi, tutarsızlığımız?
Belki de bu yüzden bu önceliğin sonu hiç gelmeyecek.
Hiç başlamayan bir hikâyenin sonu, hiç gelmeyen birinin gidişi olmadığı gibi.
Neticede; saatimi hayatın ritmine göre ayarlayamadım.
Belki de saniyeler gibi spontane yaşamalıydım.
Ya da dakikalar kadar dengeli kalmalıyım zamanın 12'den vuruşlarında.
Belki de akışa bırakıp her şeyi saatlerin o vakarlı yürüyüşüne eşlik etmeliydim.
Oysa ben bir gölge gibi bir uzayıp bir kısalırken, zamandan bağımsız "kendi yerimde saymışım” meğer.
İşte benim o,
Kadranı hâlâ çalışıyor gibi görünen,
Fakat kalbi çoktan durmuş, o" bozuk saat"
siz hiç uçsuz bucaksız
bir okyanusun ortasında
rotanızı kaybedip
öylece bakakaldınız mı yıldızlara
göğsünüzü yırtan o azgın dalgalarla
başa çıkıp da
dingin ruhunuzda kopan
fırtınayla alabora oldunuz mu
ve ıssız bir adaya vururken o enkazın kollarında
ebedî yalnızlığa battınız mı hiç
siz hiç
her gece yarısı
alaca baykuşlar öterken
elinizde kırık lambayla
sarp kayalıklarla bezenmiş bir dağa
tırmandınız mı
tam zirveye ulaştığınız o anda
yırtıcı bir siluet yapıştı mı eteklerinize
yavaş yavaş sizi çekerken derinliğine
üzerinize zifiri bir yorgan örtüp
sonsuz ve derin bir uykuya
daldınız mı hiç
siz hiç
yarınlarınızdan ödünç alıp
bugününüzü yamadınız mı
veresiye defteriniz dolduğunda
zamanın kapısında beklediniz mi
yaşanmamış günlerin sayfaları
bir bir koparken takviminizden
yarınlarınız savrulurken
hoyrat esen rüzgarın soluğunda
dününüzü saklasın diye
emanet edip vefalı toğrağa
ardınıza bile bakmadan kaçtınız mı hiç
siz hiç
taşlaşmış kalbinizin kabuğunu kırıp
söküp de yerlere attınız mı
yağan yağmur altında ıslatıp
kızgın kumlara serip kuruttunuz mu
akşam olunca parçalarınızı toplamayı
unutup
çöl ayazında kalan yüreğinizle çözüp bilinmezliğin sırlarını
bir tüy kadar hafif olup dolaştınız mı evreni
nihayet eve döndüğünüzde
ete kemiğe bürünmüş hâlinizle
bu alemde bir hiç olduğunu
anladınız mı
-tenin ölüm kokuyor zaman-
kimbilir
kaç baharın kanına bulaştı elin
ışıklı bir ok gelip delse kalbini
dağılır mı karanlığı bu devrin
inci düşse kirpiğine sarkıttan
uyanır mı Ashâb-ı Kehf
taş yatağından
yedi kat göklerden
yedi renk gün doğursan
tarihi yeniden yazar mı Şairi-i Azam
acılar zamanla dönüşür aşka
yokoluş yazılmış mı kalubelada
sır dolu zarflar bir bir açılır
yetinmeyi bilmeyen kalır ayazda
bir hisse aldıysan dost kervanından
cemre düşer kısmetine filizlenir can
-biliyorum-
senin mevsime aykırı bu kar;
beyaz bir hüzün çökmüş saçlarına.
çiçeklenmiş bakışların üşüyor,
kanatları kabarmış serçelerin
ıslak kirpiklerine sığınan canlar üşüyor.
zaman tennuresiyle süpürürken
ayaz kesiği gövdeni,
en mahrem yaraların acıyor.
bu gece uykuya dalarken
“şebiarusu” hatırla
ve bir derviş edasıyla
dön yüzünü göğe.
bilinmezliğe doğru bir devinim bu
teslim olmalısın tüm varlığınla yokluğa;
yok olmuşluğunla sonsuzluğun ufkuna.
zemheri seyrederken ölümünü,
sen evrenle olurken tek nefes
içecek son gülüşünü gece kana kana
ve bir bahar sabahı
günün ilk ışıkları doğarken
bir çoban çadırına
abıhayat olacak güneş
yosun tutmuş dallarına.