ey bütün rotalarımın sözleriyle istikamet bulduğu, sana attım demir ve varsın divânında boğulsun imlâsı kalemimin, ama sor bana neden, neden bir turuncu gülün suretiyle gelen, vuslat sabahının anısıyla böyle haşır neşirim…,
ah sevgili içim söyle bana; bu kendimden habersizlik gafletinden, beni paklasın istemezken teneşir bile, kurulduğun keder tahtında, bu yakınmasız halin ve asude memnuniyetli tavrın, hangi mukaddes kabulden gelir, söyle…,
ve zihnimde kandiller söndüğünde, kuytumdan bakınca insanlar, karınca misal, yüzümü cama yaslar izlerim onları, hayat; aynı filmi yüz milyon kez oynatır, herkes kendi yükünü taşır, sırtında aşını ve bir başınalığını kalbinde…,
pencereden bakar hislenirim, ufacık tefecik karınca insan…, hey hayat; ölüyorum an be an, ama sor bana neden, neden; iri tesbihler gibi akıp çenemde toplanır yaşlar, sabah namazından dağılan cami cemaatinin en arkasında kalmışlığım neden…,
gün ağarırken huzur esenin avlusunda, nicedir süren muhatapsız bir yaşama, sabır sebebinden yumuluyken çapaklı gözlerim; umur görmüş sesinden, nadaslı kalbime akan o kızıl ateş, ve işlerken içime gariplere has sesin, ah, ne vardı hiç doğmayaydı güneş…,
şimdi ömrümden sesin geçer sabahlarıma, bu garip de bizden zahir diyen sesin, ki kaç mevsimdir ben kederliyim, ve sudan çıkmış bir balık gibi çırpınırım, bir kerecik daha sohbetinde olmadan, ölmemek için, ah;
aşk afişe olmaz, öyle kendi halindedir, ve anlaşılmak ihtiyacında da değildir, dağ başları mekanı, kendiyle kalışları sevincidir, zamanı dardır, gölge edilmeyişten başkaca bir ihsan da istemez kimseden, yakınlığı kendinedir,
kabe kadar yakışır heybetine siy/ah senin aşk, ve ah/ın vardır, sabah ezanları içine işlerken, feryadın…, tek göz barakan keza koyu siyahtır,
ah muhabbet demleri daima desturlu hekimim; kirpiklerinle siy/ah/a bulanmış bal rengi gözlerin, aşk menzilinin bağlısı ve sadakatlisidir senin…,
ama bilirsin, yüze vuran keskin soğuğundan, ta ciğerlerde duyulan o ürpertiyle, atıştıran yağmura karışık, ve uğultusuyla sus pus ederek, tüm gürültülerini patırtılarını hayatın, kuru dallar arasından hırçın esen rüzgara, hasretlerimi emanet etmek de, mutadım oldu benim…,
bir şehirden başka bir şehre geçerken, bir şiir; yoğun bir şiir bulantısı, içimde dövünürken engellenmenin yasına, ve kalbimin dik merdivenlerinde, tökezleyip düşerken bir yumak olup zihnimin labirentlerinden, konardı kuş sesleri duaya duran parmaklarıma…,
çok geçmedi ki, küstü bütün kuşlar kendi cıvıltılarına ve kustular içime sessizliklerini,
sonra, çöktü üstüme bir rehavet musallatı, kendi lisanım türkçeye sarıldım sımsıkı, ve alfabeden bir harf koştu imdadıma, piyanonun onuncu tuşu misal…;
sevdim işte…, sevdim bile bile bu teatral sonu, kadife bordo perdeler açılır ve kapanır; yara gibi…,
sonra, hep aynı köpüren şelalenin sesi, sürekli o termal nehir yakıcılığı ve, kalbimin aşka köleliğine işaret keder küpesi parıldar,
söylesene kalemim; sahibine ulaşır mı sesim…, beni daha ne kadar, ne kadar daha üzebilir, içimde köpüren çağlayan ah, durmaksızın ağlayan...,
ve kendinden kaçan bir soysuzun, ne çocuğu olduğunun, nasıl ve ne önemi olabilir…, ki düştükleri hendekte, baktım, baktım; göremedim yüzlerini,
eğildim, yaklaştım, anlamaya çalıştım, yüzümü kıbleye döndüm, sordum mütemadi terbiyecim olan rabbime, nasıl bir körüm ben…,
gözlerimden bir halat attım sonra, sözlerine mevlanın..., kıldan ince sırat köprüsü, ve ağladıkça gözyaşlarıyla, göz kamaştırıcı olur insan…,
ellerimi gezdirdim kim bilir kaç mushafta…, tutundum divaneliğin sarhoşluğuna aklıma bir daha kavuşmamacasına, baktım, baktım; göremedim yüzünü cemiyetin, ve dokundum boşluğa,
nafile; yoktu gözlerim yüzümde, meğer çift hendekliydi hendese, şimdi dedim ağlasam, gözyaşlarım olur mu acep, bir harabât tekkesinin, ayak yolu eşiğine mermer..., ah;
bu köpekler ama neden geceleri ulur durur, sokaklar onlara kaldığı için mi, oysa bu tavırları; kör karanlığı şikayettir…, uykusuz sevdalılar gibi sabah olsun diye ve sönsün için kent ışıkları hayatın yeni günüyle,
sonsuzluğu sevmek benim dinim imanım, ve benim, sonsuzluğadır ayak ucuna bakan nazar berkademim…, sonsuzlukta yol almaktır ciğerimin yarası ki duasıdır kalbimin, vakit tamam dendiğinde, o mübarek menzile yürümek erenlerce; lâhavlevelâkuvveteillâbillah azığıyla, ki bu konma göçmenin ayet/el kürsîleri ertesinde, bir fatihadır aşk…, turna katarları geçer her kandilde içimden, ve yutkunarak akar içime kanat sesleri, göç mevsimi..., ah;
uzatsam elim sanki dokunacak öteler yakınımdayken hep, lakin her bağım koptuğunda dağılıyorum senden ve yokluğunda yaşaması tuhaf kaçıyor hayatı, nicedir özlediğim hekimim…,
allahın şarkılarından bir buhur sonrası, döşeği topraktan tahta bir sedire kıvrılıp, dualarla üstünü örtmüşken insanlar, hayatla aralarındaki paravan aralanır..., ve herkes kendi kadar özlediğiyle kalır, ah kalbimizi kussak bedenimizden, safrası hayattır ve, sarı bir gül gibi uzanır aramıza, ötelerle…,
benliğimizde ötelediğimiz ayrılık; kavuşturur bizi esasında sevdiklerimize unutmayalım ve çıplak bir tebessümün asıldığı, kefen altındaki yüz kadar bizdedir ki…, zahirle çevrelenmiş gözlerimin, en kuytu yerindeki gözyaşı kadar gönlümde, ve bana aitsin ayrılık, aşk belki de sadece imkansıza meyyaldir,
ah hekimim, semt çorbacısı sabahı dahi olsa şu her an, kimse seni benim kadar sevemez diyemem, ömrümün kalbine düşen iç sesli duasın, söylediğim her sözden bana gelen yankın içime dolan çocukluk sevincimdir…, buz tutmuş bir nehrin üstünde, kızak kayan kabansız bir çocuğun o masum ve sıcak gülücüğüsün sen, \ah...,
beyzade enderûnu halkalayan kapıların, ve zarif mavi camiinin, derin ayasofyanın, kubbeleri, kilit taşları, revakları geçiyorken gözlerimin önünden; filika kılıklı bir teknede, çağın mahyasına dizilmiş dört kandili düşünüyor ve geleceğe bakıyordum…,
bahar gibiydi hava ama, dijital devrin kuzuları ne de olsa, martı kanadının yeliyle bile üşüyordular; ayaz görmüş, bağrı yufka bir babanın yüreğindeki, sızıdır aşk…, ah,
garip kalmıştım yine bu dağ başında, ki kabaran öfkemi bastırıyordu, mazlum hatırımın yıkılmışlığı her nefeste, damar damar…,
hep o hakikatin rengi siy/ah ve kâbe örtüsü kadar siy/ah, hayran ve afacan gözlerindeydi teselli hekimim, sadece, /biraz daha kavisli olabilirdi/ aşk;
bir kere sevdan; iltifat sayıyordu tenkidli tespitleri ve saplama çakan saptamaları…, ruhumla irtibatta kalırken ruhun teklifsizdin hep, yaklaşımların ve ilgi kuruşların ve, çözümlemelerin ve yön tayin edişlerinde, zahir kaidesi tanımazdı muhabbetin…,
ki benim ötelediklerimse uslu durmuyordu daim, soytarı ve günübirlik akan, bu sokak kumpanyalı cemiyet denen sirkin, beyhudeliklerinde düşe kalka, bulanmıştık bir kere kırmızısına arsız muhabbetin…,
gel gör ki; yağmalıyordu göğüs kafesimi işgalci bir keder, sabredenlerin beyefendisi…, ve /vicdansa/, işte orada bekliyordu ağzını iştahlı dudaklarıyla açarak, bir lokmada yutup sensiz bırakmak için beni,
tevatürlerden ç/alıntı hakikat muhabbeti, tuzaksın bana bilirim, anlam haritama uzanan sözcüklerinle, ki işte, uyuyor omzumda; yorgun aşk ki, bilmecesi avucunda; hekimim, ah;
sevgili hatırı yükseğim; peki ört üstünü, varış noktasız güzerg/ah/lı gezilerin, ve var kutsaya dur merhametinle, ırak düşmeyi..., ki ağır yüküm kendimden, ve sesim kaç zamandır uzak kaldı, sesinden…,
ah kalbim; alnımda alnının sıcaklığı…, incir yaprağı damarlarındaki gözyaşı kadar duru bir muhabbetle sevdim ben seni, bu kadar açık..., senin mazlumu sevmeye mütemayil tavrını ve zalime kin tutuşundaki ince ayarını, anne sütü kadar ak ve büyümek kadar kara sevdim seni…, ah;
kuşlar/kuşlar/kuşlar havalandı..., hissiz kırmızı, zihnimin çırak kilidini açan dizeye düşer kederim, çocukluğum kara kâhküllü bir bulut gibi, göğü esmere ve gülüşümün okyanus mavisi tonuna boyar, ki kalbimdeki bütün karıncaları bilerek ezmek gibi bir şeydi bu…,
kıpırtısız bir bekleyişte, yollara kaplı ölü posta güvercinleri…, kalbimin bileklerini kesen bir jilet gibi, seviyorum seni…, bir yanım yaşama, bir yanım ölüme akarak..., ah,
içime hücum eden sesin, uykuma pençesini atan aslan gibi, masamda bir karaca kalbi koşarak sığınır kuytusuna, izini sürdüğü sevdasının yolunda kayıp…, ha sen ha ben diyen lisanından, mülevves hiçliğime değer sesinin, titreşimleri…,
ki heves hırsızı dağılmış zihnim; ve/us/ us/lu dur aklım..., her gece saat yârimde, içimde bir çiçek silkelenir; turuncu gül polenleri, duyulabilen yegâne ses olan nefesimin sığındığı genzimi yakarak…,
o cin ali koşarak saatleri geri alır, ve kendine yalan söylemeyi sever, kızçelerin ip atladığı gibi bir rahatlıkla…, masal bulamacı işte;
her gece saat tam yârimde, bir şiir; cibinliğini çeker paravanın arkasında ve son dizesini yazmadan, kendine koşar yalın ayaklarıyla…,
ki yazgıları ortak ve bir noktaya bakan gözlerde, hani; karları erimeye yüz tutmuş bir korunun, ağaç dalları arasından süzülen o solgun gün ışığı hüzmesi altındaki, kamaşıklıkla, kırk yamalı paltosuna bürünmüş ve, yuva sıcaklığından geçmiş bir evsizin, bağrı yufkalığınca, üşümek ister dizeler…,
sonra; sayıklamalar kesilir/ayıklanır düşün o hayra yoracak yerleri, geriye kalan kâbuslarından…,
her gece saat yârimde, usulca sarılıp kendime her mahluk gibi, içimdeki hep aynı afacan kul iştiyakıyla, uyuya kalırım, acaba bu gece mi vuslat, sorusu kalbimde…,
beşer idrakinin üstünde kocaman ve geniş asuman katları, açar her garip gibi bana da kapılarını; her an ilk an, her an ilk olur...,
her gece saat yârimi gösterdiğinde, yüzümden nöbetçi bir bulut geçer zoraki gülümseyerek, sedir üstündeki eski bir şilteye uzanır gibi sarılırım kendime ve, kendimden başka kimim var farkındalığına, dolaş ha/sarmaş… ha/dolaş..., ne kendime kıyabilirim, ne de beni bana mutlak terk etmeyenin, beni sevdiği gibi, o/nu sevebilirim…,
amenna ve eyvallah da, yok işte benim neyleyim, tuzu kuru ve hırpalanmamış ve yaslandığı istinâd duvarı nizamî ve el/itlerden himaye görmüş, kitapsız mütedeyyin bir yüreğim...,
ey bütün rotalarımın
sözleriyle istikamet bulduğu,
sana attım demir
ve varsın divânında boğulsun imlâsı kalemimin,
ama sor bana neden,
neden bir turuncu gülün suretiyle gelen,
vuslat sabahının anısıyla böyle haşır neşirim…,
ah sevgili içim söyle bana;
bu kendimden habersizlik gafletinden,
beni paklasın istemezken teneşir bile,
kurulduğun keder tahtında,
bu yakınmasız halin ve
asude memnuniyetli tavrın,
hangi mukaddes kabulden gelir,
söyle…,
ve zihnimde kandiller söndüğünde,
kuytumdan bakınca insanlar,
karınca misal,
yüzümü cama yaslar izlerim onları,
hayat;
aynı filmi yüz milyon kez oynatır,
herkes kendi yükünü taşır,
sırtında aşını ve bir başınalığını kalbinde…,
pencereden bakar hislenirim,
ufacık tefecik karınca insan…,
hey hayat;
ölüyorum an be an,
ama sor bana neden,
neden;
iri tesbihler gibi akıp çenemde toplanır yaşlar,
sabah namazından dağılan cami cemaatinin
en arkasında kalmışlığım neden…,
gün ağarırken huzur esenin avlusunda,
nicedir süren muhatapsız bir yaşama,
sabır sebebinden yumuluyken çapaklı gözlerim;
umur görmüş sesinden,
nadaslı kalbime akan o kızıl ateş,
ve işlerken içime gariplere has sesin,
ah,
ne vardı hiç doğmayaydı güneş…,
şimdi ömrümden sesin geçer sabahlarıma,
bu garip de bizden zahir diyen sesin,
ki kaç mevsimdir ben kederliyim,
ve sudan çıkmış bir balık gibi çırpınırım,
bir kerecik daha sohbetinde olmadan,
ölmemek için,
ah;
aşk afişe olmaz,
öyle kendi halindedir,
ve anlaşılmak ihtiyacında da değildir,
dağ başları mekanı,
kendiyle kalışları sevincidir,
zamanı dardır,
gölge edilmeyişten başkaca bir
ihsan da istemez kimseden,
yakınlığı kendinedir,
kabe kadar yakışır heybetine siy/ah senin aşk,
ve ah/ın vardır,
sabah ezanları içine işlerken,
feryadın…,
tek göz barakan keza koyu siyahtır,
ah muhabbet demleri daima desturlu hekimim;
kirpiklerinle siy/ah/a bulanmış bal rengi gözlerin,
aşk menzilinin bağlısı ve sadakatlisidir senin…,
ama bilirsin,
yüze vuran keskin soğuğundan,
ta ciğerlerde duyulan o ürpertiyle,
atıştıran yağmura karışık,
ve uğultusuyla sus pus ederek,
tüm gürültülerini patırtılarını hayatın,
kuru dallar arasından hırçın esen rüzgara,
hasretlerimi emanet etmek de,
mutadım oldu benim…,
bir şehirden başka bir şehre geçerken,
bir şiir; yoğun bir şiir bulantısı,
içimde dövünürken engellenmenin yasına,
ve kalbimin dik merdivenlerinde,
tökezleyip düşerken bir yumak olup
zihnimin labirentlerinden, konardı
kuş sesleri duaya duran parmaklarıma…,
çok geçmedi ki,
küstü bütün kuşlar kendi cıvıltılarına
ve kustular içime sessizliklerini,
sonra,
çöktü üstüme bir rehavet musallatı,
kendi lisanım türkçeye sarıldım sımsıkı,
ve alfabeden bir harf koştu imdadıma,
piyanonun onuncu tuşu misal…;
sevdim işte…,
sevdim bile bile bu teatral sonu,
kadife bordo perdeler açılır ve kapanır;
yara gibi…,
sonra,
hep aynı köpüren şelalenin sesi,
sürekli o termal nehir yakıcılığı ve,
kalbimin aşka köleliğine işaret
keder küpesi parıldar,
söylesene kalemim;
sahibine ulaşır mı sesim…,
beni daha ne kadar,
ne kadar daha üzebilir,
içimde köpüren çağlayan ah,
durmaksızın ağlayan...,
ve kendinden kaçan bir soysuzun,
ne çocuğu olduğunun,
nasıl ve ne önemi olabilir…,
ki düştükleri hendekte,
baktım, baktım;
göremedim yüzlerini,
eğildim, yaklaştım, anlamaya çalıştım,
yüzümü kıbleye döndüm,
sordum mütemadi terbiyecim olan rabbime,
nasıl bir körüm ben…,
gözlerimden bir halat attım sonra,
sözlerine mevlanın...,
kıldan ince sırat köprüsü,
ve ağladıkça gözyaşlarıyla,
göz kamaştırıcı olur insan…,
ellerimi gezdirdim kim bilir
kaç mushafta…,
tutundum divaneliğin sarhoşluğuna
aklıma bir daha kavuşmamacasına,
baktım, baktım;
göremedim yüzünü cemiyetin,
ve dokundum boşluğa,
nafile;
yoktu gözlerim yüzümde,
meğer çift hendekliydi hendese,
şimdi dedim ağlasam,
gözyaşlarım olur mu acep,
bir harabât tekkesinin,
ayak yolu eşiğine mermer...,
ah;
bu köpekler ama neden
geceleri ulur durur,
sokaklar onlara kaldığı için mi,
oysa bu tavırları;
kör karanlığı şikayettir…,
uykusuz sevdalılar gibi
sabah olsun diye ve
sönsün için kent ışıkları
hayatın yeni günüyle,
sonsuzluğu sevmek benim dinim imanım,
ve benim, sonsuzluğadır ayak ucuna bakan
nazar berkademim…,
sonsuzlukta yol almaktır ciğerimin yarası
ki duasıdır kalbimin,
vakit tamam dendiğinde,
o mübarek menzile
yürümek erenlerce;
lâhavlevelâkuvveteillâbillah azığıyla,
ki bu konma göçmenin ayet/el kürsîleri
ertesinde, bir fatihadır aşk…,
turna katarları geçer her kandilde içimden,
ve yutkunarak akar içime kanat sesleri,
göç mevsimi...,
ah;
uzatsam elim sanki dokunacak
öteler yakınımdayken hep, lakin
her bağım koptuğunda dağılıyorum senden
ve yokluğunda yaşaması tuhaf kaçıyor hayatı,
nicedir özlediğim hekimim…,
allahın şarkılarından bir buhur sonrası,
döşeği topraktan tahta bir sedire kıvrılıp,
dualarla üstünü örtmüşken insanlar,
hayatla aralarındaki paravan aralanır...,
ve herkes kendi kadar özlediğiyle kalır,
ah kalbimizi kussak bedenimizden,
safrası hayattır ve,
sarı bir gül gibi uzanır aramıza,
ötelerle…,
benliğimizde ötelediğimiz ayrılık;
kavuşturur bizi esasında sevdiklerimize
unutmayalım ve çıplak bir tebessümün asıldığı,
kefen altındaki yüz kadar bizdedir ki…,
zahirle çevrelenmiş gözlerimin,
en kuytu yerindeki gözyaşı kadar gönlümde,
ve bana aitsin ayrılık,
aşk belki de sadece imkansıza meyyaldir,
ah hekimim,
semt çorbacısı sabahı dahi olsa şu her an,
kimse seni benim kadar sevemez diyemem,
ömrümün kalbine düşen iç sesli duasın,
söylediğim her sözden bana gelen yankın
içime dolan çocukluk sevincimdir…,
buz tutmuş bir nehrin üstünde,
kızak kayan kabansız bir çocuğun
o masum ve sıcak gülücüğüsün sen,
\ah...,
beyzade enderûnu halkalayan kapıların,
ve zarif mavi camiinin,
derin ayasofyanın,
kubbeleri, kilit taşları, revakları geçiyorken
gözlerimin önünden;
filika kılıklı bir teknede,
çağın mahyasına dizilmiş dört kandili düşünüyor
ve geleceğe bakıyordum…,
bahar gibiydi hava ama,
dijital devrin kuzuları ne de olsa,
martı kanadının yeliyle bile üşüyordular;
ayaz görmüş,
bağrı yufka bir babanın yüreğindeki,
sızıdır aşk…,
ah,
garip kalmıştım yine bu dağ başında,
ki kabaran öfkemi bastırıyordu, mazlum
hatırımın yıkılmışlığı her nefeste,
damar damar…,
hep o hakikatin rengi siy/ah
ve kâbe örtüsü kadar siy/ah,
hayran ve afacan gözlerindeydi teselli hekimim,
sadece, /biraz daha kavisli olabilirdi/
aşk;
bir kere sevdan;
iltifat sayıyordu tenkidli tespitleri ve
saplama çakan saptamaları…,
ruhumla irtibatta kalırken ruhun
teklifsizdin hep,
yaklaşımların ve ilgi kuruşların ve,
çözümlemelerin ve yön tayin edişlerinde,
zahir kaidesi tanımazdı muhabbetin…,
ki benim ötelediklerimse
uslu durmuyordu daim,
soytarı ve günübirlik akan,
bu sokak kumpanyalı cemiyet denen sirkin,
beyhudeliklerinde düşe kalka,
bulanmıştık bir kere kırmızısına
arsız muhabbetin…,
gel gör ki;
yağmalıyordu göğüs kafesimi
işgalci bir keder,
sabredenlerin beyefendisi…,
ve /vicdansa/,
işte orada bekliyordu
ağzını iştahlı dudaklarıyla açarak,
bir lokmada yutup sensiz bırakmak için beni,
tevatürlerden ç/alıntı hakikat muhabbeti,
tuzaksın bana bilirim,
anlam haritama uzanan sözcüklerinle,
ki işte, uyuyor omzumda;
yorgun aşk ki,
bilmecesi avucunda; hekimim,
ah;
sevgili hatırı yükseğim;
peki ört üstünü,
varış noktasız güzerg/ah/lı gezilerin,
ve var kutsaya dur merhametinle,
ırak düşmeyi...,
ki ağır yüküm kendimden,
ve sesim kaç zamandır uzak kaldı,
sesinden…,
ah kalbim;
alnımda alnının sıcaklığı…,
incir yaprağı damarlarındaki
gözyaşı kadar duru bir muhabbetle
sevdim ben seni,
bu kadar açık...,
senin mazlumu sevmeye mütemayil tavrını
ve zalime kin tutuşundaki ince ayarını,
anne sütü kadar ak ve
büyümek kadar kara
sevdim seni…,
ah;
kuşlar/kuşlar/kuşlar havalandı...,
hissiz kırmızı,
zihnimin çırak kilidini açan
dizeye düşer kederim,
çocukluğum kara kâhküllü bir bulut gibi,
göğü esmere ve gülüşümün
okyanus mavisi tonuna boyar,
ki kalbimdeki bütün karıncaları
bilerek ezmek gibi bir şeydi bu…,
kıpırtısız bir bekleyişte,
yollara kaplı ölü posta güvercinleri…,
kalbimin bileklerini kesen bir jilet gibi,
seviyorum seni…,
bir yanım yaşama,
bir yanım ölüme akarak...,
ah,
içime hücum eden sesin,
uykuma pençesini atan aslan gibi,
masamda bir karaca kalbi
koşarak sığınır kuytusuna,
izini sürdüğü sevdasının yolunda kayıp…,
ha sen ha ben diyen lisanından,
mülevves hiçliğime değer sesinin,
titreşimleri…,
bunca tüy,
bunca bulut ve bunca çırpınışta,
gecede ve boranda nereye gider kuşlar…,
keklik olma güvercin ol demek kolay,
aç bir şiir cini horultusuyla uyurken,
gecenin koynunda,
bölüyor işte uykumu elbistan sesi,
uyku ki,
günlerdir küskün gözlerime,
tünüyorlar kalbime,
bükülerek içlerime…,
ah;
ki heves hırsızı dağılmış zihnim;
ve/us/
us/lu dur aklım...,
her gece saat yârimde,
içimde bir çiçek silkelenir;
turuncu gül polenleri,
duyulabilen yegâne ses olan nefesimin
sığındığı genzimi yakarak…,
o cin ali koşarak saatleri geri alır,
ve kendine yalan söylemeyi sever,
kızçelerin ip atladığı gibi bir rahatlıkla…,
masal bulamacı işte;
her gece saat tam yârimde,
bir şiir;
cibinliğini çeker paravanın arkasında
ve son dizesini yazmadan,
kendine koşar yalın ayaklarıyla…,
ki yazgıları ortak ve bir noktaya bakan gözlerde,
hani; karları erimeye yüz tutmuş bir korunun,
ağaç dalları arasından süzülen
o solgun gün ışığı hüzmesi altındaki,
kamaşıklıkla,
kırk yamalı paltosuna bürünmüş ve,
yuva sıcaklığından geçmiş bir evsizin,
bağrı yufkalığınca,
üşümek ister dizeler…,
sonra;
sayıklamalar kesilir/ayıklanır
düşün o hayra yoracak yerleri,
geriye kalan kâbuslarından…,
her gece saat yârimde,
usulca sarılıp kendime
her mahluk gibi,
içimdeki hep aynı afacan kul iştiyakıyla,
uyuya kalırım,
acaba bu gece mi vuslat,
sorusu kalbimde…,
beşer idrakinin üstünde kocaman
ve geniş asuman katları,
açar her garip gibi bana da kapılarını;
her an ilk an,
her an ilk olur...,
her gece saat yârimi gösterdiğinde,
yüzümden nöbetçi bir bulut geçer
zoraki gülümseyerek,
sedir üstündeki eski bir şilteye uzanır gibi
sarılırım kendime ve,
kendimden başka kimim var farkındalığına,
dolaş ha/sarmaş… ha/dolaş...,
ne kendime kıyabilirim,
ne de beni bana mutlak terk etmeyenin,
beni sevdiği gibi, o/nu sevebilirim…,
amenna ve eyvallah da,
yok işte benim neyleyim,
tuzu kuru ve hırpalanmamış
ve yaslandığı istinâd duvarı nizamî
ve el/itlerden himaye görmüş,
kitapsız mütedeyyin bir yüreğim...,