Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • allah (c.c)17.02.2004 - 18:40

    KİM BU TABİAT?
    Tabiatın Sâni yâni sanatkâr olduğunu iddia edenlere şu soruları soruyoruz:
    İnsanları kim yapmıştır? Cevap: Tabiat.
    Bitkileri ve hayvanları kim yapmıştır? Cevap: Tabiat.
    Güneşi ve seyyareleri kim tanzim etmiştir? Cevap: Tabiat.
    Yıldızları semâya kim dizmiştir? Cevap: Tabiat.
    Bu ve benzeri soruları sormaya devam ederek, tabiatın yaptığı iddiâ edilen şeyleri hayâlen bir tarafa ayırdığımızda, ortada tabiat diye bir şey kalmıyor.
    Eğer tabiat bu saydığımız şeylerin tamamına deniliyorsa, biz ona kâinat diyoruz ve zaten onun sânîini soruyoruz.
    Yok şayet tabiattan, yukarıda saydığımız şeyler cinsinden olmayan, yâni mahlûk olmayan bir zât kasdediliyorsa o zât Cenab-ı Hak´tır.


    dev-Asa

  • deniz gezmiş08.02.2004 - 11:48

    DENİZ GEZMİŞ BEYNİ YIKANMIŞ.SONU OLMAYAN DAVA UĞRUNDA HAKKA KARŞI KULLANILMIŞ BİLE BİLE ÖLÜME GÖNDERİLMİŞ BİNLERCE TÜRK GENCİNDEN BİRİ.İÇİMİZDE BELKİ DE HALA DENİZ GEZMİŞLER MEVCUT.ALLAH İNŞALLAH ONLARI KURTAMAMIZI NASİP EDER.

  • allah (c.c)06.02.2004 - 10:51

    Seksen vagonlu bir tren düşününüz. Bu vagonlardan herbirisini bir öndeki vagonun çektiği söylenebilir. Fakat iş lokomotife dayandığında, artık 'lokomotifi kim çekiyor? ' diye sual sorulamaz. Zira, çeken fakat çekilmeyen bir lokomotif olmazsa, trendeki nizam bozulur ve hareket meydana gelmez.

    Diğer taraftan bir elma, elma fabrikası olan ağacından yapılmaktadır. Bu ağaç ise, kâinat fabrikasında inşa edilmiştir. Eğer elma ağacının da, kâinatın da, nihayetsiz bir ilim ve kudret sahibinin eseri olduğu kabul edilmezse, kâinat fabrikasına da bir fabrika icab edecek ve mes´ele bir noktaya dayandırılamadan sürüp gidecektir.

    Bir er emri onbaşıdan, o da yüzbaşıdan ve nihayet başkumandan da, emri padişahdan alır. 'Ya padişah kimden emir alıyor? ' şeklinde bir soru sorulamaz. Zira padişah da birinden emir alsa, o da raiyyet derecesine iner ve onun emir veren, fakat emir almayan bir zatın varlığı muhakkaktır ve o da padişahtır.
    Verilen misallerden anlaşılacağı gibi, mahlûkatın birbirini silsileler halinde meydana getirmesi mümkün değildir ve onları yaratan, fakat kendisi yaratılmamış olan bir kudretin varlığı zarurîdir.
    Evet, bu hakikatler, bütün açıklığıyla ortada dururken, Cenab-ı Hakkı (hâşâ) kim yarattı! diye sual soranlar, sadece cahilliklerini ortaya koymuş olacaklardır.

    KİM BU TABİAT?
    Tabiatın Sâni yâni sanatkâr olduğunu iddia edenlere şu soruları soruyoruz:
    İnsanları kim yapmıştır? Cevap: Tabiat.
    Bitkileri ve hayvanları kim yapmıştır? Cevap: Tabiat.
    Güneşi ve seyyareleri kim tanzim etmiştir? Cevap: Tabiat.
    Yıldızları semâya kim dizmiştir? Cevap: Tabiat.
    Bu ve benzeri soruları sormaya devam ederek, tabiatın yaptığı iddiâ edilen şeyleri hayâlen bir tarafa ayırdığımızda, ortada tabiat diye bir şey kalmıyor.
    Eğer tabiat bu saydığımız şeylerin tamamına deniliyorsa, biz ona kâinat diyoruz ve zaten onun sânîini soruyoruz.
    Yok şayet tabiattan, yukarıda saydığımız şeyler cinsinden olmayan, yâni mahlûk olmayan bir zât kasdediliyorsa o zât Cenab-ı Hak´tır.

  • allah (c.c)06.02.2004 - 10:50

    'İnsan gördüğüne inanır,' diyorlar, bu sözün mânâsı ne? İnsan gördüğüne ister istemez inanmak zorundadır, inanması normaldir, olması gereken de budur, demek isteniyorsa mesele yok. Kimse aksini iddia etmiyor, bu o kadar açık bir gerçek ki söylenmesi bile gereksiz. Yok eğer bu söz, insan gördüğüne inanır, ama görmediğine inanmaz, inanmaması gerekir mânâsını ifade ediyorsa, o zaman ellerimizi şakaklarımıza bastırıp, dikkatle düşünmek zorundayız.

    Cümleyi ikinci mânâsıyla alırsak, ben tam tersini söyleyeceğim: İnsan görmediğine inanır. O görmediğine inanan tek varlıktır şu dünyada. Aslına bakılırsa inanmakla görmek kavramları arasında doğrudan bir alâka kurmak hiç de mantıklı değil. İman, görülenin değil görülmeyenin varlığını kabul etmektir, ancak o zaman bir kıymet ifade eder. Güneşi gösterip, 'Sen bunun varlığına inanıyor musun? ' diye sormanın saçmalığı ortada. Bunları söylemekle, görmenin 'imanın derecesini artırabileceği' gerçeğini göz ardı etmiyorum. Görmek, elbette bir değer artışı sağlar; fakat yine de görmeden inanmanın, yani aslî tarifiyle imanın temel olduğunu unutmamak gerek. Olay şudur, biz bilerek inanıyorsak, görerek inanmaya başlarız.

    Görmek ve inanmak konusunda çeşit çeşit fikirler ileri süren, akıldır. Eğer akıl, görmediğini inkâr edecekse, önce kendini inkâr etmekle işe başlamalı. Görmeyi, inanmanın ön şartı sayarsak, tarihi de yok saymak zorunda kalırız. Nasıl düşünmüyoruz ki, biz her tarihî olaya görmeksizin inanıyoruz. Daha da ileri giderek diyeceğim ki, eğer yukarıdaki ön şartı kabul edersek, neslini devam ettirdiğimiz dedelerimizi de inkâr etmek zorunda kalırız. Çünkü en fazla üç dört göbekten öncekileri göremedik. Oysa bizim varlığımız, dedelerimizin de var olduğuna delildir. Faraza bir kimsenin annesi, onu doğururken ölseydi, o kişi büyüdüğü zaman, hiç görmediği annesini inkâr mı edecekti?


    Esasen görmeden inandıklarımız, görerek inandıklarımızdan, daha doğrusu görebildiklerimizden hiç de az değil. Söz gelişi, biz atomları, ne bakterileri, ne mor ötesi ışınları, ne de elektriği gördük, ama bunlara görür gibi inanıyoruz. Bir grup ilim adamının 'gördük' demeleri bize kanaat veriyor. Burada şöyle bir itiraz gelebilir: 'İyi ama, bunları bazı özel cihazlarla görmek mümkündür, görenler var' denilebilir. Bu hiçbir şeyi ispatlamaz. Biz, 'kendi görüşümüzden' ve 'kendi inancımızdan' söz ediyoruz. Çoğumuz bu özel âletleri kullanmadığımız da ortada. Bakterilere inancımızın baikalarına güvenden kaynaklandığı gerçeğine gölge düşürmez.

    Şu noktaya varmak istiyoruz: İman konusunda görmek veya görmemek tek başına hiçbir mânâ ifade etmez, ancak bizi çok yönlü açmazlara düşürür. İnanmak konusunda tek kaynak duygularımız değildir, akıl ve nakil de önemli roller üstlenir. Biz, Mesnevi isimli kitabın mutlaka bir yazarının olacağına, olması gerektiğine aklımızla hükmederiz, ama yazarın isminin Mevlâna olduğunu bilemeyiz. O zaman nakil devreye girer ve o zâtın Mevlâna olduğunu söyler, biz de inanırız; nitekim inanıyoruz. Pek tabiî bu söz her söylenene körü körüne inanacağız anlamına gelmez. Eğer 'görmediğime inanmam' diyorsak, o zaman ne Mesnevî´nin bir yazarı olması gerektiğine inanabiliriz, ne de isminin Mevlâna olduğuna.

    Akıl ' her eserin bir ustası vardır, kâinatın da bir sanatkârı olmalı' hükmünü verirken; nakil, 'o sanatkâr zât Allah´tır' derken; göz, şaşkınlık içinde, 'nerede, ben göremiyorum' diye sızlanmakta. Hangisine güveneceğiz? Benzeri hayvanlarda da bulunan göze mi, yoksa insanı diğer varlıklardan üstün kılan akla mı? İşte konunun can alıcı noktası! 'Görmediğime inanmam' demekle, 'ben gözlerimle düşünürüm' demek arasında fark yok. Şu halde akıl ne işe yarayacak? ...