Kültür Sanat Edebiyat Şiir

tımarhane duvarı sizce ne demek, tımarhane duvarı size neyi çağrıştırıyor?

tımarhane duvarı terimi Maria Puder tarafından tarihinde eklendi

  • Rüveyda Pamukçu
    Rüveyda Pamukçu

    Fikrimin İnce Boşluk’una, 11/06/2019

    Görüntüsü gözlerimin kallavi boşluklarında gezen kelimeler kalbime basa basa atiye doğru ilerledi sevgilim. Tarihi geçmiş kelime konserveleri beynimin hücrelerinde çürümüş duygu tadı bıraktı. Avucumdaki mazisinde parçalanmış çizgilerime bakarken gözlük camıma yansıyan mavi kaderi anlama ihtiyacı hissettim.

    “Doğ”

    Tarihin kuşağında dünyaya nefesin üflenirken yıldızlar cazibelerini karanlık boşluklarda gösteriyordu sevgilim. Saatler zeki bir kadın bekçiliğinde kadere teslim ederken bir ah, mutsuzluğuna karşı tılsımlı duaları fısıldıyordu. Doğunun ortasında kutlu sabahlara mavi gökyüzü bakışları uzanırken masumiyetin sütten parmakları emzik oluyordu minik dudaklarına. Doğduğun gün, artık günleri tarihin cebine saklayarak hayırlara kitap okutan müjdeler oluyordu.

    “Gel!”

    Allah’ım gelmelerin olumlu bir havası olurdu hep. Göğsümde kıpırtısını duyduğum tatlı sıcak akışkan aşk şerbeti davetiye sahibinin mavi duruluğunda, kahve acılığında gözbebeklerimin girdabında eriyip dibe çöktü. Oltasını öyle sallamıştı ki yüzlerce iğne kancasını beynimin nöronlarına, kalbimin ipliklerine saplamıştı. Sükutun huzuru elediği akşam durgunluğunda pencereden kütüphaneye sızan ıhlamur rayihasının ruhumu teskin etmesini bekledim. Oltasını çekiştirirken senli şiirler asırlardır gemisi demirli bekleyen kaptana denizden çıkacak balıklar, ağrılı kulaklarıma hangi efsunlu sözcükleri söylemeliydi. O sözcüklerin yer yer kırılmış basamakları aşkının ağır ithamlarına dayanabilecek miydi…

    Uzanmış avucun, yumuşak bir kedi başı okşar gibi yanağımı okşamak için işaret parmağıyla davet ediyordu. Öpüp ucundan parmağın, yüreğinin davetine icabet mi etmek gerekiyordu, kapatıp gözlerimi avuç içlerinde yok mu olmalıydım. Zerrelerin kalbimde oluşturduğu sıkıntı girdabından dingin mavi denizlerinden yüzerek kurtulabilir miydim. Rüyamda bile sadece bir defa sarıldığım boynuna başımı gömsem, huzurla uçurumun akışına kendimi bıraksam, hikâyesinde tek kişilik rol aldığım bu hayat manzumesini hakkıyla tamamlamış olur muydum. Peki bu “Gel!” emri neden bu kadar geç kalmıştı, Allah bize gülümserken, yolların hepsi açık bizim için beklerken… Reddedilen yıldızlar kayarak karadeliğe mi dönüşüyordu hep, cazibesinde ne varsa peşinden sürükler miydi hem ne sebep.

    “Evet!”

    Keman ıstırabını gerili bir yaydan ödünç alırken oyulmuş bedeninden notalarını gizlemediği hikayesinde ne anlattı. Göğü mavisinden kucaklayan bir adam vardı. “Ev” kelimesini ustaca kurduğu yuvasına verip sıcaklığında civciv çıkardığı uykusuz geceleri bir de. Biçimli saçları, diğerlerinden onu ayırt eden harika tıraşı, davranışlarındaki sadeliği tabii ki yürek parçalamıştı hem de çok. Hatırası yanaklardan gözyaşı döktüren bakışları da vardı. Hüzün bulutlarına sisli şiirler misafirliğinde cümleler kabul ederdi. Bu cümleler sahiplenicilikten uzak düzleşmiş dik bir avuç içi kadar dur işaretine atıfta bulunurdu. Acılar denizinde yüzmeye hevesli değildim. Gevişgetirici şirin mi şirin sevimli ağızlarında beyaz sakız olmaya da. Koruyucu kanatların çatı olduğu yuvaların manevi anlam yüklü sokağında şirin bir evi vardı; cıvıltısı kuşların tatlı şakımalarına karışan maneviyatı derin nazarlara gelmesi istenmeyen. Maziden kalan eski tabloların duvarlarında ne işi vardı, içinde aşkın bulanık camlarında acılı damlalar bıraktığı gökyüzü temalı. “Et” fiilini kalbindeki sızıyla yoğurup sırça köşklerde kalan kalbi hala kırıklarıyla doluyken güzel bir “Ev” haline getirdi. Uzanılası kanepeler, oturulası koltuklar, mutfakta ansızın beline sarılınası nefesler var etmişti.

    “Et” kelimesinin dokusu narin ve nazikti. Üflenen ney kadar ipeksi dokunuşlara meyyal olan ağzı dili olmayan ve hep içine tutsak ettiği ruhun emrinde. Bu karşılıklı tutsaklıkta ruh bir adım öndeyken başka bir bedenin başka bir ruhuna tutsaklık da ne oluyordu. Maşuk ıstırapları nasıl âşık şiirlerinde acıyla yaralar oluşturuyordu. Görüntüsüyle âşığın ruhuna hükmedebiliyordu. Akıl ziyan ederken ruhu kalp neden hep bedenin aleyhinde oy kullanıyordu. Kuralları kesinleşmiş evrile evrile makul bir şekle girmiş davranışlar, örümceğin ustaca ördüğü yapışkan ağın içinden geçmeyi beceremedi. Âşığın arkasından gurur, maşukun eteğinden neticeler tuttu. Dondurucu koruyuculuğunda aylarca tazeliğini beynin protein kontrolüne takılmadan faydasını kanda hissettiren “Et” az olduğunda karardı. Kaçak olduğunda akla zarardı. Et ruhu kokutmadan bunca yıl derecesi bozuk şiirlere maruz kalarak nasıl muhafaza edebilirdi. “Et”in sevgilim içine çörekotu ek. Bir yaprak defne ekle, kokusunu da kalbinin iplikçiklerine as. Damarlarında akan alyuvarlar bayram etsin, şekerleri yüzünde gülümseme çizgileri çizsin. Ruhun bu atmosferde adilane kelimelerle suçsuz harfleri affetsin. Kurduğun giyotinde boynum kıldan incedir ki rolünü hâkimin dudaklarından çıkan namuslu her replik için ustaca oynayacaktır. Üstüne yağan yağmurlar suçlu rolünde boynuma inen darbenin akıttığını namusluca yıkayacaktır. Ölüm en temizi değil midir arınmanın, bakınca mavi denizlerini kirletmez sabır “Et” sevgilim…

    Kader vitaminli ıslak güneşini saçlarımda kuruturken avucuma üç çizik attı. Hicranın alnımı parçalayan yazısı sülüsün marifetiydi ki hokka divite aşkını kusmasa gecelere forsa bir şairi başka hangi nesne maşukuna tanıtabilirdi. Bu bitmez tükenmez ruhumu saran nağmesi tenimde iz bırakan güfteler avuçlarımda yüzümün mürekkebini dağıtıyordu. Dakikalar sonra seni acımasız hayat yapbozunda gözlerime resmediyordu. Bulanık bir sızı göğüs kafesimi çağrılarının kuvvetli dalgasında yüreğime dar ediyordu. Çile diyarı değil miydi burası, yârin tatlı kucağından acılar devşirme yeri… Romanlardan topladığımız ütüsü bozulmamış kelimeleri beynimizin gizli çekmecelerine yerleştirme yeri… Sükutu muhafazalı önü düğmelenmiş kelimelerim var sevgilim. Alın yazıma dikilmiş sensiz desenli askılı bir elbisem var. Kirleri ölünce de temizlenmeyecek olan yamalı bir tenim… Dikilirken çığlıkları duyulmasın diye ağzı kapatılan… Layığı cehennemi bir kimsesizlik dolabında mahşere kadar unutulmak olan…

    Kutlu ve mutlu gününde nüfus sayımında mavi gözlere bir rakam daha eklendi. Eklendiğin ana anne olan mukaddes varlık acısından sıyrılıp huzuru ne de güzel kucaklamış. Günün üzerine zimmetli olan iki çift göz ve bir çift yeşil gözle birlikte şen olsun. Rayihalı hayat bahçesinde Allah anasız babasızlık yaşatmasın. Sevdiğin ve sevildiğin yerlerde, sevmen gereken kişilerle sevilen mekanlarda sevgi dolu zamanların olsun. Doğduğun gün kutlu olsun sevgilim.

  • Dex Der Kori
    Dex Der Kori 06.07.2019 - 21:27

  • Buğu Duyusu
    Buğu Duyusu

    no coke ;)

  • Aslı Gibidir
    Aslı Gibidir 01.07.2019 - 16:11

  • Dex Der Kori
    Dex Der Kori

    ?t=94

  • Deli Diyorlar Bana Desinler Değişemem
    Deli Diyorlar Bana Desinler Değişemem

    Allah,Allah ya ben buraya niye uğramıyorda ihmal ediyorum ki.. ?.
    Sevgili Maria bana ceza yaz hemen,hemen,
    hem deli ol,.. hemde bizim bu duvara yazma birşeyler,... tüh,tühhhhhh

  • Maria Puder
    Maria Puder 27.06.2019 - 16:05

  • Maria Puder
    Maria Puder




    Bana bunu söyleme
    Bu şeyler için hala yaşamak zorundayız.
    Hikayemizin delirmesini istiyorum
    Kitaplarda okuyabildiğiniz gibi
    Çok fazla düşünmeden birbirimizi delice sevebiliriz
    Asla tekrar karşılaşamayacağımız gerçeği hakkında

    Ama gerçekten gidiyorsan,
    Söz veriyorum seni unutmayacağım

    Bütün geceleri harcayabiliriz
    Sevişmek ve bira içmek,
    Her pahalı restoranda yemek yemek,
    Ama bana sorma
    Parayı nereden alacağız

    Ama gerçekten gidiyorsan,
    O zaman beni de yanına al

    Burada havalı davranıyor olmama rağmen,
    Yemin ederim bence berbat
    Gideceğini bilmek için
    Ve sadece sana söyleyebilmek için
    'Umarım geri dönersin'

    Kendimizi bir gezi planlayabiliriz
    Güney sahilinde sona ermek için
    Nişanlanabiliriz bile.
    Sadece bu şeyin devam etmesi durumunda

    Ama gerçekten gidiyorsan,
    O zaman beni de yanına al

    Burada havalı davranıyor olmama rağmen,
    Yemin ederim bence berbat
    Gideceğini bilmek için
    Ve sadece sana söyleyebilmek için
    'Umarım geri dönersin'

    Ama ben gitmiyor musun?
    Oh hayır, bana bunu söyleme

    Ama ben gitmiyor musun?
    Oh hayır, bana bunu söyleme

  • Rüveyda Pamukçu
    Rüveyda Pamukçu

    31/05/2019
    Yaprak Altı Sohbetleri

    Karşı koltukta oturan Gözde göstermiyordu ama otuz yaşının son basamaklarında bir aşağı inip bir yukarı çıkıyordu. Elinde pembe küçük telefonu, öyle dalmış ki akraba trafiği mesajlarına kafasını kaldırıp masada kendisini seyreden Dilara’nın farkında bile değildi. Kızılın koyu tonuna boyalı uzun saçları ilkokula giden kızının şekerleme biçiminde tokasıyla yukarıdan tutturulmuş. Pantolon rahatlığına alışıp artık etek reyonuna uğramadan geçen uzun boylu yengeç burcu arkadaşına samimiyetin sınırlarını zorlamadan seslendi Dilara:

    _ Dersin yokmuş gibi rahat bir halin var…

    Gözlerini yorucu ev hayatından vakit bulup da gülümseme noktasına her an geçiş yapabilen bir rahatlıkla kaldırıp telefonundan Dilara’ya tanıdık bir bakış attı. Arkadaşının konuşmaya istekli halini yavaştan sezdiğini belli etti.

    _ Arkadan yeni geldim ama beklersen… Birkaç mesaj atmam lazım.

    _Olur.

    Masanın üzerine dik yerleştirilmiş ağır erkek çantasının arkasına sakladığı yeşil kupasındaki ballı çayını yavaşça yudumladı Dilara. Sinema etkinliğine giden sınıfların sessizliğinde öğretmenler odası boşalmıştı. Çaylarını rahat rahat içen bir iki bayan öğretmen masada tatil planlarının nasıl suya düştüğünü anlatan Günay Hanım’ı ilgiyle dinliyorlardı. Tatlı Rumeli ağzı konuşmasıyla dinleyeni sıkmayan ses tonu meraklı kulaklara dert yanıyordu. Aydem’e yeni gelen müdürün sırayla bayram tatili yapıp rahatlayan işçilere uyguladığı zorunlu on iki saat nöbetin adaletsizliğinden yakınıyordu. Dilara yıllardır tanıdığı arkadaşının duygularını anlayıp üzüldüğünü mimikleriyle yansıtıyordu. Hemen karşısında oturan beyaz yüzlü göçmen güzeli arkadaşına empati yaprağına sarılmış cümleleri ilaç kıvamında sunmak için bekliyordu.

    _ Annem biz geleceğiz diye sevincinden oturup yetmiş yaşının üstünde olmasına rağmen baklava yapmış. Üzülmesine dayanamadık. Gelemeyeceğimizi söylemedik. Üstelik geç yaş hamileliği sıkıntılı geçen İstanbul’daki öğretmen kardeşim de Manisa’ya gidemeyecek.

    _Geldiği yere yeni kurallar koyup, eskiye üstünlüğünü ispat etmeye çalışan müdürler, oturmuş çalışma sisteminde nasıl bir tıkanıklığa sebep olduklarını zamanla ortaya çıkan aksaklıkları anladıklarında sorumluluğu asla üzerlerine almak istemezler. Annen nasıl üzülmüştür Ramazan Bayramını iple çekerken çocuklarını, torunlarını göremeyeceği için. Babanız olmasa da siz gidersiniz.

    Bu öneriyi sanki önceden bekliyormuş gibi:

    _ Oğlanlar babamız gitmezse biz de gitmeyiz, sıkılırız, diyorlar.

    Arkada mesaj atma işleminden sonra bir iki telefon konuşması daha yapan Gözde ayağa kalktı. Dilara da henüz yarıya gelmeyen yeşil kupasını eline alıp mutlu bakışlarla arkadaşının yanına gitti.

    _ Hadi, mutfaktan sana da bir çay koyalım!

    _Olur.

    Serin koridordan sağa, belediye aşevinin öğle yemeği hazırlıkları yaptığı arka bahçeye açılan kapısından sola dönüp akasya ağacının çardak görünümündeki sessizliğine yavaş adımlarla daldılar. Öğrencilerin girmelerinin yasak olduğu bu mekân sigara tiryakilerinin müdavimi oldukları saklı bir bahçeydi. Birkaç sıra tuğla döşenip üzerine beton dökülmüş hilal şeklinde oturması pek rahat olmayan yere bir de tahta bank ilave edilmişti. Yüzü ve saçları okşayan serin esen bahar yeliyle manzarası Asarı’ı kucaklayan, perşembe pazarına yukarıdan bakan, yeşil arsız otlarıyla gözleri ferahlatan tenha atmosfer Dilara’da iyi ki gelmişiz duyguları uyandırdı. Gözde:

    _ Tarçın kokusu senden mi geliyor?

    _ Evet, ister misin?

    Bardağındaki çubuk tarçını arkadaşının çay bardağına bıraktı. Gözde bahçe duvarına yan dönerek bacağını diğer tarafa atıp tahta banka at biner gibi oturdu. Kırmızı krem rengi çantasını bankın üzerine bıraktı. Duvarın çıkıntısına da çay bardağını koydu. Dilara da onun gibi oturmaya yeltendi ama lacivert uzun tülden elbisesi buna izin vermedi. Bacaklar açıkta kalacağı için rahatsız oldu. Renkli kocaman çiçek desenli elbisesini topladı, yavaşça ayakkabılarını çıkarıp bağdaş kurup oturdu. Altında oturanlara küçük yapraklı kocaman kaslı kollarıyla bu orta yaşlı ağaç güven veriyordu: Sırlarınız özenle saklanır, yaklaşın yamacıma…

    _ Bugün sigarayı bırakıyorum.

    Sesindeki kararlı tını inandırıcı geldi. Uzun boylu geniş omuzlu Gözde’ye bakarken Dilara güven ve huzur hisleriyle doluyordu. Teklifsizce küçük çantasını kendine çekip içindeki sigara paketini eline aldı.

    _ Ya şimdi ya da hiç!

    Birkaç defa daha bırakma çabaları aklına geldi.

    _ Hayır, paketi bitirip Kadir Gecesi vesilesiyle bırakacağım. Şimdi arkadaşlar gelir, paketi alırsan onlardan otlanırım. Bu da benim hoşuma girmez.

    _ Peki…

    Paketi çantaya bıraktı, çayından bir yudum alıp duvarın çıkıntısına geri bıraktı Dilara. Baharla birlikte yapraklara kiracı olan küçük yeşil böcekler terki diyar etmiş ki teni kaşıyan adımları altında oturanlar tarafından hissedilmiyordu. Yapraklar bütün ihtişamıyla boylarına bakmadan rüzgâra kafa tutup elim sende oynuyordu. Bu coşkulu koşturmada aralarına dalan güneş ışıkları yıldız olup etrafa göz kırpıyor, boşluğa atılmış sarı renkli havai fişek misali kime dek gelirse sıcak buselerini konduruyordu.

    Sigarasından derin bir nefes çekip dumanı nazikçe sol tarafına üfledi Gözde. Anestezi uzmanı olan eşi Gözde’nin duygularına duyargalarını ancak rutin ihtiyaçlar nezdinde karşılık veriyordu. Hastalarına verdiği ağrı kesici dozunu ev arkadaşına vermede cimri olduğunu içine çektiği dumanın ciğerlerde daha fazla kalmasından anladı Dilara.

    _ Erkekler kadınlar kadar duygularını belli edemez; yorgun ve alışılmış hayat kurallarından bıkkın olarak üç çocuk gürültüsüne duyarsız hale gelmiş olabilir. Çocukları annene bırakıp ara ara yalnız kalabilirsiniz.
    Dilara’nın sözleri boş bir kuyuya taş atmışçasına Gözde’nin gözlerinde karanlığa gömüldü.

    _Biliyorsun, tiyatro turnelerine devam ediyoruz. Bodrum’a beraber gitmeyi teklif ettim. Olur, dedi. Yalnızlıktan onun sıcak omuz temasıyla kurtulacağımı düşünerek içimde kelebekler uçuşmuştu. Yüzümdeki gülümseme kalp atışlarımı ona belli edercesine dudaklarımda titreyişe dönüştü sonra.

    _ Çok iyi bir teklif olmuş, sahnede Jülyet’i canlandırırken sana bir daha âşık olacak.

    Gözde’nin gözleri, son bir nefes çekerken sigarasından gri dumanlara büründü. Yerde uçuşan ufak yaprakların düzensiz dansına daldı.

    _ Ben de aynı duygularla cevabını bekledim. Tamam, iyi olur, olta takımımı da alırım, dedi.

    _ Size bu iki gün evden uzaklaşma iyi gelecek, harika düşünmüşsün. Buradaki suarede ön sırada seni alkışlarken gördüm. Kucağında Ali Kemal gözleri parlayarak sahnede devleşen rolün kahramanını alkışlıyordu.

    _ Anlamıyorsun, yanımda olmayacak. Geceye kadar balık tutacak. Ben yalnız…

    Kelimelerin dilimin ucundan rüzgârdan kaçan yapraklar gibi kaybolmasına engel olamadım. Artık beynimde eşine sıcaklık uyandıracak şatafatlı kelimelerden iz yoktu. Soğumuş çayından son büyük yudumu alıp zor yutkundu. Yaprakların rüzgarla yaptığı tango bahçede devam ediyordu.

  • Aslı Gibidir
    Aslı Gibidir

    Hadi gülüm oyna görsünler atıver göbeği görsünler sonra da oturup gülsünler

  • Maria Puder
    Maria Puder 19.06.2019 - 00:53

  • Maria Puder
    Maria Puder 19.06.2019 - 00:34

  • Maria Puder
    Maria Puder 17.06.2019 - 14:27

  • Dex Der Kori
    Dex Der Kori

    ?t=83

  • Zeynep Baltaş
    Zeynep Baltaş

    Hayalleriyle,umutlarıyla insanın karanlık,çirkin bir yere hapsedilmesi. Ve ordan çıkamaması.Aklı yerinde değilmiş gibi davranışlar görmek

  • Rüveyda Pamukçu
    Rüveyda Pamukçu

    Saklısı Kalbinde Boşluk’um, 22/05/2019

    Kederler dünyanın yaşam damarlarına serpiştirilmiş oksijen kadar elzem, insanın dayanıklılığını türünde kanıtlamak için su kadar ihtiyaç. Alınlarımızdaki çizgilerin çokluğu belki daha iyi insan yapamıyor bizi fakat çile öyle değil. Üstat dalgalı yaşamının sihirli bilmecesini sözlerinde ebedileştiriyor: “Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor? / Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!” Anlamını ruhun girift kıvrımlarında yitirmiş yaşamlar, çıkmaz sokaklarda yolunu kaybetmiş olarak tımarhane duvarları arasında gün sayıyor. Ahlaki sorumluluğumuzu yerine getirip çileyi tadında ciğerlerimize çekersek maddi duvarlar anlamını yitiriyor. Manevi boşluklardan kaderin çizgileriyle çelişmeden keder doğru yönü belki buluyor. Anılar acılı boşluklara en güzel ıslak imzasını atmaya devam ediyor.

    Boşluk’a bakış dört…

    İnsanlar merasimlerde bir araya gelip sanki her gün görüşüyormuşçasına sohbet edebiliyorlar. Davetli kimliğini sahiplenip bulunulan mekâna his dolu yürekler siluetinde yerleşiyorlar. Çoğu vücut bu davetli mekân dolduruculuğuna isteyerek gelmiş. Hava iyiden iyiye kararmış yıldızlar gündüz uykusundan uyanmış gözlerini kırpıştırıyor. Kırmızının beyaza tercihinde; eskide kalmış Türk geleneklerine modern eklemeler iliştirilerek bir gelincik var edilmiş. Etraftaki kalabalık hafiften rahatsız etse de Aciz bu yaşam ritüelinde payına düşen rolü oynuyor. Bunu her durumda zaten yapmamış mıydı… En zorlu etine saplanan kıymıklara “Bir ah de!”meden sessiz kalmamış mıydı… Kırmızıyla yazılan bu geceye Süreyya yıldızından pırıltılar serpmek, gülüşüne gizlenen hüznünden gözlerine gizleyebileceği tozlar üflemek isterdi. Olması gerekenlerin dünyanın tatlı telaşında acıya dönüşmeden olması yüce yaratıcının akılla ilgili öğütlerinde ön plana çıkmıyor muydu… Hiç akıl etmez misiniz, soruları kılavuz kitapta devamlı insancıklara seslenmiyor muydu… Akılla karar verilmiş, güven filizleriyle sulandığı topraktan kendini aydınlığa kavuşturmuş davranışlar bu defa gelin kimliğinde Aciz’in üzerinde boy gösteriyor. Kalabalıklardan oldu olası haz etmeyen Aciz’de eksikliklerin ruha yansıyan hüzünlü çarpışmaları sessiz duruma alınmış, kendi halinde savaşına devam ediyor. Bir fotoğraf istiyor, tek başına havuzun yanında. O havuz ki kışın yağmur ve kar sularıyla doldurduğu, kıyısında bilimsel gözlem yapmak için ilkokul öğretmeninin gezdirdiği, yazın kuruyup canlı özelliğinden soyunup çırılçıplak kaldığı bataklık gölüydü çocukluğunun. Bir tek poz, o da hatıra için. Kırmızı ince kumaşın etrafı süpürdüğü havuz kıyısı fotoğrafını Favori Traşlı Genç çekmek için yavaş yavaş geliyor. Hareketlerinde mıknatıs ağırlığı var. Yerçekimine muhalefetsiz ayaklar, birkaç santim aşağıya düşen omuzlar… Yüzünün manalarında acıklı roman kahramanları vücut buluyor. Favori Traşlı Genç’in hali Aciz’in gözlerinde sızısı kalbine işleyen oyalar örüyor. Fotoğraf makinesi neden onun elinde anlam veremiyor. Orada öylece durup birbirlerine bakıyorlar. Sevmediği bir kıza insan neden bu kadar acıklı bakar, sevgi dolu kalbi Aciz’in bu hüzünlü yüzde anlamadığı şey… Cesaretini toplayıp Favori Traşlı Genç’e bir şey diyemiyor. Mazideki reddedilişinin hafifliğinde külçeye dönen vücudu onu günlerce taşımakta zorluk çektiğini hatırlıyor. Neden bu gözler maviliğinden sıyrılıp fırtınalı kara denizlere dönüşüyor... Sorular çoğalıyor, beyni uğulduyor, rolünü gerçekleştirmesi daha da zorlaşıyor. Bu fırtınada birkaç damla kirpiklerinden sızma eylemi gerçekleştirmeden parıldıyor. Fotoğraf makinesi Favori Traşlı Genç’in elinde duruyor, çekim için hiçbir harekette bulunmaksızın ana kendi pozunu veriyor. Melodileri çevre masadakilere bazen hüzün bazen de mutluluk duyguları uyandırsa da müzisyenler yemeğin arasında sohbete dalmış çoğu akraba olan davetlileri eğlendiriyor. Serin bir hava ve yıldızların tam katıldığı gökyüzü karanlığından sıyrılmış bakılası atmosferi içinde kaşık çatal sesleri etrafta fazla duyulmuyor.

    Boşluk’a bakış beş…

    Kavurucu bozkır rüzgarları insan nefesinde parça tesirli etkisini gösterirken Hitit krallarının içtiği o buz gibi billur sudan içmek Allah’ın insanlara sunduğu tartışmasız en nadide armağan oluyor. Bir süre insanı mecburiyete iten gönüllü vazifelerden resmiyette sıyrılıp Anadolu’nun kucağında bir çocuk saflığında toz dolan kirpiklerin rüzgarlara göz selamı vermesi yaşanılası anlara huzur çentikleri atıyor. Huzur çoğalan genlerin paylaştığı yalnızlık senfonisine çöreklenip oturuyor. Yazılı kayalar, taş taş üstünde kalmamış viran haneler, geçmişten bugüne sesiz çığlıklarını üzerlerinde taşıyan resimli duvarlar anlayan gözlere sırlarını veriyor. Bir misafirlikten diğer bozkır şehrine uzayan misafirlikler…Otomobil harareti soğumaya bırakılmış. Kapı gelenlere açılıyor. Dünyalar tatlısı iki çift mavi göz masum masum Aciz’e yabancı gözlerle bakıyor. Sevgi göstermenin sakınca olmadığı durumlarda bu pembiş yanaklı sarı kafalar öpülmezse ayıp oluyor. Uzun Saçlı Uzun Sakallı Bey yareniyle buyur ettikleri plansız programsız misafirlerine salonun yerini gösteriyorlar. Yüzler zamandan ve mekândan soyutlanmadan mecburi bir kabul gibi birbirlerine adetin yerini bulduğu kelamlar ederek boşluktaki yerini dolduruyor. Eşlerin karşılıklı oturma gruplarına yerleşmesi mütemadiyen hareketlerle koltukların yeşil tonlarına karışıyor. Evlerin olmazsa olmazı dev ekran seyredeni olmayan garibanlığıyla boşluğu dolduran kulaklara belli belirsiz mesajlar veriyor. Diz altı hafif bol eteğiyle pürüzsüz parlak teninin gülümsediği ev sahibesi aceleyle karılmış nefis kekinden parçaları tabaklara kusursuz yerleştiriyor. Hafif sitemli sözler… Önceden haber verilmesinin daha iyi olacağına dair… Donuk yüz ifadesi Aciz’i yardımdan vaz geçiriyor: “Planda yoktu.” Gerçekten planda yoktu. Oyuncaklar oturduğu yeri kaplayınca diğer koltuğa geçiyor. Uzun Saçlı Uzun Sakallı Bey’in karşısına oturduğunu fark ediyor. Değişim, ne kadar da bu yüzde bağırarak yılların geçtiğini haber veriyor. Daha çok yabancı bir yüz Aciz’in gözlerinin ta içine nefretle gözlerini kırpmadan bakıyor. Bir şey söylemese de sözcükler bakışların saldırgan ışıklarından kendisini koruyamıyor. Sevgi bakışı değil bu bakış onu fark edebiliyor. Dakikalar geçiyor Aciz’in bakışlarına saplanmış bu paslı bakışlar yere inmiyor. Cüretkâr, kızgın ve kırıcı bu bakışlardan kurtulması mekân değiştirmesi gerekiyor. Hemen yanında oturan eşine gözlerini çeviriyor, ifadesiz bakışlarla o da kendisine dikkatlice gözlerini çekmeksizin bakıyor. Aciz, Uzun Saçlı Uzun Sakallı Bey’e tekrar bakıyor; ifade hiç değişmemiş ısrarla gözlerini kırpmaksızın ısıtılmış kalayla ovuyor. Aciz rahatsızlık duyarak tekrar eşine bakıyor. Neden kendisine bu iki kişinin ısrarla baktığını düşünmek istemiyor. Yan kanepede oynayan çocuklara başını çevirip sevgiyle kanepeden aşağı kayışlarına bakıyor. Gülücükler çocukların oyununda Aciz’in gözlerine yansıyor. Neden sonra Aciz, Uzun Saçlı Uzun Sakallı Bey’in sol koluna baktığını fark ediyor. Dirsekten aşağı genişleyen gömlek kolundan mavi rengi yoğun ebruli bir kelebek bileklik belli oluyor. Öyle dalgın bir bakışı Aciz tedirginlikle izliyor. Arzular, dev dalgalarını dalgakırana vurup köpük köpük etrafa sıçratmadan denize geri döndürmesi misali bakışların manalarını gören yüzlere sıçratıyor. Daha önce hiç tanımadığı bu kalpteki hislerin görüntüye dönüşmesi onu incitiyor.

    Boşluk’a bakış beş…

    Anların en güzeli hafızada kalıcılığı kabul görmüş hatırlanmaya değer zaman tanecikleri olsa gerek. Kendisine boşlukta hatırı sayılır anlar biriktirmiş bir kalp hırsızı; kıymetlilerini naftalin kokulu sandığından çıkarıp sahibine hediye ediyorsa saçlarına taktığı beyaz sarmaşık güllerini akların arasında ayırt etmek zor olabiliyor. Hayallerin sonsuz boşluğunda en acıklı aşk hikayeleri kalp hırsızının avuçlarında eriyip tuzlu gözyaşıyla sevilene abı hayat oluyor, yerinden kıpırdamadan damla damla kalbe verilerek buruk hislerin matem havasında şarkılar kulakları mest ediyor. Başkentlere has resmî tatillerin karlı buzlu yolculuğu anıların kitapçı dükkanlarına yakın çiçek pazarlarında vücut bulmasıyla buzhane tazeliğinde kalpte ve gözde canlandığı hissediliyor. İade edilmesi hoş olan misafirlikler bir bir yerini buluyor. Bozkırların kara kasvetli kalbi donduran soğuğundan içe içe beyaz şeritli yollardan uzun meşakkatli yolculuklar yapılıyor. Uzun Saçlı Uzun Sakallı Bey kalın asker tipi botları, yeşil parkasıyla değişik bir görünümle gelenlere “Hoş geldiniz.” diyor. Aslında bu kasvetli şehir tanıdık adımların şifresini ilk adımda çözüyor. Kalesi fethedilmemiş şehirlerin kanunları geçiyor yollarda. Sıkışık ve kalabalık caddeler, insanları gökyüzünden koparıp kaldırımların gürültüsüne iteleyen binalar… Otomobilden etrafa bakan Aciz’in çevreyi seyretme hissi içinden gelmiyor. Hatıralarında bu şehir ona yabancı şarkılar söylüyor ve o hiçbirinin dilini bilmiyor. Gözü yere düşmüş kırıntı ambalajına kayıyor. Kocaman gülen gözlerle tatlı ev sahibesi konuklarını buyur ediyor. Sarı kafalar biraz daha büyümüş, sevimli sevimli göz kırpıştırıyor. Aciz çamsakızı çoban armağanını miniklere takdim ediyor. Mutlu bir saadet yuvası pırıl pırıl parlıyor. İnsanın nazar boncuğu takası geliyor. Tatlı sohbetlere erkeklere has ciddiyet damga vuruyor. Masaya hazırlanmış enfes yiyecekler ayrı melodilerde şarkılarını damaklara fısıldıyor. Damakta tadını bulan çeşniler yapanın ellerinde kahkahasını sağlıkla buluyor. Uzun Saçlı Uzun Sakallı Bey eşinin karşısında oturuyor, bir ara karşı duvara bakarak dalıyor. Daldığı boşluk karanlık dehlizlerin çıkışı karışmış çaresizliğinde Aciz’e yansıyor. Hayatında tek bu anda gerçekliğine vakıf olduğu bu mana içini ürpertiyor. En kelimesini başına getirebileceğimiz olumsuz duyguların tarifsiz hüznü biraz daha devam etse duvarı delebilir gibi geliyor. Aciz pencere camından kendisine soğuk rüzgâra rağmen gülümseyen sarmaşığın şımarık yapraklarının kendi bakışlarını ele geçirmesine izin veriyor.

  • Seyyid Ramazan Özer
    Seyyid Ramazan Özer

    Tımarhanedekiler tarafından yazılmış birbirinden ilginç, başka yerde bulamayacağınız "Duvar yazıları"

  • Abdulkadir Başodacı
    Abdulkadir Başodacı

    Sevginin, dersi verilsin
    Okullar da liseler de üniversiteler de
    İşte her nerede isen
    Orada bir çiçeği öpmelisin
    Sevmelisin kuşu, böceği
    O, tohumu o, toprağa dikmelisin
    Bir yaprak almak için çıkmalısın sınıfından
    İzin yok ise terk et o hali ifadeyi
    Binaların izahı yok betonun izahı yok
    Büyüklerin döktürdüğü, çakılın da izahı yok
    Zaten baksan büyüklere, saygıya müsade yok
    Geçemezsin saygısız isen kapıdan, almazlar
    Herkes felaket olur
    Gözünün yaşına bakmazlar
    Ama sevgisiz olsan öylemi olur?
    Gelir edebi hocan kırışır bir kaç yaprak
    Bir kaç satır işler yüreğine o kadar ..

  • Abdulkadir Başodacı
    Abdulkadir Başodacı

    Tımarhane de bir sabaha uyandık ..
    Sigara için ateş almaya giderken
    Vanlı bir kardeşim yakama yapıştı!
    - Nerede Allah, Allah nerdedir!
    - Dedim .. arkanda (Arkasında Hataylı kömür gibi bir arkadaş)
    - Allah bu mudur?
    - He dedim .. budur
    - Allah siyahtır?
    - Yok dedim beyazdır ama güneşte kalmıştır
    (Kısa süreli gülme krizi geçirdi dua etti sonra)

  • Maria Puder
    Maria Puder




    CANDIDE'YI PLAJA GÖMDÜM


    Kumsalda, şezlonguma boylu boyunca uzanmıştım. Hem kitabımı okuyor hem de güneşleniyordum. Tatil bu işte be! Dalga sesleri ,hafif hafif kulağıma bir müzik tınısı gibi dolarken güneş tatlı tatlı tenimi yakıyordu. Yanımda getirdiğim buzluktan soğuk biramı da açıp yanıma koymuşum daha ne olsundu.

    Şimdi bu adam haksız mı kardeşim ‘’ içinde yaşadımız dünyanın, dünyaların en düzenlisi, en mükemmeli’’ olduğunu söylemekle. Leibniz bence o kitabı yazmadan önce böyle bir anı kesinlikle yaşamış olmalı. Yoksa ne diye bunca kavganın ve iğrençliğin yaşandığı bir dünya için böyle düşünsün ki. Bu sahilin öznesi olmak her yiğidin hakkıdır. Buradan sonra yapıp edeceklerimin tamamı için gizil bir tözden bahsedebilirim. ‘’Benim ruhsal tözüm,ağzını burnunu yediğim felsefik minnoşum. Monadlarım nerede benim yahu? Acaba şu biranın içine girip kendi sonsuz evrenlerini arıyor olabilirler mi? Matematiksel açıdan bunu desteklemek güneş yağımın görevi olmalı. Aslında uyuyan monadların sadece bitkilerde olduğunu düşünen filozof abimize saygılarımı sunarken çakırkeyf bir halde felsefe okumanın bi boka yaramadığını düşünüyorum’’ demiş bulundum kendime.

    İşte ben böyle ulvi bir yola kendimi adamışken, çık çıkabilirsen işin içinden felsefesinin dibini bulmuşken yüzüme damlayan su damlaları ile irkildim. Evet! Tabi ya… Ege’nin yüzünden gelip tam duşun yanındaki şezlonga oturursan başına gelecek budur Deniz hanım. Neymiş efendim küçük bey denizden çıkınca hemen duş alıyormuş ve havlu için fazla uzağa gitmek istemiyormuş.Bu çocuğun beynine büyütürken ne ekiyor olabilirim diye kendimi sorgularım çoğu zaman. Erkek monadları tamamen tembel işte. Kim demiş sadece bitkiler böyledir diye. Demişler evet de Descartes’de kusura bakmasın artık canım. Bu Ege canavarını ben büyütüyorum. Öyle oturdukları yerden felsefe yapması kolay tabi. Tinsel bir kendilik ile monadlarına hükmeden bu evlat benim dostum. Kaç köz varmış,kim kime daha yakınmış,kimin kuyruğu hangi monada değiyormuş bunu da Tanrı biliyormuş madem ben daha ne diye okuyayım ki bu kitapları. Adam işte açıkça yazmış,yazmış, en sonunda sen bi bok bilemezsin bilse bilse Tanrı bilir demiş olayı bitirmiş.

    Yahu hala ıslatıyorlardı ama beni ya! Hafif arkama doğru dönüp bakmaya karar verdim. Denizden çıkıp duş alan iki yazlık komşumuz bey kendi aralarında konuşuyorlardı.
    - Abi bu sene yöneticinin değişmesi çok iyi oldu. Adam dünya kadar para çalmış diyorlar.
    - İftira Mehmet’ciğim inanma böyle laflara sen. İrfan bey yıllardır çırpınıp duruyor.Baksana basketbol sahamız bile ne kadar güzel oldu.
    - Onu biliyorum abi de bu işler böyledir zaten. Belediyecilerde böyle yapıyor işte. Göz boyamak için iki park yapıp tüm parayı cebe indiriyorlar.

    Böyle böyle devam eden sohbetin orta yerinde( sohbet ederken hala duş alıyorlar olmalarından hiç rahatsız değiller ) Mehmet beyin elini şortunun içine sokup karıştırırken son cümleleri ettiğini görünce ‘’oha!’’ demeden edemedim. Başımı hızla çevirip elimdeki kitaba gömülmüşken yeniden bilin bakalım ne oldu?
    - Anne , anneee, anneeeeeee!
    - Efendim Ege, bu kadar bağırma lütfen rahatsız olabilir insanlar.
    - Anne! Ben bağırmıyorummmmmm… Sesimi duyuruyorummmmmmmm..
    - Ege, yanıma gelip konuş oğlum.

    Dişlerimi sıkıp etrafa gülümserken bu Ege ile ne yapacağımı düşünüyordum . Elimden geldiğince elit bir yazlıkçı olmak için bunca çaba harcamışken Ege’nin bütün karizmamı bir plaj kumsalına her seferinde gömmesine engel olamıyordum. Bu sefer de iki metre uzaktan’’ Ama çişim geldi ne yapayım, denize mi gireyim?’’ diye bağırması ile yan şezlongtaki Gülseren hanımın dudak büküp ‘’A! ‘’ diye bir ses çıkarması ile yerin dibine girmiş oldum.

    Ayağa kalkıp Ege’nin yanına gitmek zorunda kaldım. Yerimden doğrulurken Gülseren hanıma tatlı bir tebessüm bırakıp, ‘’ Çocuk işte,törebilim hakkında henüz bir fikri yok. Yoksa ussal açıdan bir eksiği bulunmuyor. Yabanıllarda bile var olan bir yetenek için aslında çok da zekaya gerek yok’’ dedim. ‘’ Pardon Deniz hanım anlayamadım’’ diyen Gülseren hanıma ‘’ Buda o yamulttuğun dudaklarının kıymeti kadar bir cümle idi boş ver’’ diyecektim. Ama sadece ‘’ Büyüdükçe anlayacak’’ demekle yetindim.

    Gülseren hanımın delici bakışlarını popom da neden hissettiğime bir anlam veremeden Ege’nin yanına vardım.
    - Oğlum, böyle şeyler bağırarak söylenmez ki ama. Gelirsin yanıma söylersin,gideriz Ömer abinin kafesinde tuvalete girersin. Bu davranış sana yakışmadı.

    Ege’nin elinden tutup kafeye doğru ilerlerken konuşmamız devam etti.

    - Anne, şimdi denize kimse işemiyor mu?
    - Bilmiyorum,sanmıyorum…
    - Bence herkes işiyor anne
    - Bunu nereden çıkardın Ege şimdi?
    - Eğer kimse işemiyor olsa idi Ömer abinin tuvaletinde kuyruk olurdu. Hani bak kimse yok.
    - !?
    - Anne?
    - Efendim Ege
    - Cevap vermedin .
    - Senin büyüdüğünde nasıl biri olacağın hakkında hiçbir fikrim yok. Bunu düşünüyordum.
    - Merak etme anne senden daha akıllı olacağım.
    - Ha! Beni akıllı bulmuyor musun?
    - Yok akıllısın da …
    - Eee!
    - Hep kurallara göre aklın var.
    - Sen nasıl olmamı isterdin?
    - Denize işemeni isterdim.
    - !?

    Gülseren hanımın hiç Ömer’in tuvaletini kullandığını görmediğimi düşününce Ege’nin haklı olduğunu fark ettim. Sanırım benden daha akıllı olacağı konusunda da haklı idi. Ama aklını bu şekilde kullanması pek hoşuma gitmiyordu. Bu durumda ben Candide oluyordum. Voltaire beni görse Candide için bir kadını uygun görebilirdi. Ege için ise derviş karakterini uygun buluyorum .

    Voltaire Candide’yi yaratırken aslında felsefe adına bir adım atmıştı. Ne ilginçtir ki kitabın kurgusu öyle tutuldu ki çok satanlar arasına girdi. Dünya işte,olmayacak ne var ki! Voltaire monarşiyi desteklemese aslında çok kafa adam bana göre. Bir kere dine bakış açısı bire bir olmasa da bana çok yakın. Gülseren hanım gibi birinin Nihilizme gönül verdiğini düşünmek bile korku filmi senaryosu gibi. Hazmedilmemiş bilgilerle ateizme yönelen insanların veba mikrobu gibi tehlike saçacaklarına inanıyorum. Voltaire’in ‘’ “Tanrının olmaması durumunda bile, bir Tanrının icat edilmesi gerekir” sözü asla boşuna değildir.

    - Anne!
    - Ha! Şey.. Efendim Ege
    - Ne düşünüyorsun ,beni duymadın ?
    - Saatçiyi düşünüyorum oğlum.
    - Ne?
    - Ege, bak eğer elimizde bir saat var ise onu yapan birinin olduğunu da düşünürüz değil mi?
    - Yoo! Ben saat istemiyorum ama telefon alabilirsin.
    - Hahahha … Peki o zaman bir telefonun varsa o telefonu yapan birinin olduğunu düşünmez mi insan?
    - Bana telefon mu alacaksın?
    - Hayır Ege, konu o değil.
    - Oho… Ne diyorsun anne ya?
    - Seninle hiç felsefe konuşulmuyor Ege.
    - Anne …!
    - Evet.
    - Artık denize girebilmiyiz? Ben çok sıkıldım,zaten Arda da denize girdi.
    - Tamam geliyorum, yaratıcı hakkında daha sonra konuşuruz. Yarattıkları ile daha çok meşgulsün şu anda.

    O tatil gününden haftalar sonra okul açıldı ve Ege ile zorlu savaşımız kaldığı yerden devam ediyor. Birinci sınıfta oldukça sıkıntılı bir yıl geçirmiştik. Ege’nin kural tanımaz davranışları,lider kişiliği öğretmenimizi ve hatta müdürümüzü hayli yormuştu. Neredeyse her gün okula çağırılmak bende alışkanlık yaratmıştı. Okuldan aranmadığım günlerde ben okulu arayıp ‘’Ege iyi mi?’’ diye sorar hale gelmiştim. Yeni dönemin ilk haftasını geride bırakınca Ege’ye sordum.
    - Oğlum, bu sene okul kurallarına daha çok uyacağın konusunda anlaşmıştık . İlk haftan sence nasıl geçti?
    - Öğretmen bana uyum sağladı anne. Merak etme bu sene fazla sorun çıkartmaz.
    - !?
    Oğlumun otodeterminizm yanlısı yaşam anlayışı hakkında neler yapabilirim zaman içinde göreceğim. Şu anda tek bildiğim kurallar hakkında bende çoğunlukla onun gibi düşünüyorum. Toplumsal birlikteliği sağlamak adına bireysel ödünlerin arttığı bir zamanda yaşıyoruz.

    Yaşasın anarşist ruhlar…!


    D...

  • Berika Kut
    Berika Kut

    Akılsız adam taş gibi: Suya düşerse batar. Saf yürekli adam şeker gibi: Suya düşerse erir. Bilge kişi yağ gibi: Suya düşerse yüzer.
    (Alıntı)

  • Abdulkadir Başodacı
    Abdulkadir Başodacı

    Bitme ; bazı birleşimler sonucu yoktan var olma.(türeme)
    Bitmek ; yok oluş, tükeniş, sona erme durumu

  • Abdulkadir Başodacı
    Abdulkadir Başodacı

    Bitki kelimesinin tam anlam kazanması için,
    kelimeyi ikiye bölmemiz şarttır
    Bit-ki insan yaşasın
    Bit-ki bu kirli havanın sana ihtiyacı var
    Bit-ki hayvanlar senden faydalansın
    Bit-ki hastalar senden şifa ve sebep bulsun

  • Maria Puder
    Maria Puder 22.05.2019 - 16:43

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Favori traşlı mavi aciz ve anemik aciz... Bence ikisi de birbirinden aciz.. Boşlukları doldurmadan, safları sıklaştırmadan öykülere yeni yerler açıyoruz. Buyurun Gizemli Rüveyda sahne sizin

    :)))

  • Delirdim Ama Bisor Niye Delirdim
    Delirdim Ama Bisor Niye Delirdim

    boşluktaysak boş gezenin kankası değiliz yani, yüpsek yerlerde yüpsek ahbaplarım var benim sürdürürüm sizi buralardan ona göre ayağınıza terlik alın.......

  • Rüveyda Pamukçu
    Rüveyda Pamukçu

    Bakışlarında Safi Boşluk’um, (1) 17/05/2019

    Duyguların alıp götürdüğü acılar, hayallerin güzelliğinde tatlı sükûnetlere dönüşüyor. Gündüzün içinden geceye hep iyi şeylerden bahsetmek, sıkıntılardan sıyrılarak kalbi biraz olsun ferahlatmak ballı çay tadında sohbetler etmek geliyor. Duyguların gözlerde ve yüzde aldığı tarifi kişiye özel olmakla birlikte vuku bulan anlamın değişkenliğini karşıdakine aktardığı mesajla eşleştirildiğinde dünyaya gelme sebeplerinden birini gerçekleştirmiş oluyor insanoğlu. Yüzde aksini bulan bakışlar insan aklının yegâne aynası, hisseden kalp atışlarının dalağa vericisi misali karşı frekansa sürekli mesajlar gönderiyor. Aslında çoğunlukla bilinçsizce gerçekleşen bu hal yansıması görünümler his yoksulu olmayanlar tarafından hemen fark ediliyor. Fark edişteki hüsnü zan sahibi olunca tabirine de doyum olmuyor.

    Boşluk’a bakış bir…

    Baharın yaşandığı nehirlerin turuncu ruj sürüp misafir ağırladığı o eşsiz saatler insan olmanın eziyetli yükünü biraz olsun üstümüzden alıyor. Kimine göre çok çalışılıp yorulmuş, kimine göre de aylak aylak gezilip kurtulunmuş ama her iki bakış açısına göre de hakkedilmiş rahatlama zamanları vardır. Baharın buyur ettiği misafirler çocuk yaşlarda olmasa da yetişkinliğin ağır oturaklı hallerinde biraz rahatlama çabasında ev sahibine “Hoş bulduk.” diyor. Nefis serin bir hava, yağmur sonrası ılıklığında; mekânın ısısını ayarlayıp etrafı kontrolünde tutarken şiirler, türküler çardağın boşluğunda çağıldıyor. Lafın gözüne vurulup yumuşak tebessümlerle pansuman ediliyor. Talebeler çevirince ahşap masanın etrafını bir bağlama eksik kalıyor. Yenilen öğlen yemeğinin üstüne ilave edilen kuruyemiş yiyenlerin ağızlarında nefis hazlar uyandırıyor. Parmaklar kâseye ritimli iniş çıkışlar yaparken birden favori tıraşı bakanları yakıp kavuran, saçları bir erkeğin ancak taklitle benzeyemeyeceği kadar biçimli taranmış, muzip ama bir o kadar ağır başlı genç, karşıda oturup demir eksikliğinden yorucu seneye inat dik durmaya çalışan genç kıza bakarak parmaklarıyla yavaşça işaret ediyor. Gösterdiği masanın üzerinde duran kuruyemiş tabağına tadından bir daha bir daha alıp doyamayan çevredeki narin eller ritimli iniş çıkışlar yapıyor. İşarete bakmasını isteyen bu yakışıklının mavi gözleri bir okyanus derinliğinde karşıdakine hislerini aktarmak istiyor. Gerçekliğe açılan kapıların kapalı olduğu bir dünyada üzülüp paramparça olmuş ürkek bakışları hafiften akan nehrin kızıllığına yansıyor. Tek bir sevgi emaresini fark edemeyen bu zavallı kendine hayrı olmayan Aciz’e neşeli anlar eklemek istiyor. Karışık kuruyemiş dolu tabak, bu gel git mide misafirliklerine karşı koyamadan dibini görmeye başlamışken Antep fıstığını eliyle yavaşça en ortaya bırakıyor kimseye fark ettirmeden genç adam. Olayı tam kavrayamamakla birlikte sus işaretine uyarak küçük oyununa ortak oluyor Aciz kız. Antep fıstığı az bulunan, pahalı olmasıyla da tadından bulundum mu kaçırılmak istenmeyen leziz tanecik Aciz’in yanında oturan genç kız tarafından ağzından suların akmasına ramak kala mideye gönderilmek üzere kabuklu fıstığı yakalamak için davranmışken genç adam bir anda çekip alıyor. Henüz oynanan oyundan haberi belki olmayan kız, aynı şekilde tekrar lades oluyor. Salak derecesinde saf olmayan Aciz duruma ancak vakıf oluyor. Diğer kızın suratındaki ifadeyi görüyor. Patlatıyor lafı “Siz benimle neden uğraşıyorsunuz?” Favori Traşlı Genç Aciz’e bakıyor çaresizce, yüzü bir dokunaklı hal alıyor, kalbinde ve beyninde yığınla dolu kelimeleri ustası olmasına rağmen cümlelere dönüştüremiyor. Lal olan dili duygularının resmini bu surete adeta fotoğraf parlaklığında ana asıyor. Her bir aklın kenarından köşesinden tahmin ettiği bu küçük yakınlaşma çalışmaları Aciz’in aşk filizlerini görememesiyle sonuçlanıyor. Bu kız kör olmanın ötesinde erkeklerin ciddi olmamasından korkarak kendini sığınağı yaptığı mantık kurallarına sıkı bağlayarak korunma çabasından kaynaklanıyor. Öyle ki çevresinde ayaklı hikayeler düğmesine dokunulmadan çalışan sinema misali ortalıkta dolaşıyor.

    Boşluk’a bakış iki…

    Uzun bir koridorun sarının açık tonlarıyla bakanın içinde ferahlık uyandırmayan havası basık tavanıyla hapishane bozması yapıyı daha iyi hale getirmiyor, zorunluluk barındıran yoklama çizelgelerine inat polyanna bakışlı Aciz’e okullu olmanın keyfini doyasıya yaşatıyor. İçinde kendisine acı verecek anılar ve insanlar biriktirmek istemezken okul koridoru onu ziyadesiyle mutlu ediyor. Sakınıp ruhu parçalayan gerçeklerden sarılıp yeni doğan güne sebepleriyle Allah’a şükrediyor. Bir yandan da eşarbının bozuk olup olmaması ya da her gün aynı kıyafeti giymesi gibi dış tasavvurlara kendini kapatmış halde yanındaki tombulca suratlı dudaklarından ruju eksik etmeyen rahat olması itibariyle ders çalışmayıp alttan ders alan beyaz yüzlü, siyah çerçeveli gözlüğüyle çevreyi izleyen arkadaşın sohbetine ortak oluyor. Ruhunun sakinliği arkadaşının sesine de yansıdığı için akranlarından farklı olduğunu düşünüyor. Uzun serin koridorun bitiminde karşı binaya bakan pencerenin kenarında sohbetlerine devam ediyorken Favori tıraşlı genç ara merdivenden koridora çıkıyor ve onları fark etmeden penceresi koridora bakan sınıfın camına yaklaşıyor. Mütemadiyen gözleri bu Favori Traşlı Genç’i takip ederken, o dar pencereden sınıfta aradığı birini ısrarla bulmak istercesine onun bakındığını fark ediyor. Aciz bu çabasına saygı duyduğu gence yardım etmek istiyor. Saflık derecesinde salak olmadığını belirttiğimiz bu gereksiz yardım severliği üstüne görev edinmiş Aciz, hemen yerinden doğrulup yavaş ve hızlı adımlarla Favori tıraşlı gencin arkasından yaklaşıyor. Bir adım mesafe kala duruyor. Henüz arkasında dikilen bu meraklı varlıktan haberi olmayan genç sınıfı taramaya devam ediyor. Aciz korkutmaktan çekinerek yüzünde beliren muzip ama dostça bir ifadeyle gence sesleniyor. “Yakaladım sizi… Kime bakıyordunuz hııı?” Kulaklarının aniden arkaya dönmesiyle gayet iyi duyduğu anlaşılan Favori Traşlı Genç, Aciz’in gözlerine bakakalıyor, yani sadece kalıyor. Aciz’in gülümseyen şefkat abidesi yüzü sorusuna cevap almak için ısrarla bakıyor yerde ararken gökte bulmuş ifadeye. Kötü bir niyeti zaten yok, sadece içeride ilgilendiği biri varsa aralarını yapmak istiyor. Her zaman olur böyle çekingen vakalar, bir türlü gururunu yenip açılamaz bazıları. Çekingen bir o kadar biçimli bu surat ifadesine Aciz cevap almak ümidiyle ne kadar baksa da mavi deryalara yelken olmuş kıpırdaşan kirpiklerin rüzgarına kendisini kaptırıveriyor. Favori Traşlı Genç çekingen hareketlerle birden arkasını dönüp adeta mekândan kaçıyor. Aciz kalakaldığı mermer zemin üzerinde arkasından tuhaf hislerle garip garip bakakalıyor. Rahatsız mı etmişti, patavatsızca mı davranmıştı; bir tülü sorularına cevap bulamıyor. Uzun koridor boyunca hızlı adımlarla varacağı yere giderken birkaç defa arkasına bakınıp gözden kayboluyor Favori Traşlı Genç.

    Boşluk’a bakış üç…

    Yeşil bir örtü tatilin göğsünde uyuturken mazide kalan aşkları kapısını çaldığı iklimdir bu kördüğüm hislerin dile geldiği yer. Yollar ayrı şehirlerden birleştirmişse bakış açısı benzer insanları sadece misafir etmek düşüyor mekâna onları. Tek tek nefesler sıcak havada boşluk doldururken plan dahilinde ayrı kalmış ruhlar istemsiz karşılaşmalarla bir araya gelebiliyor. İlim irfan yuvasının kalın şirazeli kitaplarından yaldızlarla süslenmiş ön sözleri okuyanlara küçük dip notlar yazmak zorunda kalıyor anlayışlı gözlere. Kalem asil düşüncelerinden hocaların devşirirken ürünlerini; kâğıda buyur etmek kalıyor aktarılan seçilmiş kelimelerini. Zihinde hedefe basamak olan kaynak kitaplar, meraklı yüzlerde kalıcı bilgi bağlarıyla bir diğer eşleştirmede anlamını buluyor. Aciz’e bu sofrada en akıllıca iş olarak kelamı doğru anlamak kalıyor. Ayrılık rüzgarlarını hissetmese de çevredekiler şiddetli esiyor. Kavurucu sıcak, iklimden payına düşen nemini alınlara bırakıyor. Kalp uzun bir geçmiş zaman hikayesinin acıyla sonlanan bölümünden yeni çıkmış, yavaş yavaş atıyor. Kırılan taraflar yapıştırılmış, arada bir sızıntı yapıyor. Favori Traşlı Genç’i bakış açısının dışında bırakmak zorunda kalıyor. Göz cesaret edip örülen duvarlardan öteye bakamıyor. Nasıl baksın ki acı fışkıran atıl yaşanmışlıklar alınan kararlara uyulması konusunda emirler veriyor. Tesadüfi karşılaşmada sıkı durarak ser verip sır vermemek gerekiyor. Ne de olsa bu karşılaşma başkaları tarafından ayarlanan bir tesadüf eseri vuku buluyor. Sıralar bu defa daha büyük öğrencileri kabul ederek sınıf atlıyor. Acıkmış hücreler öğlen yemeği arası mideye sinyaller gönderiyor. Yavaş yavaş ders sonlanarak insanlar dışarıda toplanıyor. Yemekhaneye doğru yola çıkılıyor. Aciz de gruba uymak üzereyken Favori Tıraşlı Genç, Aciz’e sesleniyor. Aciz biraz tedirgin bekliyor. Çevredeki insanlar azalıyor. Favori Tıraşlı Genç elindeki kalemi göstererek “Bu senin mi?” diye soruyor. “Evet benim.” diyerek sakin bir sesle kalemi alıyor. Yavaşça gözlerini kaldırıp bu çekingen gence bakıyor. Dahası var mı, merak ediyor. İncinmiş duygular zihinlerde birbirine çarpıyor. En acıklı melodiler bu anda anlam buluyor. Favori Tıraşlı Genç de Aciz’e bakıyor. O bakış cesareti heyecanına yenik düşen, kalbi duyguları kuvvetli ama tek kelime söz söylemeye mecali kalmamış mavi deryalarda gemilerinin yelkeni yırtılmış bir tabloyu canlandırıyor. Tablo Aciz’i üzüyor. Bir özür beklerken başını öne eğip konuşmayan bu dil ustasından uzaklaşmak istiyor. Arkasından “Gitme!” dedi mi hatırlamıyor. Çam ağaçlarının arasına dalıp ağustos böceklerinin seslerinde kayboluyor.

  • Maria Puder
    Maria Puder

    G.H.

    :)))


  • Maria Puder
    Maria Puder

    Yazımı okuyup değerlendiren arkadaşlara teşekkür ederim. Günaydın efenim :))

  • Gözlerinin Hastasıyım
    Gözlerinin Hastasıyım

    Allah korusun,
    Kaldıramayacağım yükün altına girmem
    Kibarca :)
    Elif bacı :)