Kadınların Vücutlarını Erkeklere Teşhir Etme Bahaneleri
...
Ve belki de en rahatsız edici hakikat şudur:
Kadın, bedenini sergiledikçe özgürleştiğini sanır; oysa çoğu zaman özgürlüğünü, bedeninin yarattığı etkiye bağlar.
Bu da onu, inkâr ettiği bakışların insafına bırakır.
Kadın ve Erkeğin Dansı:
Güç Mücadeleleri ve Mutluluğun Anahtarı
İlişkiler, insanoğlunun en eski, en karmaşık dansıdır. Kadın ve erkek, sahneye çıktığında bazen uyum içinde süzülür, bazen de adımlar çarpışır, ritim bozulur. Bu dansı zorlaştıran yalnızca iki kalbin farklı ritimleri değildir; toplumun yüklediği roller, bireyin içindeki arzular ve çağımızın görünmez seyircisi sosyal medyadır.
Kadın çoğu zaman güçlü bir erkek ister. Kendine güvenen, kararlı, ayakta duran bir figür… Bu arzu, sadece bireysel bir istek değil, kültürün ve biyolojinin şekillendirdiği bir çağrıdır.
Kadın özgürlüğünü haykırıyorsa, ruhunun zincirlerini kırmak istiyorsa, bil ki o sonuna kadar haklıdır. Özgürlük, onun en doğal hakkıdır.
Kadın, "Ben buyum, değişmem," diyorsa, kendi özünü kucaklıyor demektir. Bu duruşunda haklıdır, bu onun hakkıdır.
Kadın, "Beni olduğum gibi kabul et," diye sesleniyorsa, kalbinin en saf gerçeğini sunuyordur. Bu talebinde haklıdır, bu onun hakkıdır.
Eşim Özlem SABA'ya ;
HER SABAH SANA VARIYORUM
Bir yıldız kaymıştı o gece,
gökyüzü sessizdi,
Dünyanın en ağır imtihanlarından biridir, birinden vazgeçmek zorunda kalmak.
Seçilmediğin, sevilmediğin, güvenilmediğin, sadakatin karşılık bulmadığı bir yerde kalbini sessizce geri çekmek… İnsan bazen içindeki tüm fırtınalara rağmen susmayı, geriye doğru adım atmayı öğrenir.
Vazgeçmek yalnızca bir kayıp değildir; kimi zaman özgürleşmenin, kimi zaman kendi değerini yeniden hatırlamanın en acı, en sahici yoludur. Birine sahip olamamak, onun seni seçmemesi ya da güvenini seninle paylaşmaması yüreğinde derin bir boşluk açar. O boşluk önce can yakar, sonra kendi ışığını yakar. Çünkü insan, en karanlık anında bile kendi değerinin kıvılcımını görmeyi öğrenir.
Hayatın değişmez gerçeği şudur:
Bir zamanlar, ışıkların hiç sönmediği bir şehir vardı. Gökyüzü, geceleri bile yıldızsızdı; çünkü her köşe başı, her cadde, her vitrin göz kamaştıran lambalarla bezenmişti. O şehirde yaşayan Deniz, gündüzlerini kalabalık ofislerde harcar, geceleri parlak tabelaların altında oyalanırdı. Onun için karanlık, yalnızca göz kapaklarının ardında, uykunun davetsiz karanlık odasında vardı.
Işıkla çevrili büyümüş bir ruh, karanlığı asla tanımaz; hatta varlığını inkâr eder. Deniz de öyleydi. Karanlığın kendisine ne öğreteceğini, ne sakladığını hiç düşünmemişti.
Fakat hayat, insana ansızın kapılar kapatmayı sever. Bir gün, işini kaybetti. Ardından dost bildikleri yavaşça uzaklaştı. Birer birer telefonları sustu, mesajlar eksildi, buluşmalar iptal edildi. Koca şehrin ışıkları yanmaya devam ediyordu belki, ama Deniz’in içindeki sokak lambaları birer birer sönmeye başlamıştı. Evine döndüğünde, odalarının sessizliği onu karşılıyordu. Ve nihayet, karanlık ince bir duman gibi kapılarından içeri süzüldü.
Kadını ile mücadeleye giren her Erkek kaybetmeye mahkumdur.
Kadın bu mücadeleyi muhakkak ki kazanır.
Peki ama ne kazanır?
Başka bir zafer mi?
Yalnızlık mı?
Gurur mu?
Erkeğin kalbi,
sevdiği kadına dokununca değişir.
Onu korumak, kollamak,
dünyanın en büyük sorumluluğu kadar
en büyük başarısı olur içinde.
🌿 “Ritmini Bulmak”
Yağmurun ince bir perde gibi şehrin üzerine örüldüğü o sabah, Fethiye, sanki derin bir düşünceye dalmıştı. Gökyüzü kurşuni bir ağırlıkla evlerin üzerine çökmüş, rüzgâr sokak aralarında dolaşan bir anının peşindeymişçesine usul usul esiyordu. Zeynep, mutfakta kahve makinesinin ritmik tıkırtılarını dinlerken bir yandan da pencerenin önünde duruyor, damlaların camda bıraktığı izlere dalıyordu.
Salonda, Murat’ın çalışma masasında hâlâ açık duran bilgisayar ekranının mavi ışığı, odanın karanlığında soğuk bir yankı gibi titreşiyordu. Zeynep, o ışığın yaydığı sessizlikte, aralarındaki farkı bütün çıplaklığıyla hissederdi. Murat, hayatı bir koşu gibi yaşayanlardandı; kararları keskin, cümleleri süratli, adımları kararlıydı. Zeynep ise sabrın ve bekleyişin dilinden konuşurdu; kelimelerin arasında sessizliği, aceleciliğin içinde sükûneti arardı.
Koray sabahları erken uyanmayı her zaman severdi ama artık bu sabahların anlamı bambaşkaydı.
Pencereden süzülen gün ışığı, odanın içine ince bir çizgi hâlinde doluyor; Karamel yatağın ucunda kuyruğunu sabırsızca yere vuruyordu. Koray gözlerini açtı, bir an tavana baktı. Ev sessizdi. Ne sabahın erken saatlerinde sinirli bir öksürük sesi vardı ne mutfaktan gelen çakmak çıtlamaları… O sessizlik, eskiden ürkütücü gelen bir boşluktu ama şimdi hayatının en kıymetli armağanıydı.
Yavaşça kalktı, mutfağa geçti. Kahve makinesini çalıştırdı, Karamel’in mamasını kabına koydu. Makinenin çıkardığı o tanıdık uğultu, artık evdeki tek “gürültüydü”. Perdelerden içeri süzülen ışıkla birlikte mutfak canlanıyor, duvarlar sessizliğin huzuruyla doluyordu. Koray kahvesini alıp pencerenin önüne geçtiğinde yüzünde fark edilmeden bir tebessüm belirdi.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!