küçük küçük anlarla kaldık
hiç bir yolu sonlayamadık
karşılıklı birer çayın hatırında bile
konuştukça eksilmiş sözlerimiz
tamamlayamadan bile ayrılığı
kopmuşuz adreslerimizden...
kül rengi gözlerinin gölgesinde uyanmak
tatlı ve ılık
o kendinden emin nahoşluğunun derinliklerinde
zamanı anlayışla karşılamak bu
sonu gelmezliğin aklı yitik
griye kaldı işimiz
göçmüş gülüşler ardında gözlerimiz
ölümü de kabullendik oysa
o zaman bu acı hala neden
neden bu bir sonrakine telaşlı merak
bu mutsuzluk
kendime geniş içerikli bir yanılgı seçtim
bitmesin diyerek sana olan ümidim
sen
kalbimin son atışının ilk/yazı
kuşkulu gitmek isteklerimin safra sancısı
ve şimdi bütün demler kan tamlayanlı
kördüğümlü susuyorum
göremiyorum ya saçlarının
kirli bozkırlı öpüşmelerimizde harlanışını
iki gözüm iki sabır kuyusu
ama sen konuş...çözülsün buzlarım
konuşursan belki alışırım hayata
şehir kendi yalnızlığıyla başbaşa
ben ömrüme bile iki kere yabancı
küçüğüm dinle beni
hiçbir eşiğim yok
yerim günün anım zamanım
yapraklar ağaçların gözyaşı
kalabalıktı pazar suskunlukları
ve içten içe amansız bir hastalık gibi
bastırırdı hüzünlü uyumsuzlukların
göğün içini boşaltmışlıkları
boğucu
şimdi
kar sessizliğini özledim
pencerendeki
son tedirginliğine mi gitti ki aklım
hadi buyur bakalım
son ışıklar kur yapıyor hüzünlerime
sendeki sana buğulandım benle bendeki
tek suçum buydu hasta çocuk masumluğunda
istemem yaz gelmesin sonlarda bırak hıçkırıklarımın yaprağını
aşksız ağaçlar sarılamaz saramaz anıların yorgun iç çekişini
şarabi sevişmelerde birleşir alevimiz kızıl ve kara
istanbullaştıkça kayboluyorum sokağının bakışında aydınlık ve geniş
Koca Ayaklı Sakallı Serseri
temmuz da olsa fark etmez ağustos da
çay saatlerimiz buza kesmiş yakınlar ırak
ve şimdi dağlar daima karlıdır zaman ki düşlerdedir
kırılır




-
Öztürk Acun
Tüm YorumlarBravo öğretmenim. Başarılar diliyorum. Bir perde açılır biri kapanır.