İsmet Barlıoğlu Şiirleri - Şair İsmet Ba ...

İsmet Barlıoğlu

Serçe fili tavlamış,
Bir tenhada nallamış,
Fil biraz afallamış,
Kalkıp yalan desene.

Eşekler yaylanıyor,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Kanama yüreğim, kanama,
sen onun umurunda bile değilsin,
o bir zulüm prensesi,
köşkü ateşlerden, sarayı hışımlardan yapılmış,
gaddarlıklar nöbet tutar kapılarında pürsilah,
çilelerimiz nimet niyetine sofrasında,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Nerdedir acaba o eski günler?
Çağın sıtmasından korkan kalmamış.
Ayaklar altında kalmış yetimler;
Ahın tutmasından korkan kalmamış.

Oğul babasından geç gelir eve,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Yine yaralandı yorgun yüreğim,
Kapandı kapılar yine yüzüme.
Devrildi sandalım, koptu küreğim,
Kapandı kapılar yine yüzüme.

Hayalin yükünü gözler çekiyor,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Kanayan bir yer var bu yüreğimde,
Halim harap oldu gözler önünde,
Belki bana doğru günün birinde
Gelirsen teselli bulur muyun ne.

Yüzüm hiç gülmedi, boşa uğraştım,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Düşüncelerim yine yollara düştü,
Yine ayaklarında demir çarık düşüncelerimin,
Yine ellerine demir değenek,
Acılarım yine arkalarında,
Yine gönülden yaralayanımı arıyorlar
Kışımda,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Nar nar oldu yüreğim,
Bölük bölük parça parça,
Yıllar gibi kanlar gibi kanlar içinde,
Çilelerle, hüzünlerle yoğruldu durdu,
Onu bir körpe bahar çiçeği gibi sana saklıyordum,
Dolu vurdu.

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

İlk Doyuş

Serin sabah güneşinin körpe ışıkları, temiz pencere camlarını öpmeye çalışan dışarıdaki tellikavağın yapraklarının yelpirdenişlerini masanın camına getirmiş, cam üstünde pırıltılı kıpırtılarla oynaşmaya başlamıştı. Dalların hışırtıları camın içinde ve bırakılan ekmek parçalarına üşüşmüş üç-beş serçe, camın dışındaki daracık pencere taraçasındaydı. Masanın bir köşegeninde durgun, duru, aydınlık bir güneş vardı. Yana açık perdelerin kenarları yukarıdan aşağıya inen sırmalar gibi ışıldamaktaydı. Masadaki kağıtlar bir gölgeleniyor, bir aydınlanıyor, yerinde durmayı pekilenemeyen kavak yapraklarının gölgeleri esniyor, kıpırdanıyor, yaylanıyordu.
Cam- mam dinlemeyen güneşin ilk sıcaklığına sırtını açmış olan Hikmet Baba, okuyup havale ettiği kağıt tomarlarından başını kaldırarak elindeki ıslak bezle dolapların tozlarını almaya çalışan odacıya baktı:
- Mustafa. Dedi. Söylediklerimi bana bir daha söyletme oğlum. Görüyorsun ve biliyorsun; bu odanın iki kapısı var. Bu kapı personelin çalıştığı salona açılıyor. Şu ikinci kapı ise; doğrudan koridora yani dışarıya açılan bir kapı. Personele açılan kapıyı istediğin kadar kapalı tut ama dışarıya açılan kapıyı hiçbir zaman kapalı tutma. Çalışma başlar başlamaz kapıyı aç ve çalışma bitinceye kadar da öyle bırak. Bizim dışarıyla ilişkimizi sağlayan kapı o. İşi olan yurttaşlar buraya oradan geliyor ve ayrılırken oradan gidiyorlar. Kuruluşumuz açısından o kapı “Devlet Kapısı” dır. Ve devletin kapısı yurttaşlara her zaman açık olmalıdır. Kapısı kapanan devlet bitmiş demektir. Oysa; içerden-dışardan oynanan tüm oyunlara rağmen bu devlet sonsuza kadar yaşayacaktır. Kurucusu olan Büyük Atatürk de bunu böyle söylemiştir. Devletin açtığı kapıyı uyruk kapatamaz. Aç o kapıyı. Gelip gidenlerden kim farkında olmaz, kim haddini bilmez de kapatırsa kapatsın, sen aç. Her kapanışında aç. Yine aç, yine aç, yine aç. Bir odacının en başta gelen görevi budur. Yurttaş hizmetini gördürmek için kapı çalmak zorunda kalmamalıdır. Çünkü; yurttaşlar devlet için var değillerdir, devlet yurttaşlar için vardır.
İriyarı, esmer, kıvırcık saçlı, pos bıyıklı odacı küstah koruyucu havalarındaydı:

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

İlk Buluş
Akşam karla birlikte geldi.
Karanlık doğudan inmekte, kar batıdan yağmaktaydı. Cansız kış güneşinin bitkin ışıklarının yerini karanlıklara bırakmasıyla ilçenin kar altında kalması bir olmuştu. Ağaçlar, damlar, sokaklar yine beyaz örtüler altında çığlıklarını içlerine gömmüşlerdi. Kapılar, pencereler yine acımasızca kapanmış, karanlık ve akşam yine dışarıda kalmıştı. Daracık pencerelerin ötesinden-berisinden dışarı çıkmaya çalışan sıcacık ışıklar beyaz örtülerin üstünü yine sarıya, kızıla boyamaktaydı. Yapraklarını bir sonbahar kazasında yitirmiş olan çırılçıplak ağaçların beyaza bürünmüş dallarında, yine Hicaz makamından Davudi ezan sesleri vardı. Sesler, uçuşan bembeyaz tüyler arasından kayarak, ıslanarak, üşüyerek karanlıklara doğru yükselmekteydi.
- Hilav geldi, pilav geldiii… Patlamış mısııır…
- Anaaa, pilav gelmiiiş…
- Bizim pilavımız var, yavrum. Beyba ‘n gelsin, yiyeceğiz.

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

İlk Yolculuk

Trabzon üzerinden İran ‘a giden transitlerin Erzurum Cumhuriyet Caddesi ‘ndeki terminali karakışlar içindeydi.
Otobüsün önünde beklediği yapının saçaklarındaki buzlar yerlere kadar sarkmışlardı. Saçaklarda bilek kalınlığında olan buzlar, yere yakın kesimlerde inceydi ve kirli beyaz renkteydi. Büronun camları buzçiçekleriyle örtülüydü. Bir ucu Tebrizkapısı ‘na, obir ucu Havuz ‘a uzanan cadde karlar altındaydı ve kar yumuşak pamuk yığınlarını andırmaktaydı. Şuraya-buraya yolcu taşıyan kızakçılar atlarının boyunlarına çıngıraktan çelenkler takmışlardı. Burun deliklerinden ince ve keskin dumanlar çıkaran koşumları süslü atlar, kızaklarını beyaz kar üzerinde çekerken çıngıraklarından yayılan büyüleyici sesler, karbaşlıklı evlerin duvarlarında, balkonlarında, pencerelerinde ve kapılarında yankılanmaktaydı. Bir yanı caddeye taşan bir kümbetin dibinde, meşin gocuğuna bürünmüş bir Laz kestaneci, arada bir haykırarak mangalındaki dumanları tüten kestanelerini çeviriyordu. Beyaz karın ağırlığı altında esneyen telgraf tellerinin üstünde, soğuktan tüyleri kabarmış dizi dizi serçe vardı. Karın beyazlığı içinde, olduğundan daha da kara görünen bir karga, gaklayarak çıplak dalları karlara bürünmüş bir ağaca doğru uçmaktaydı.
İçi henüz soğuk olan otobüste Hikmet Çocuk ‘u bir camın yanına oturtmuşlardı. Oturduğu yerde, yanındaki karçiçekleriyle süslenmiş camı küçücük parmağıyla çizmeye çalışıyor, arada bir, yanındaki anaya-böyganaya, arada bir de dışarıda camın dibinde duran beybaya, dayıya, amcaya bakıyordu. Ana gözyaşları içindeydi ve beyba, dayıyı bırakıp amcaya, amcayı bırakıp dayıya sarılmaktaydı. Sonunda Hikmet Çocuk, beybanın onlardan ayrıldığını, arabaya bindiğini ve gelip ananın yanına oturduğunu gördü.
Otobüs herhangi bir uyarıda bulunmadan kalktı.

Devamını Oku