Seni kardan bir genç kız yaratmış Yaratan,
Simden, sırmadan saçların,
Lekesiz kömürden gözlerin,
Burnun körpe tomurcuktan, ağzın gülden,
Bir ömür seni doyamadan sevmem için
Geriye bir şey kalmasın diye
Sevişelim böyle bütün bir ömür,
Saçımız birlikte bembeyaz olsun.
Gel bütün gücünle saklan kalbime,
Ayrılıklar bizi bulamaz olsun.
Dünyalar yıkılsa ayrılmayalım,
4
‘Arabamda gıcıldayan mazım var,
Bu serçenin lenger kadar ağzı var.’
Hacı Hanife Hanım Teyze:
- Su gibi ömrün uzun olsun kızım. Dedi. Berhudar ol.
Malta ‘daki yol kavşağında olağanüstü bir kalabalık toplanmıştı. Bir cankurtaran, yol vermek için kenara çekilen arabaların yanlarından acı sinyaller vererek Edirnekapı ‘ya doğru gidiyordu. Akdeniz Caddesi ‘nin yokuşa ulaştığı noktada, kağıt gibi parçalanmış kırmızı bir folksvagen durmaktaydı. Meraklı kalabalığın az ötesinde bir çöp kamyonu vardı. Yerler kan gölü halindeydi. Saçları alnına dökülmüş, beli beyaz önlüklü bir pastacı garsonu, çevresini saranlara gururla bir şeyler anlatıyordu:
- Na şuradan çıktı, aşağıdan. Kamyon yanlış park etmişti: Köşe başına yakın durmuşmuş. Ya iki metre, ya üç. Sağa dönerken altına girdi. Ölmüşlerdi. İki erkek, iki kadın. Onlar da tüm içkiliymiş ama. Gece eğlenmişler, sabaha her şey tamam. Ben çağırdım cankurtaranı. Çabuk geldiler ama arabadakiler sallamadı: Ölmüşler.
İki genç gözlerini kan gölünden zorla ayırıp yürüdüler.
‘Ölen ölür, kalan sağlar anlatır.’
Fırını geçerlerken kadın başını çevirdi. Sıcak taze ekmeğin kokusu caddeyi tutuyordu. Delikanlı:
- Ekmek alayım mı, Minicik?
- Yemeğini ye de yat biraz, Kubi. Uykusuzsun. Rengin mosmor. Sonra sınavda şeşi beş görürsün. Yat biraz. Daha saat ondörde dünyalar var. Ben seni uyandırırım.
- Ya sen?
- Sen gidince ben yatarım, meraklanma. Kadınlar nasıl olsa kendini kayırır.
Genç kadın, zaten çok dar olan salonun yarısından azını, ipten kornişe asılı temiz bir basma perdeyle ayırmış, perdenin arkasını mutfak haline sokmuştu. Eliyle bu perdeyi toplayarak yana açtı. Plastik bir çay tabağına cam bir kavanozun dibindeki son zeytinlerin tamamını döktü. Bir naylonun içinde sarılı duran ucu-kulağı kopmuş ekmek parçasını çıkardı. Hepsini, plastik bir tepsiye özenle yerleştirdi. Cam bir bardak alarak tuvaletle lavabonun birlikte bulunduğu küçük bölmeye girdi. Lavabo musluğunu sonuna kadar açıp suyu soğutmak için bir süre bekledi. Sonra musluğu sıkıştırıp bardağı su altında gıcırdatarak yıkadı, berrak bir suyla doldurarak çıktı. Hazırladıklarını, bir takım notlara göz gezdirmekte olan eşinin oturduğu masaya koydu:
- Ha ‘di Kubi. Ye ve derhal yat.
- Sen de otur, Minicik.
Karısının her zaman çalıştığı köşeye, o tepeleme torba, çuval yığılı köşeye, o ayni zarflarla dolu masaya baktı. İçinin biryerlerinde birşeyler koptu. Gözlerine inanamıyordu: Karısı orada, o alışılmış köşede, o alışılmış masada yoktu. Yerinde birileri, bir başkaları, bir tanımadıklar çalışıyordu.
‘Birileri ama O değil… Minicik değil… O değil… O değil… O yok… Minicik yok… Onbeş gündür hiç mektup göndermeyişi işte bunun içinmiş… O yok… Minicik yok…’
Tanımadığı birine:
- Mine Hanım nerede?
İkinci Bölüm
1
‘Lerdüvan dayadım alma dalına,
Almaları yumruk yumruk daş gibi.’
Tren keskin bir düdük çalarak küçük bir istasyona giriyordu.
7
‘Kadı olsam mahkemede duramam,
Müftü olsam maslahatı bulamam.’
Delikanlı avuçlarında duran seksen liraya baktı.
Yazılmasına çizilmesine nice yıllar ömür tüketilen, okutulup öğretilmesiyle, üniversitelerde, nice yıllar büyük adamlar yetiştirilen şu sekiz-on bilim eserinin gerçek değeri bu seksen lira mıydı?
8
‘Eğil dağlar eğil üstünden aşam,
Yeni talim çıktı varam alışam.’
Masasında harıl harıl çalışan şef, burundan takma billur gözlüklerinin üzerinden,karşısında duran genç kadının elindeki hasta kağıdına baktı:
- Hayrola Mine Hanım? Dedi. Hasta mısın? Gündüz çalışmasına dönmek sana hiç yaramadı. Sana şaşıyorum a kızım. Ayaklarda duracak halin yok. İzin veriyorum istemiyorsun, doktora çıkıp ilaç almakla yetiniyorsun. Yatmadan, dinlenmeden, bakılmadan geçmez ki kızım, hastalık denen meret. Kubilay ‘ın sınavı kazanamaması seni iyice tüketti. Üzülme kızım; Allah büyüktür. Dişçiye mi gidiyorsun? Soğuktandır. Buranın havası öyle bir nemli hava ki; sıvaşır insana. Adamın ne dişini kor, ne boğazını. İstersen bugün hiç gelme. Benden sana izin.
Sempatik, iri yapılı, şık giyimli, gösterişli bir adamdı. Yanında ve arkasında saygıyla yürüyen bir kalabalık göze çarpıyordu. Dönüp kendilerine baktı, gülümsedi. Sonra birşeyler söylediği kalabalığına işaretler yaptı, eğilmeden hepsiyle selamlaşıp tokalaşıp ayrıldı. Diğerlerinin uzaklaşmasıyla ilgilenmeden bahçeye girdi. Koşuşan garsonlar metrelerce uzakta durup buyruk beklemeğe başlamışlardı.
Nami Bey önce delikanlıyı ona tanıttı. Sonra:
- Bu da bizim Nihat. Dedi. Sivas milletvekili.
Oturdular. Garsonlara gerekenler söylendi.
Müdür, Nihat Bey ‘le senli benli konuşuyordu. Onda da insanı rahatlatıcı olgun, sıcakkanlı bir hava vardı. Seçmenlerini gerçekten temsil edebilen, onların sağlam karakterlerini, sıcakkanlılıklarını, yakınlıklarını, konukseverliklerini, hatta konuşmalarını kendi kişiliğinde toplayabilen bir yeteneğe, seçkinliğe, gösterişe ve erdeme sahipti.
Nami Bey ‘in bütün anlattıklarını dinledikten sonra, delikanlıya dönüp büyük bir candanlıkla:




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!