İsmet Barlıoğlu Şiirleri - Şair İsmet Ba ...

İsmet Barlıoğlu

Bir Arıyla İlk Dostluk

Pınar, tozlu-tozaklı yolun geçtiği yumuşak bir tepenin eşiğindeydi.
Hikmet Baba elden düşme arabasını yoldan çıkarıp pınarın önüne çekti. Kontak kapattı, arabayı el freniyle sağlama aldı ve külüstürden indi.
Tepe başka tepeler gibi değildi. Bir baştan başa güzellikler tepesiydi, bir zümrütler tepesiydi, bir yeşil kokan esintiler tepesiydi. Pınar kestane ve çınar ağaçlarıyla cömertçe kuşatılmıştı ve sabah güneşinin serin ışıkları dallarla yapraklar arasından süzülüp parlak sarı lülelerden taş yalaklara akan soğuk sularla yıkanmaktaydı. Çınarlar-kestaneler yaşlı yaşlı, dallar-yapraklar körpe körpe ve yeşil yeşildi. Tepe bir baştan bir başa çayırlarını, çimenlerini, otlarını, çiçeklerini kuşanmıştı. Güneşin, havanın, suyun ve rengin cana getirdiği kuşlar daldan dala sıçrıyor, ağaçtan ağaca uçuyor, körpe cıvıltılar güneşe uzanan yeşil yapraklara yaşama sevinci veriyordu.
Parlak lülelerden akan duru sular bir taş yalaktan bir ikinci taş yalağa, ondan bir üçüncü taş yalağa ve oradan da dışarıya akmakta, aklı-karalı taşları, bembeyaz çakılları yalamakta, altındaki taşların, çakılların pürüzsüz sırlarını ortaya koyup tozlu-tozaklı yolun biryerlerinden aşağı akıp gitmekteydi.

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

İlk Doyuş

Serin sabah güneşinin körpe ışıkları, temiz pencere camlarını öpmeye çalışan dışarıdaki tellikavağın yapraklarının yelpirdenişlerini masanın camına getirmiş, cam üstünde pırıltılı kıpırtılarla oynaşmaya başlamıştı. Dalların hışırtıları camın içinde ve bırakılan ekmek parçalarına üşüşmüş üç-beş serçe, camın dışındaki daracık pencere taraçasındaydı. Masanın bir köşegeninde durgun, duru, aydınlık bir güneş vardı. Yana açık perdelerin kenarları yukarıdan aşağıya inen sırmalar gibi ışıldamaktaydı. Masadaki kağıtlar bir gölgeleniyor, bir aydınlanıyor, yerinde durmayı pekilenemeyen kavak yapraklarının gölgeleri esniyor, kıpırdanıyor, yaylanıyordu.
Cam- mam dinlemeyen güneşin ilk sıcaklığına sırtını açmış olan Hikmet Baba, okuyup havale ettiği kağıt tomarlarından başını kaldırarak elindeki ıslak bezle dolapların tozlarını almaya çalışan odacıya baktı:
- Mustafa. Dedi. Söylediklerimi bana bir daha söyletme oğlum. Görüyorsun ve biliyorsun; bu odanın iki kapısı var. Bu kapı personelin çalıştığı salona açılıyor. Şu ikinci kapı ise; doğrudan koridora yani dışarıya açılan bir kapı. Personele açılan kapıyı istediğin kadar kapalı tut ama dışarıya açılan kapıyı hiçbir zaman kapalı tutma. Çalışma başlar başlamaz kapıyı aç ve çalışma bitinceye kadar da öyle bırak. Bizim dışarıyla ilişkimizi sağlayan kapı o. İşi olan yurttaşlar buraya oradan geliyor ve ayrılırken oradan gidiyorlar. Kuruluşumuz açısından o kapı “Devlet Kapısı” dır. Ve devletin kapısı yurttaşlara her zaman açık olmalıdır. Kapısı kapanan devlet bitmiş demektir. Oysa; içerden-dışardan oynanan tüm oyunlara rağmen bu devlet sonsuza kadar yaşayacaktır. Kurucusu olan Büyük Atatürk de bunu böyle söylemiştir. Devletin açtığı kapıyı uyruk kapatamaz. Aç o kapıyı. Gelip gidenlerden kim farkında olmaz, kim haddini bilmez de kapatırsa kapatsın, sen aç. Her kapanışında aç. Yine aç, yine aç, yine aç. Bir odacının en başta gelen görevi budur. Yurttaş hizmetini gördürmek için kapı çalmak zorunda kalmamalıdır. Çünkü; yurttaşlar devlet için var değillerdir, devlet yurttaşlar için vardır.
İriyarı, esmer, kıvırcık saçlı, pos bıyıklı odacı küstah koruyucu havalarındaydı:

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

İlk Kazanç
Hikmet Genç, ikide bir sözü edilen aslanın nasıl bir aslan olduğunu bilmiyor ama söylenenlere yerden göğe hak veriyordu: Ekmek gerçekten işte o aslan ağzındaydı. Ve aslan, suyun başını kesen, kendisine günde bir bakire kurban edilmedikçe bir tek yudum su bile vermeyen o masallar ejderini andırıyordu. Lokmanın kaynağı olduğu ne kadar kesinse; adil olmadığı da bir o kadar kesindi.
Hamallara taşıttıkları yetmezmiş gibi, artanı da kendi filelerine, çantalarına, torbalarına doldura doldura evlerine önemli ölçüde yiyecek götürenler, aslan dostu olmalıydılar. Bazılarından, istediklerini esirgemeyen aslan, bazılarının tek bir lokmasını bile yırtıcı dişleri arasında sımsıkı tutuyor, o lokmanın o ağızdan alınmaması için gece-gündüz nöbetlere yatıyordu.
Kendisini bir yağsız çamaşır ipinin ilmeğinden kurtaranlar, kurtardıktan sonra nerede ne bulup yiyeceğini akıllarına bile getirmemişlerdi. Cebinde bir beş parasının bulunup bulunmadığının ardına bile düşmemişlerdi. Tükenmişliğini bir intihar girişiminin sarsıntısına bağlayıp bırakmışlardı. Sorsalar söyleyecek miydi? Verseler alacak mıydı? O, çamaşır ipini boğazına cömertçe geçiren değil miydi? Kendi sandalyesine kendi tekmesini o vurmamış mıydı? Verileni almanın, yüzüne kapatılan kapıyı çalmaktan farkı mı vardı? Elini uzatmamak için ayağını uzatmıştı. Ayağını uzatan ne hakla elini uzatabilirdi ki?
her şeyi gören, duyan, sezen, değerlendirip kararlara bağlayabilen baş, ipler kopunca; devreden çekiliyor ve işleri ayaklara bırakıyordu.
Hikmet Genç ‘in ayakları başının buyruğunda değildi, başı ayaklarının ardındaydı.

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Abartmadan İlk Kurtuluş

Bahçede, bembeyaz çiçekler açmış olan meyve ağaçlarının bayramı vardı. Körpe kuşlar ağaçtan ağaca, daldan dala atlayarak cıvıldaşıyor, rengarenk kelebekler çiçekten çiçeğe uçuşuyor, altın renkli arılar güneşi kanatlarında taşıyarak vızıldaşıyorlardı.
Ev tek katlı, tek pencereli, sarı duvarlı ve kırmızı kiremit çatılı olup duvarsız ve çitsiz bir bahçenin ortasına oturmuş, dörtbir yanından da çiçekli dallarla çevrilmişti. Meyve ağaçlarının baharla öpüşen beyaz çiçeklerle süslü dalları evin sarı yanaklarını okşamaktaydı. Tek kanatlı kırmızı kapı olanca cömertliğiyle bahara açılmıştı. Kapının önünde beyaz çakıllarla döşenmiş geniş bir taraça yeralmaktaydı. Önündeki havuzun kemerli taşlarına serçeler konup konup kalkıyorlardı. Havuzun ötesindeki toprak yol, çiçeklerle bezenmiş bahçe duvarlarının aralarından geçip anayola doğru uzaklaşıyordu. Evin önündeki meyve ağaçlarından birinin altında tütün saran bir adam vardı. Üstü ıspanak demetleriyle dolu olan dört tekerlekli işporta arabasını, kolayca görebileceği bir yana bırakmış, arka tekerleklerinin önlerine irice taşlar koymuş, kendisi de bir gölgelikte çömelmişti. Tütününü sararken arada bir başını yukarı doğru kaldırıp “Ispanağım vaaar… Körpe, yeşil ıspanaklarım vaaar…” diye bağırıyordu. Az ötelerde bürüklü, şalvarlı bir kadın, iri iri bakır bakraçla biryerlere su götürmekteydi.
Yaldızlı bir ikindi güneşinin ışıklarına gömülmüş olan taraçada dört-beş çocuk konuşuyor, bağrışıyor, gülüşüyor ve okulsuz geçen bir günün yaramazlıklarını paylaşıyorlardı.
- Dört kere dokuz otuzaltı eder akıllım. Dokuz kere dört de öyle. Ben ezbere bilirim kerrat cetvelini. Ezberleyip ezberlemediğimi öğretmenimiz her gün kontrol ediyor.

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

İlk Bayrak Çekiş

Alanın ortasında elips biçiminde büyük bir havuz vardı. Pürüzsüz kemerli taşlarla çevrilmişti, dupduru suyla doluydu ve oniki fıskiyesinden göklere doğru incecik sular fışkırmaktaydı. Beş-altı metre genişliğindeki beton turnike taş döşeli dönel kavşakla birleşmişti. Havuzun dört ayrı yönündeki dört geniş, ağaçlıklı cadde burayı kentin dört ayrı yönüne bağlamaktaydı.
Ilık ve solgun bir sonbaharın bir 29 Ekim gününde törenlerle kutlanacak olan Cumhuriyet Bayramı ‘nda ortalık ana-baba gününü andırmaktaydı.
Havuzun çevresi, tribünler, caddeler, sokaklar, yapıların önleri, kapıları, pencereleri, balkonları, damları-çatıları, kaldırımlar, bahçe duvarları, ağaçların dalları, direkler dizi dizi, avuç avuç, salkım salkım, bölük bölük, hevenk hevenk insanlarla doluydu. Yükseklere iplerle asılmış boy boy, renk renk, biçim biçim yazılı bezler, rengarenk kağıt fenerler, renkli kağıt zincirler, kordonlar, kurdelalar, balonlar alanı bir baştan bir başa süslemişlerdi. Lambalı-lambasız direkler ve ağaçların uzun gövdeleri süslü kuşaklar içindeydi. Havada rengarenk çiçek yaprakları, rengarenk balonlar, rengarenk pullar uçuşuyordu. Ötede-beride patlatılan oyuncak tabancaların ve sürtülen maytapların sesleri kalabalığın uğultusuna karışmakta, çocuk sesleri, haykırışlar, seslenmeler ve sevinç çığlıkları yeri-göğü inletmekteydi.
Tribünler kentin sivil ve asker büyükleriyle doldurulmuştu. Kadınlı-erkekli, gençli-yaşlılı kalabalık törenin bir an önce başlamasını bekliyordu.

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Etoburluktan İlk Nefret

Sekseninde tutsak düşeceği Hikmet Dede ‘nin aklının ucundan bile geçmiş değildi.
Evinin bahçe kapısını taşlarla-tekmelerle kırarak içeri giren iki düşman birliği, biri çocuk ve ikisi yetişkin olmak üzere üç kişiden ibaretti. Çocuk ancak dokuz-on yaşlarındaydı. Üstünde kirli, yakasız, gerçek rengini yitirmiş bir işlik, altında koyu renk eski bir şalvar, ayaklarında sırımları bacaklarına dolanmış kirli sarı çarıklar ve sağ elinde de ince, uzun bir çubuk vardı. Yetişkinler birbirlerinin kopyası gibiydiler. İkisi de esmer, ikisi de iri-yarı, ikisi de kaba-saba, ikisi de kara palabıyıklıydı ve ellerinde büyük ve kalın sopalar bulunmaktaydı. Birinin sol kaşının üstünde, obirinin sıfıra vurulmuş başında taş yaraları mevcuttu. Çocuk da yetişkinler de Anadolu köylülerinin Türkçe‘ siyle konuşuyorlardı. Bahçeye girer girmez, kaçmasını önlemek istercesine, kaçılabilecek yerleri tutmuşlardı. Yetişkinlerden birinin ilk sözleri şunlar oldu:
- Ohhooo… Hele bunun keyfine bah, babam… Sinmiş ikindi zemanı bir ağacın kölgesine, yapiyir şekerlemesini…
Obir yetişkin, arkadaşının bu sözlerini pekilenmek yanlısı değildi:

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

İlk Buluş
Akşam karla birlikte geldi.
Karanlık doğudan inmekte, kar batıdan yağmaktaydı. Cansız kış güneşinin bitkin ışıklarının yerini karanlıklara bırakmasıyla ilçenin kar altında kalması bir olmuştu. Ağaçlar, damlar, sokaklar yine beyaz örtüler altında çığlıklarını içlerine gömmüşlerdi. Kapılar, pencereler yine acımasızca kapanmış, karanlık ve akşam yine dışarıda kalmıştı. Daracık pencerelerin ötesinden-berisinden dışarı çıkmaya çalışan sıcacık ışıklar beyaz örtülerin üstünü yine sarıya, kızıla boyamaktaydı. Yapraklarını bir sonbahar kazasında yitirmiş olan çırılçıplak ağaçların beyaza bürünmüş dallarında, yine Hicaz makamından Davudi ezan sesleri vardı. Sesler, uçuşan bembeyaz tüyler arasından kayarak, ıslanarak, üşüyerek karanlıklara doğru yükselmekteydi.
- Hilav geldi, pilav geldiii… Patlamış mısııır…
- Anaaa, pilav gelmiiiş…
- Bizim pilavımız var, yavrum. Beyba ‘n gelsin, yiyeceğiz.

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

İlk Yolculuk

Trabzon üzerinden İran ‘a giden transitlerin Erzurum Cumhuriyet Caddesi ‘ndeki terminali karakışlar içindeydi.
Otobüsün önünde beklediği yapının saçaklarındaki buzlar yerlere kadar sarkmışlardı. Saçaklarda bilek kalınlığında olan buzlar, yere yakın kesimlerde inceydi ve kirli beyaz renkteydi. Büronun camları buzçiçekleriyle örtülüydü. Bir ucu Tebrizkapısı ‘na, obir ucu Havuz ‘a uzanan cadde karlar altındaydı ve kar yumuşak pamuk yığınlarını andırmaktaydı. Şuraya-buraya yolcu taşıyan kızakçılar atlarının boyunlarına çıngıraktan çelenkler takmışlardı. Burun deliklerinden ince ve keskin dumanlar çıkaran koşumları süslü atlar, kızaklarını beyaz kar üzerinde çekerken çıngıraklarından yayılan büyüleyici sesler, karbaşlıklı evlerin duvarlarında, balkonlarında, pencerelerinde ve kapılarında yankılanmaktaydı. Bir yanı caddeye taşan bir kümbetin dibinde, meşin gocuğuna bürünmüş bir Laz kestaneci, arada bir haykırarak mangalındaki dumanları tüten kestanelerini çeviriyordu. Beyaz karın ağırlığı altında esneyen telgraf tellerinin üstünde, soğuktan tüyleri kabarmış dizi dizi serçe vardı. Karın beyazlığı içinde, olduğundan daha da kara görünen bir karga, gaklayarak çıplak dalları karlara bürünmüş bir ağaca doğru uçmaktaydı.
İçi henüz soğuk olan otobüste Hikmet Çocuk ‘u bir camın yanına oturtmuşlardı. Oturduğu yerde, yanındaki karçiçekleriyle süslenmiş camı küçücük parmağıyla çizmeye çalışıyor, arada bir, yanındaki anaya-böyganaya, arada bir de dışarıda camın dibinde duran beybaya, dayıya, amcaya bakıyordu. Ana gözyaşları içindeydi ve beyba, dayıyı bırakıp amcaya, amcayı bırakıp dayıya sarılmaktaydı. Sonunda Hikmet Çocuk, beybanın onlardan ayrıldığını, arabaya bindiğini ve gelip ananın yanına oturduğunu gördü.
Otobüs herhangi bir uyarıda bulunmadan kalktı.

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

İlk İstiklâl Marşı

Bahar Hikmet Çocuk ‘u büyülemişti.
İlçede biri “İstiklâl”, obiri “İnkılâb” adında iki ilkokul vardı ve o, “İnkılâb” İlkokulu ‘nun birinci sınıfında okumaktaydı.
Başında, çevresi tek sırmalı siyah bir kep taşıyordu. Parlak siyah renkli pantolonunun paçaları çıplak dizlerinin üstündeydi. Sırtında parlak siyah bir önlük ve boynunda bembeyaz bir yakalık mevcuttu. Ayaklarına yeni alınmış olan beyaz yazlıklarını giymişti.
Ruhu, süt rengi çiçekler arasında cıvıldayarak kanat çırpan kuşlar gibiydi. İnmek, ayaklarını toprağa basmak bilmiyor, sürekli olarak uçuyor, uçuyor, uçuyordu. Evden okula gitmek için çıktığı halde, okula gitmesi gerektiğini bile unutmuştu. İki yandan yapılarla çevrilmiş olan toprak yolda, karşılaştığı her şeye bakıyor, baktığını-gördüğünü yercesine, içercesine, solurcasına içine sindirmeye çalışıyordu.

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

İlk Selam

Şebinkarahisar.
Geçmiş yıllarda Giresun ilçesinin iliyken, sonraları Giresun ilinin ilçesi haline getirilen bir yerleşim birimiydi.
Bu topraklarda bir zamanlar Azzi ‘ler yaşadıkları için Hitit ‘ler buraya “Azzi Ülkesi” adını vermişlerdi. İsa ‘dan önceki 13. yüzyılda aynı topraklar Müşki ‘lerin eline geçmişti. Frigya Krallığı ‘na bağlı olan Müşki Ulusu İsa ‘dan önceki 7. yüzyılda, Kimmer ‘lerler İskit ‘lerin akınları sonucu ortadan kaldırıldı. Yöreye yerleşmiş Milet ‘liler buralarda bazı ticaret kolonileri kurdular. Fakat toprakları, İsa ‘dan önceki 6. yüzyılda Pers ‘lerin, daha sonra da Makedonya Krallığı ‘nın egemenliği altına girmek zorunda kaldı. İsa ‘dan önceki 3. yüzyılda burayı, Pontos Krallığı ele geçirdi. Bu krallığın egemenliği İsa ‘dan önceki 1. yüzyılda sona erdi ve yerini Roma İmparatorluğu ‘nun emrine bıraktı. Bizans döneminde İstanbul yani o çaplardaki adıyla Konstantinapolis Latin ‘lerce ele geçirilince Trabzon ‘a kaçan Kommenos Hanedanı burada yeni bir devlet kurdu. Zaman içinde Cenevizli ‘lerin akınına uğrayan yöre, 14. yüzyılda Hacıemiroğulları ‘nın buyruğu altına girdi. Fatih Sultan Mehmet 1461 yılında bu toprakları Osmanlı topraklarına kattı. Aynı yöre 19. yüzyıl sonlarında, Sivas Eyaleti ‘ne baplı bir sancak haline getirildi ve Giresun da Trabzon Eyaleti ‘nin merkez sancağı oldu.
İlçe, göklere yükselen iki kale arasında kurulmuştu. Bunlardan ilki; görkemini hâlâ koruyan bir kale olup yüksek ve sağlam surlarla çevrilmişti. İçkaleye birbirinden dik yokuşlardan tırmanılarak ve büyük, çift kanatlı demir bir kapıdan geçilerek girilmekteydi. İçkalede birçok dehliz, sarnıç ve gözetleme odası vardı. “Öksürük Kalesi” adı verilen ikinci kale, gerçek bir kale biçiminde olmayıp doğal bir kayalıktan ibaretti. İlk kalenin eteklerine serpilmiş olan evler, sokaklar, caddeler ve çarşılar, büyük bir düzlüğü aşa aşa ve tepelerden geçe geçe bu ikinci kaleye kadar uzanmaktaydı.

Devamını Oku