işte yine yalnız bir sabaha uyandık
birazdan hüzün çıkınımızı alıp
yollara düşeceğiz…
ne birbirimizden ayrılacağız
ne de bütünleşebileceğiz
senin boyun endamın değişecek
sabah uyandığımda
pencereden bakınca ilk gördüğüm şey;
geceden çatıya düşen çiy damlalarının
kuru otlara akıttığı gözyaşlarıydı...
yoğun anız kokusu karışırken toprak kokusuna,
Bir buğday tanesiydi toprağa düştüğünde
Önce uzandı yere gönlünce, bir sipere
Sonra da uzun süre kış uykusuna daldı
ne zaman elime bir kâğıt kalem alsam,
bilmiş bilmiş gülümseyen bir çocuk
gelip oturur karşıma…
ona bakarken hüzün çağlamak ne mümkün
sarı saçları savrulurken rüzgârda
dalar gider ela gözleri taaa uzaklara…
gün yanığıdır tenlerindeki esmerlik
alınlarındaki çizgileri yaşanmışlıklar
avuç içlerinde nasır
günahı boynuna;
tüm doğayı
çizgisinden çıkaran
bu kumral eylül
sarı eteğinin ucunu
sabahın erken saatlerinde
yakaladım seni
bana, seni nasıl yakaladığımı sorarsan
akşam makinede kalan çamaşırları
hani sabah esintileri gibi ilkbaharın,
büyülü seslerini dinler gibi kumruların...
hani bir çiy damlası düşerken daldan yaprağa,
süzülürken bir damla yaş göz pınarlarından yanağına;
yokluğunla konuşmak,
bilsen nasıl güzel...
eskiden de böyle miydim;
cam kenarında durup
içimdeki gurbete göç ederken
buz tutar mıydı ellerim?
yabancı mıydı herkes
gözlerim uzaklara dalmış;
uyumakla uyanıklık arasında
yıllarca içimde biriktirdiklerimi
not etmişken aklımın bir köşesine,
hepsinin uçup gitmesine bir kuş sürüsü sebep.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!