Hamd ü senâ ol Zât-ı Akdes ü Bî-misl ü Bî-hemâl’e ki,
Vücûd-ı mümkinât feyz-i kudretine serâpâ muhtâcdır.
Bir nefha-i “Kun” ile zuhûr eyledi kevn ü mekân,
Arş u ferş, emr-i ezelîsinde bî-çün u çerâ itaatkârdır.
Zât-ı İlâhî münezzehdir ta‘rîf ü tavsîf kaydından,
Hamd ol Hüdâ’ya kim kıldı beni bî-çâre kul,
Aczimi bildirdi, verdi bana derd-i ezel.
Ol derd ki dermânı yine kendüdür ancak,
Bî-derd olan bilmez neymiş sırât-ı emel.
Bir katre iken eyledi deryâ-yı talebde,
Seni özlemek
yüksek sesli bir şey değil;
bir sandalyenin eksikliği gibi
akşamın ortasında.
Adını anmıyorum artık,
Bir niyâz ile açıldı gönül kapısı,
düştüm aşk-ı ezelînin harâbâtına.
Nefs dediğim o karanlık misafir,
meğer Hak yolunda ilk imtihan imiş.
Evvelde sandım ki ben ben’im,
Sen bana
bir hicran gibi geldin,
başlangıcı vuslat sandım,
sonu firkat çıktı.
Kalbimde bir sükût vardı,
İki satır koydular önüme
Dediler çare bundadır
Çevirdim çevirdim bulamadım
Meğer derman benim içimde
Güvenilmez gayrı dostun sözüne
Bir şehrin alnına yazılmış kader gibisin,
Tarihin nabzı atar taş kaldırımlarında.
Rüzgârın, bin yıl öncesinden haber getirir
Ve her akşam, güneş seninle helalleşir Boğaz’da.
Minareler göğe açılmış suskun dualar,
Ey şehr-i dilârâ ki cihân sende karar eyler,
Eflâke uzanmış kubben altında zaman eyler.
Bir bûse-i rahmettir akan mâ-i muallân,
Bosfor ki lebinden kevser-i cânlar akar eyler.
Gittiğinden beri
içimde bir istasyon var,
ne tren geliyor
ne de gidenin adı anılıyor.
Beklemek diye bir şey yok aslında,
Sözün yükünü omuzlayan adam,
Kalemiyle cephe kuran adam,
Zamanın en karanlık yerinde
Hakkı haykıran adamdır Mehmet Âkif.
Bir millet çökerken dizlerinin üstüne




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!