Seni sevmeden önce
zamanın geçtiğini sanırdım.
Saat ilerler,
gün akşama döner,
Eylül gelir,
yaprak düşer...
Sonra seni tanıdım.
Ve zamanın
geçen bir şey olmadığını anladım.
Zaman, insanın yaşadığı
anların içinde kendisini bulmasıymış.
Aşk
Eylül yağmuru başladı.
Çınarın dalları
ıslak yapraklarını
yavaşça bırakıyordu.
Deniz kıyıya
aynı hareketi tekrar tekrar
yapıyordu.
Ve ben ilk kez
tekrarın da anlam taşıdığını düşündüm.
Dalga gelir.
Geri çekilir.
Yeniden gelir.
İnsan da sever.
Uzaklaşır.
Özler.
Yeniden sever.
Fakat her dönüş
aynı dönüş değildir.
Çünkü insan
döndüğü yere
aynı insan olarak dönmez.
Aşk
Bir zamanlar
aynı gökyüzünün altında
aynı kıyıda
aynı sessizliği paylaşmıştık.
Belki aşkın en gerçek hâli
tam da budur.
Birbirinin hayatını ele geçirmek değil,
birbirinin varlığına
yer açmak.
Aşk
Aşk,
insanın bütün kanıtları topladıktan sonra
yine de kalbine güvenmeyi seçtiği
tek bilinmeyendir.
Aşk
Sen,
hayatın bana vermediği cevaptan çok,
sormayı unuttuğum soruydun.
Aşk
Seni ilk gördüğümde
bir insanla karşılaştığımı sanmıştım.
Oysa bazı karşılaşmalar
bir insanın değil,
kendi içimizde yıllardır kapalı duran
bir odanın kapısını açar.
Sen geldin.
Ve ben,
yıllardır çözmeye çalıştığım kendimi
bir başkasının gözlerinde okumaya başladım.
Aşk
Bana,
hayatın hâlâ sorulmaya değer olduğunu
hatırlatan soruydun.
Aşk
AŞKIN KÜÇÜK HİLESİ
Bir gün aşk kapımı çaldı,
ama kapının zili bozuktu.
Ben de açmadım.
Aşk,
hiç alınmadan
pencereden girdi.
Üstelik ayakkabılarını çıkarmadan.
— Ne arıyorsun? dedim.
— Seni, dedi.
— Ben burada değilim.
Aşk güldü.
İnsan bazen
kendi evinde bile
kendini kandırabiliyormuş.
Sonra masaya oturdu,
çayıma iki kaşık özlem attı,
bir parça sabır,
üç damla yağmur...
Ve senin adını
şeker yerine koydu.
Çay birden güzelleşti.
İşte o gün anladım:
Bazı insanlar
hayatımıza girmez;
hayatımızın
gizli tarifini değiştirir.
Sen de öyle yaptın.
Ben eskiden
kalbimi kilitli tutardım.
Anahtarı kaybetmekten değil,
birinin bulmasından korkardım.
Sen geldin.
Anahtarı aramadın.
Kapının önüne oturdun
ve bekledin.
Ben içeriden baktım.
Sen dışarıdan sustun.
İki inatçı insanın
aynı sessizliğe bakmasıydı aşk.
Sonra Eylül geldi.
Yağmur başladı.
Çınarın yaprakları
sanki gökyüzüne
küçük mektuplar yazıyordu.
Sen bana baktın.
Ben sana.
Dünya o sırada
bütün önemli işlerini bıraktı.
Deniz bile
bir süreliğine susmayı seçti.
Ve ben düşündüm:
Belki aşk,
birinin gelip
hayatını değiştirmesi değildir.
Belki aşk,
hayatın bütün tuhaflıklarına rağmen
yanında kalacak birini bulmaktır.
Hem de öyle birini ki,
sen kendin olmaktan korktuğunda
sana:
“Merak etme,” desin,
“Ben senin
en garip hâlini de severim.”
İşte o zaman
kalbimde küçük bir hile yaptım.
Seni sevmeyi
bir karar olmaktan çıkardım.
Alışkanlık da yapmadım.
Seni,
yağmurun toprağı sevmesi gibi
doğal bıraktım.
Çünkü bazı aşklar
mantıkla açıklanamayacak kadar tuhaftır.
Ve bazı insanlar,
bir ömür boyunca
aramadığın hâlde,
bir gün çıkıp gelir...
Sonra insan
bütün hayatını
“Meğer ben seni bekliyormuşum,”
diye yeniden okur.
Aşk
Bazı insanlar
hayatımıza gelmez yalnızca;
bizim hakkımızda
bilmediğimiz şeyleri
beraberlerinde getirir.
Sen öyle geldin.
Aşk
Ben ne zaman
yağmur altında yürüsem,
ne zaman Eylül
sokaklara sessizce inse,
ne zaman deniz
uzaktan içime dokunsa,
seni hatırlamaktan önce
şunu hatırlıyorum:
Bir zamanlar biri beni gördü.
Aşk
Eylül'dü.
Deniz, kıyıya
eski bir mektup gibi vuruyordu.
Çınarın yaprakları
sessizce düşüyordu.
Dünya büyük haberlerle meşguldü;
şehirler değişiyor,
sınırlar çiziliyor,
insanlar birbirlerinden
uzaklara savruluyordu.
Biz ise
küçücük bir bankta
birbirimizin ellerini tutuyorduk.
Belki aşkın bütün sırrı buydu:
Dünya ne kadar büyürse büyüsün,
insanın kalbinde
bir kişilik yerin kalması.
Aşk
İnsan hayatı
belki de birbirini bulmaya çalışan
küçük ihtimallerden oluşuyor.
Aşk
Seni seviyorum:
Seninle aynı hikâyenin
aynı cümlesinde
yaşamaya devam etmek için.
Aşk
Seni sevdiğim gün
takvim yaprağı kopmadı.
Zaman,
ilk kez kendi ellerini cebine sokup
bizi seyretmeyi seçti.
Çünkü bazı karşılaşmalar
tarihin anlamını değiştirir.
Aşk
BOZKIRIN HAFIZASINDA SEN
Seni sevdiğim gün
takvim yaprağı kopmadı.
Zaman,
ilk kez kendi ellerini cebine sokup
bizi seyretmeyi seçti.
Çünkü bazı karşılaşmalar
tarihin içine yazılmaz;
tarihin anlamını değiştirir.
Sen geldin.
Benim içimde yıllardır
kimsenin sürmediği bir toprak vardı.
Ne yağmur ulaşmıştı oraya
ne güneş.
Kendi sessizliğinin altında
çoraklaşmış bir ülke gibiydi kalbim.
Sen konuşmadın.
Bir tohum bıraktın.
O kadar.
Ama insanın kaderi bazen
bir cümleyle değil,
bir tohumla değişir.
Sonra içimde
görünmeyen bir bahar başladı.
Köklerin karanlıkta
birbirini bulması gibi
yaklaştık birbirimize.
Kimse görmedi.
Zaten en büyük değişimler
seyircisiz gerçekleşir.
Bir ağacın toprağın altında
orman kurması gibi...
Sen bende
kimsenin bilmediği
bir ülke kurdun.
Ben o ülkenin hükümdarı olmadım.
Çünkü aşk,
sahip olmakla değil,
emanet edilen şeyi incitmeden
taşımakla ölçülür.
Bunu geç öğrendim.
İnsan sevdiği şeyi
kendisine ait sandığında
onu küçültmeye başlıyor.
Oysa sen
bir nehir gibiydin:
Seni avuçlarımda tutmaya kalksam
kaybedecektim.
Bıraktım.
Ve sen
yine de yanımdan akmayı sürdürdün.
Eylül geldi.
Bozkırın üzerine
pas rengi bir sessizlik indi.
Uzakta deniz vardı.
Gökyüzü,
dünyanın bütün eski hesaplarını
mavi bir defter gibi kapatıyordu.
Çınarın altında oturduk.
Sen sustun.
Ben de.
Ama o sessizlikte
iki insanın söyleyebileceğinden
çok daha büyük bir şey konuşuyordu:
Zaman.
Bize şunu söylüyordu:
“Sevdiğiniz insanı
kaybetmemek istiyorsanız
önce onun değişmesine izin verin.”
Ne tuhaf...
İnsan sevdiğini
hep aynı yerde görmek istiyor.
Oysa aşkın hakikati
bir heykel gibi donmak değil,
aynı nehirde
iki kez farklı insanlar olarak
yeniden buluşabilmek.
Sen değiştin.
Ben değiştim.
Ama aramızdaki şey
eskimedi.
Çünkü aşkı
anıların içine gömmemiştik.
Onu her gün
yeniden kuruyorduk.
Bir şehir gibi.
Bir şiir gibi.
Bir insan gibi.
Şimdi seni düşündüğümde
aklıma önce yüzün gelmiyor.
Bir bozkır geliyor.
Ucu görünmeyen bir yol.
Yolun üzerinde
tek bir çınar.
Çınarın altında
iki insan.
Ve onların arasında
söylenmemiş bir hakikat:
Bazı insanlar hayatımıza
mutluluk getirmek için değil,
hayatın ne olduğunu
yeniden öğretmek için gelir.
Sen bana
aşkı öğretmedin.
Daha zor bir şey yaptın:
Aşk hakkında bildiğim
bütün yanlışları
benden aldın.
Şimdi biliyorum—
Aşk,
iki insanın birbirinde
kendini bulması değildir.
İki insanın
birbirini bulduktan sonra
kendini kaybetmemesidir.
Ve eğer bir gün
bütün yollar kapanırsa,
şehirler susarsa,
deniz çekilirse,
çınar son yaprağını bırakırsa,
takvimler bizim adımızı unutursa...
Yine de korkmam.
Çünkü seni
zamanın üzerine yazmadım.
Seni, zamanın kendisini
anlamlandıran yere yazdım.
Oraya takvim ulaşamaz.
Oraya ayrılık ulaşamaz.
Oraya unutmak bile
kendi adını söylemeden giremez.
Ve ben,
ömrümün bütün bozkırlarını
geçmiş bir yolcu gibi,
sonunda şunu anlayacağım:
İnsan bazen birini sevmez;
bir insanın içinde
dünyaya bakmanın yeni bir biçimini
bulur.
Sen benim için
işte o yeni biçimsin.
Aşk
Sevmek, istemek değildir;
istediğin hâlde incitmemeyi bilmektir.
Aşk
İnsan sevdiğini
yalnızca hatırlamaz.
Hatırlamanın biçimi de
sevdiğine benzemeye başlar.
Aşk
SENİ HATIRLAMANIN MÜZESİ
Seni sevdiğim yıllarda
evimizde küçük bir saat vardı.
Kimse ona bakmazdı.
Ama ben
sen gittikten sonra
o saatin sesini
daha iyi duymaya başladım.
Tik.
Tak.
Tik.
Tak.
Sanki zaman
sana ulaşamadığı için
duvarın içinde dolaşıyordu.
Sonra anladım:
İnsan sevdiğini
yalnızca hatırlamaz.
Hatırlamanın biçimi de
sevdiğine benzemeye başlar.
Seninle yürüdüğümüz
sokakları düşündüm.
Bir kaldırım taşı.
Bir pencere.
Bir fincan.
Masada unutulmuş
bir saç tokası.
Bunların hiçbirinin
aşk hakkında söyleyecek
önemli bir şeyi yoktu.
Ama ben hepsine
senden kalan bir anlam
yüklemiştim.
Belki aşkın en tuhaf tarafı budur:
Bir insan gider,
ama eşyalar
onun adına konuşmaya devam eder.
Eylül geldiğinde
yağmur başladı.
Çınarın yaprakları
sokağa döküldü.
Deniz griydi.
Şehir, eski bir kitabın
unutulmuş sayfası gibiydi.
Ben o sayfada
seni aradım.
Bulamadım.
Ama kendimi buldum.
İşte o zaman
aşkın yalnızca
iki insanın hikâyesi olmadığını anladım.
Aşk,
insanın geçmişini
yeniden düzenleyen
gizli bir editördür.
Sen gelmeden önce
çocukluğum başka türlüydü.
Sokaklar başka türlü.
Yağmur başka türlü.
Hatta yalnızlık bile...
Sen gittikten sonra
bunların hiçbiri
eski anlamına dönmedi.
Çünkü bir insan
hayatımızdan çıktığında
boşluk bırakmaz yalnızca;
geride kalan her şeyin
anlamını değiştirir.
Bir gece
eski fotoğraflara baktım.
Birinde sen vardın.
Birinde ben.
Birinde ikimizin de
henüz birbirini tanımadığı
bir şehir.
Fotoğrafa uzun süre baktım.
Sonra tuhaf bir şey oldu:
Sanki seni değil,
o gün henüz yaşanmamış olan
aşkımızı özledim.
Belki insan
en çok yaşadığı şeyi değil,
yaşanabilecekken
yaşanamayan ihtimalleri
özlüyor.
Ama ben bizimkini
bir ihtimal olarak bırakmadım.
Onu yaşadım.
Eksikleriyle.
Yanlışlarıyla.
Suskunluklarıyla.
Ve bütün o küçük mucizeleriyle...
Şimdi şunu biliyorum:
Seni unutmak istemiyorum.
Çünkü unutmak
bazen acıyı değil,
insanın kendisinin
bir parçasını da silmesi demektir.
Ben seni
acı çekmek için hatırlamıyorum.
Seni,
bir zamanlar dünyanın
daha geniş göründüğü,
yağmurun daha anlamlı yağdığı,
denizin daha derin konuştuğu,
bir çınarın altında
iki insanın
gelecek hakkında hiçbir şey bilmeden
mutlu olabildiği
o hayatı hatırlamak için
hatırlıyorum.
Ve belki aşkın
gerçek müzesi budur:
Bir binada değil,
insanın hafızasında kurulur.
Kapısında bekçi yoktur.
Bilet satılmaz.
Kimse ziyaret saatini
ilan etmez.
Ama bir gün,
Eylül yağmurunda
eski bir sokağın köşesinden geçerken,
birden durursun.
Hiçbir şey olmamış gibi
görünen bir dünyada
kalbin sana sessizce söyler:
“Bak,
burada bir zamanlar
çok sevmiştin.”
Ve sen anlarsın:
Bazı aşklar bitmez.
Sadece
hatıraya dönüşerek
hayatımızın içine yerleşir.
Aşk
AŞK DOSYASI
Dosya No: 09/Eylül
Olay yeri:
Yağmur altında
unutulmuş bir sokak.
Saat:
Gece yarısını biraz geçmiş.
Tanıklar:
Deniz,
eski bir çınar,
ve seni gördüğünü
iddia eden birkaç pencere.
Ben olay yerine
geç geldim.
Çünkü aşkın
bir gün başıma geleceğini
hiç düşünmemiştim.
İlk kanıt
bir mendildi.
Üzerinde adın yoktu.
Ama kokusundan
seni tanıdım.
İkinci kanıt
bir bakıştı.
İnsanların çoğu
bakışların delil olmadığını söyler.
Yanılıyorlar.
Bir insanın gözleri
bazen bütün geçmişinden
daha çok şey anlatır.
Seni sorguya çekmedim.
Çünkü sana soracağım
ilk sorunun cevabını
zaten biliyordum:
“Beni neden seviyorsun?”
Bilmiyordun.
Ben de bilmiyordum.
Dosyaya şu notu düştüm:
Aşkın nedeni bulunamadı.
Araştırma devam etti.
Günler geçti.
Şehir büyüdü.
Sokaklar kalabalıklaştı.
İnsanlar başka suçlarla
meşgul oldu.
Ama ben
senin gülüşündeki
o küçük şüpheyi
unutamadım.
Çünkü aşk,
bazen insanın
kendisine yönelttiği
en tehlikeli sorudur.
Bir gece
çınarın altında buluştuk.
Yağmur yağıyordu.
Deniz karanlıktı.
Sana:
“Benden bir şey saklıyor musun?” dedim.
“Evet,” dedin.
“Neyi?”
“Gideceğim günü.”
İşte o anda
dosyanın bütün dengesi bozuldu.
Çünkü ben seni
kaybetmekten korktuğumu
o ana kadar bilmiyordum.
Bazı gerçekler
ancak ortaya çıktıklarında
gerçek olur.
Sana yaklaşmadım.
Elini tutmadım.
Sadece baktım.
Sonra sen elini uzattın.
Ben tuttum.
Ve soruşturma
orada sona erdi.
Çünkü insan bazen
gerçeği bulduğu için değil,
gerçeğin ne olduğunu
artık umursamadığı için
dosyayı kapatır.
Sen gitmedin.
Ben kalmadım.
İkimiz de
aynı yerde durduk.
Belki aşk buydu:
Birbirini sorgulamaktan vazgeçip
birbirine güvenmeyi seçmek.
Yıllar sonra
dosyayı yeniden açtım.
Deliller hâlâ duruyordu:
Bir yağmur,
bir çınar,
bir deniz,
bir Eylül akşamı,
ve iki insanın
birbirine söylediği
yarım cümleler...
Son rapora
şunu yazdım:
“Olay çözülemedi.
Fail bulunamadı.
Ancak aşkın
iki insanın hayatına
izinsiz girdiği kesindir.”
Dosyayı kapattım.
Ama seni değil.
Çünkü bazı davalar
mahkemede sonuçlanmaz.
Bazı aşklar da...
insanın içinde
ömür boyu devam eden
bir soruşturmadır.
Aşk
GÖRÜNMEYEN SINIR
Seni sevdiğim gün
dünyanın bizi izlediğini düşünmedim.
Oysa şehirler
insanlardan önce
onların izlerini tanıyordu.
Bir kamera,
bir sokak lambası,
bir telefon ekranında
uykusuzca yanan küçük bir ışık...
Herkes bir yere kayıtlıydı.
Yalnızca aşkımız
henüz hiçbir sisteme
sığmıyordu.
Çünkü aşkın garip bir özelliği vardı:
İnsanı tanımlamak yerine
onu yeniden yaratıyordu.
Sen bana adımı sormadın.
Nereden geldiğimi,
hangi geçmişin
beni buraya sürüklediğini,
hangi korkuların
içimde yaşadığını...
Sadece:
“Gitmek ister misin?” dedin.
“Nereye?”
“Bilmiyorum.”
İşte o anda
özgürlüğün bir adres değil,
birlikte bilinmeyene
yürüyebilmek olduğunu anladım.
Eylül gecesiydi.
Yağmur
şehrin bütün yüzlerini
bulanıklaştırıyordu.
Çınarın altında
iki yabancı gibi durduk.
Deniz uzakta
karanlık bir ufuk çiziyordu.
Sen:
“Bizi kimse bulamaz,” dedin.
Gülümsedim.
“Ya kendimiz bulursak?”
Sustun.
Çünkü insanın
kaçabileceği en büyük yer
kendi içidir.
Bütün şehirlerden,
bütün sınırlardan,
bütün gözetleyen gözlerden
kaçabilirsin.
Ama kendinden
kaçtığın yerde
aşk seni yakalar.
Sen benim için
bir kaçış değildin.
Tam tersine,
kendime geri dönüş yoluydun.
Seni sevmek
özgürlüğümü kaybetmek değildi.
Aşkın gerçek özgürlüğü
belki de şuydu:
Sana ait olmadan
sana yakın olmak.
Seni değiştirmeden
sana dokunmak.
Seni tutmadan
yanında kalmak.
Ve gerektiğinde
gitmene izin verecek kadar
sana güvenmek.
Dünya bize
kim olmamız gerektiğini
söylemeye devam etti.
Biz sustuk.
Çünkü bazı kimlikler
insana verilmez.
İnsan onları
kendi sevgisinin içinde
yeniden kurar.
Sonra yağmur dindi.
Şehir yeniden görünür oldu.
Işıklar yandı.
Kameralar çalışmaya devam etti.
Sistemler bizi
yeniden tanımaya başladı.
Ama artık önemli değildi.
Çünkü senin elini tuttuğum anda
şunu öğrenmiştim:
İnsanın gerçek özgürlüğü
hiçbir yerde görünmemesi değil,
bir başkasının yanında
kendisi olmaktan korkmamasıdır.
Ve eğer bir gün
bütün yollar kapanırsa,
şehirler üzerimize gelirse,
dünya bizi
binlerce isimle tanımlarsa,
ben yine seni bulurum.
Çünkü seni
haritada aramıyorum.
Seni,
kim olduğumu unuttuğum yerde
bana kendimi hatırlatan
o tek bakışta buluyorum.
Aşk
Kayıt Tarihi : 25.09.2026 11:56:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!