ÇATIRDAYAN AİLE
Batılaşma ve zenginleşme ile birlikte aileler çatırdıyor. Karı koca arasındaki iletişimsizlik, beklentilerin yükselmesi, artan refah seviyesinin getirdiği suni ihtiyaçlar, bu ihtiyaçların karşılanmasındaki anlaşmazlık, yaşam şartlarının değişmesi, medyanın kışkırtıcılığı, giderek artan bencillik beraber yaşamayı zorlaştırmakta, evlilikleri sarsmaktadır.
Artan boşanmalar, özgürlük duygusunun sınırsız derecede ileri gitmesi toplumun temeli olan aileyi zora sokmaktadır. Zenginleşme le beraber dünyevileşmenin ileri boyutlara varması kadını feministleştirmekte bu da aileye zarar vermektedir. Medyanın hayatımızın tümünü işgal etmesi, TV dizilerinin yanlış yönlendirmeleri, internetin hayatımıza boylu boyunca girmesi insanı çevresinden koparmakta, sanal dünya gerçek dünyayı karıştırarak yıkıcı bir görev üstlenmektedir.
Dindarlığı ve geleneklerin gelişen teknolojiye ayak uydurmakta zorlanması her şeyde olduğu gibi aileyi de zedelemekte, işleri çıkmaza sokmaktadır. Bu gidişle geleneksel aile yerini batı tipi evliliklerine bırakacak, evliliklerin azalması ve boşanmaların artması, yalnız ve serbest yaşamanın artması kaçınılmaz olacaktır.
AKILLI TELEFONLAR VE AKILSIZ NESİLLER
Bu akıllı telefonlar nereden çıktı. Bu teknoloji git gide insanın yerini aldı. Onu hayattan kovaladı, kendi uydusu yaptı. Giderek onu dünyanın dışına itti. Daha kötüsü onu kendi kölesi yaptı. Şimdi her istediğini ona yaptırıyor.
Kapitalizmin tanrısı para yerini teknolojiye bıraktı. Teknoloji ilahlaştı tüm dünyalılar onun azatsız kölesi haline geldi. Bu gönüllü kölelik öyle yaygınlaştı ve genelleşti ki, tüm insanlığı ve insanların tüm hayatını kapladı. Şimdi insanlık onun için çalışıyor, onun için kazanıyor, onun için nefes alıyor, onun için yiyor, içiyor; hatta yemiyor, içmiyor.
Önceleri basit bir radyo ve ilkel bir telefondu. sonra evlerimize çamaşır makinesi olarak girdi. Sonra buzdolabı kardeşini getirdi. Sonra televizyon olarak evimizin baş köşesine ruhumuzun tahtına yerleşti. Ardından özel otomobil oldu, sonra telefon. Sonra bilgisayar oldu gelip karşımıza dikildi. Aldı bizi içine götürdü. Ailemizden ve çevremizden kopardı. Tüm ilişkilerimizi karmaşık hale getirdi.
ALLAH, TAGUT VE İNSAN
İnsanın yeryüzüne iniş macerası ilahi takdirde vardı, gerçekleşecekti; ancak bazı sebeplere bağlıydı. İşte o sebeplerden bir ve başlıcası İblis’in lanetlenmesi ve onun ayartısıyla yasak meyvenin yenmesi.
İnsanın yaradılışı kadar yeryüzüne iniş macerası da bu takdirin içindeydi. ‘Ben bir gizli hanineydim bilinmeyi istedim ve insanı yarattım’ buyuran yaratıcı insanın yaradılış hikmetini açıklar. Bu kutsi hadis yaradılış amacımızı açıklıyor, yaradılış sırrından bizleri haberdar ediyor.
Bu yaradılış sırrı insanın cennetten yeryüzüne indirilişini de izah ediyor aslında. Bu macera bizi yaradılış gayemizi de ortaya koymakta.
Allah bir yanda melekler diğer yanda hayvanat, öbür yanda ise can taifesi. Nebatatı da buna eklersek yaradılış tablosu tamamlanmış olur. Bu yaradılış stratejisinde insan tam ortada durmaktadır. Can yani cin taifesi insan gibi ilahi emre muhataptır, ancak bu ilahi emire uymakta insan kadar şanslı değildir. İnsan ise İblisin ayartısı ve içindeki nefsin şerre meyli yüzünden ilahi emre uymakta zorlanmaktadır.
ANNELER BABALAR VE ÇOCUKLAR
Anne ve babanın bütün yanlışlarının cezasını çocuklar çeker. İletişim ve uyum sorunu yaşayan anne baba evliliği bazen bitirir, her biri kendi hayatını sürdürür. Her iki taraf da bir takım zorluklar çeker ama asıl zorluğu çeken çocuklardır.
Problemli bir aile hayatı çocukları ruhen hasta yapar, çocuklukta karı koca kavgasının arasında büyüyen çocuklar evlilik sendromuna yakalanır, ömür boyu bu sendromun etkisinden çıkamazlar. Hayata yeni yeni hazırlanan çocuklar, hayata karşı çekingen, korkak ve pısırık olurlar.
Edebiyata Dair
1
BATILAŞMACI EDEBİYATIN KISA MACERASI
BATININ DELİ GÖMLEKLERİ
Batı yüzyıllardır doğuya deli gömlekleri giydirmekte. Bu deli gömlekleri o kadar fazladır ki ne zaman doğu insanı bir gömleği yırtıp içinden çıkmaya kalksa, ne yapıp edip ona yeni bir gömlek giydirir. Bir de üstüne üstlük alay-ü valayişle büyük törenler yapar, yaptırır, bu törenlerin de masrafların bire bin katarak doğu uluslarına ödetir.
Doğunun şaşaalı yüz yıllarında bat koyu bir karanlık içinde yüzmekteydi. Bu yüzden de bu çağa ortaçağ karanlığı adını verdi. Batı için karanlık olan bu çağ doğu İslam dünyası için aydınlık çağdı. Doğu dünyasını İslam aydınlatıyordu. İslam altın çağını yaşamaktaydı. İslam güneşinin Arabistan yarımadasında doğmasından sonra bu güneş önce Ortadoğu’yu, oradan yayılarak Maveraünnehir ve Horasan’ı, oradan daha ileri giderek önce Uzak-Doğu’yu aydınlatmış, oradan Hindistan’a uzanmış altın şıklarla dünyayı apaydınlık bir yer haine getirmeye başlamıştır. Yalnız zalim Roma’nın dünyanın yarısını koyu bir karanlığa gömmüş, zulüm içinde büyük bir bataklığa çevirmiş, tam bir zindan hayatına gömmüştür.
Doğu altın çağını yaşar, medeniyetin nimetlerini tadarken batı cehalet karanlığında boğuluyordu. Doğu bin bir zenginlik içindeyken batı fakirlikten kırılıyor, doğu huzur dünyasında yaşarken batı işkence ve engizisyon dünyasında azap çekiyordu.
YARDIMLAŞMA DUYGUSU VE ÇAĞDAŞ MÜSLÜMANLAR
Artık yardımlaşma duygu ve düşüncesi de rafa kalkıyor. Hızlı kalkınma ve hızla zenginleşme bizi sonradan görme, gavurdan dönme durumuna düşürüyor. Eskiden yanlış Batılaşma ve batı hayranlığı kınanır, bu temayı işleyen eserler yazılırdı.
Şimdi görünen o ki geçmişteki hastalıklarımız yanında meziyetlerimiz de varmış ve bu hastalıklarımız artarken, meziyetlerimiz de azalarak yok olmaya doğru gidiyor. Bu aslında şimdiki halimizin zenginleşme değil tam bir fakirleşme ve sefalet olduğunu gösteriyor.
Bu eskilerin manevi zenginlik dediği kanaatkarlık ve yardımlaşma duygusunun yok olduğu, her geçen gün insanlığımızdan biraz uzaklaştığımızı gösteriyor. Aynı aileden biri maddi olarak zenginleşirken diğeri fakirleşiyor. Biri saltanat içinde yaşarken diğeri sefilleri oynuyor, yiyecek ekmek bulamıyor. Birinin fakirlikten dolayı yuvası yıkılırken, diğeri zevk ve safa içinde gününü gün ediyor.
Birinin bir sürü dairesi var birinde oturuyor, diğerlerini ya kiraya veriyor, bazılarını çoluk çocuğu için boş tutuyor, ama bir tanesini öz kardeşi barınsın diye veremiyor. Hani meşhur bir hikaye var: Adamın biri çölde seyahat eder. Karşısına bir düzenbaz çıkar. Hasta numarası yapan sahtekar, yardımsever zat devesinden inince doğrulur ve silahını çekerek adamın devesini ve bütün parasını alır, soyup soğana çevirir onu. Yardımsever çölde soyulup soğana çekildikten sonra yankesiciden bir ricası olur. Ne olur sakın bu durumu kimseye anlatmayın. Yoksa bundan sonra hiç kimse mağdur durumda olanlara yardım etmez. Buna da biz sebep oluruz.
TÜRK ŞİİRİNİN YENİ DAMARI
Bu dört şair son devir edebiyatımızın yüz akıdır. Tanzimat, Servet-i Fünun, Fecr-i Ati ve Milli Edebiyat gibi aciz edebiyat hareketleri Türk Edebiyatını gerçek anlamıyla temsil etmekten uzak, ikinci sınıf bir edebiyat birikimi oluşturmuştur.
Servet-FünunTevfik Fikret, Fecr-i Atide Ahmet Haşim gibi birer örnek sesten başka soylu bir ses bırakamamıştır. Ancak Fuzuli’den, Baki’den, Nefi’den, Nedim’den ve Şeyh Galip’ten gelen o engin soluk Tevfik Fikret ve Ahmet Haşim’le sürmüş, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nazım Hikmet ve en son Sezai Karakoç’la bayraklaşan büyük soluğun sürmekte olduğunu görmekteyiz.
Bu soluk Türk şiirinin altın çağı olan Klasik edebiyatımız Divan edebiyatının büyük soluğudur. Her ne kadar bu soluk şekil değiştirerek devam etmişse de aynı soluktur. Bu büyük şairlerdir ki kaynağını klasik edebiyatımızdan almış, onu yeni şekil ve biçimlerde sürdürmüşlerdir. Bu yeni Türkiye’nin eskisinden ilham alarak yola devam ettiğinin bir göstergesidir.
Cahit Sıtkı, Ziya Osman, Atilla İlhan, Orhan Veli ve İkinci yeni grubu gibi şiirin bu asil damarını sürdürmüş damarını görmekteyiz. Bunun dışında bir takım gruplara girerek şair görünmeye çalışan müteşairlerin varlığını da fark etmekteyiz.




-
İsmail Karaosmanoğlu
Tüm Yorumlarhaydi şair dostlar görüşelim