Marmara’nın serin rüzgarı okşar Tekirdağ’ın geniş sahillerini,
Ganos Dağları’nın eteklerinde sıralanır yemyeşil üzüm bağları.
Şarköy’ün kıyısında dalgalar döverken zeytin ağaçlarını,
Namık Kemal’in vatan sevdası yükselir tarihi evlerin pencerelerinden.
Köfte kokusu sarar Süleymanpaşa’nın cıvıl cıvıl caddelerini,
Trakya’nın güler yüzlü, neşeli ve aydınlık ruhu kucaklar sizi bu kentte!
Zamanın zalim ellerinde paramparça olmuş bir aynaya bakıyorum şimdi.
Aynadaki her kırık, seninle olan bir hatıramı kesiyor ve yüzümdeki o bitmek bilmeyen sızı, baktıkça daha çok kanıyor.
Geri dönüşü olmayan, amansız bir oyunun içine düştüm; gururumun ve hırsımın kurbanı olup, hayatımın en parlak yıldızını, yani seni, kendi ellerimle söndürdüm.
Artık kelimeler bile utancından sustu, sana söyleyemediklerim dilimde ebedi bir lal oldu.
Pişmanlık, damarlarımda gezen sinsi bir kara zehir gibi ruhumu kurutuyor; seninle yeşerecek olan dallarım açmadan kırıldı, tüm umutlarım birer birer soldu ve ben çaresizliğin o en karanlık, o en korkunç dibini boyladım.
Zemheri ayazı vurur pencereme, göğsümde sönmeyen bir köz kalır.
Kimseye diyemediğim bir yangındır bu;
kendi içimin kuytu sokaklarında tek başıma yürürüm.
Diyarbakır’ın karanlık sokaklarında adımlarım yankılanırken, içimdeki gurbetle baş başayım.
Yorgun bir nefes, ağır bir yük... Ne geriye bakabilirim ne de ileriye.
Bir akşamüstü, ömrün dikiş yerlerinden kopup gittiği o saatte,
Bütün yaşanmışlığı bir hışımla sırtlayıp gitmek var ya...
Sanki kırk yıllık bir hesabı bir çırpıda kapatır gibi,
Sanki bu kaldırımlarda hiç izin, hiç sesin kalmamış gibi...
Söyle şimdi, omuzlarıma bıraktığın bu dağ gibi enkazla ben nasıl dayanayım?
Eskimiş bir lambanın cılız ışığında durup da,
Yeşilırmak akar geçer kentin tam ortasından dilsizce,
Tokat’ın o buram buram tarih kokan, dertli bağrında.
Taşhan’ın avlusunda oturdum bir demli çay içtim yalnız,
Beni teslim ettin ulan, o zalim yalnızlığın kollarında!
Ballıca Mağarası’nın kristal sarkıtlarından damlar yaşlarım,
Kırık bir zeytin dalı gibi tutundum dün gece o eski duvara,
Adını fısıldadı rüzgar, sızladı içimdeki o kör taze yara.
Anlatıyorum işte halimi, içim yana yana, gözümde yaşla:
Nasıl kıydın bu hasrete, nasıl baş başa bıraktın bu kışla?
Dedim ki kendi kendime: "Yetti gayri, bu ne çile, bu ne zulüm?"
Ayna yüzüme baktı, güldü halime sanki mahzun bir mum.
Boztepe’nin o dimdik zirvesinden baktım Karadeniz’in simsiyah, zifiri sularına...
Hırçın dalgalar hırsından köpürerek döver durur liman surlarını gece boyu.
Beni bıraktın sen herif, bu dumanlı kentin, bu deli poyrazın tam ortasında!
Sümela Manastırı’nın göğe uzanan o sarp kayalıklarına dayadım yorgun sırtımı,
Altındere Vadisi’ne koyu bir pus çökmüş yine bu seher vakti dilsizce...
Yüce Türk'ün adı yankılanır gökte,
Demirden dağlar deler, yoktur hiç lekke.
Korku salar cihana, titretir arşı,
Yürüdüğü yollar, kutlu bir çarşı!
Asırların destanı, kanla yazılmış,
Gözlerin bir deniz, dalga dalga umut,
Kalbin bir bahçe, açan binbir çiçek.
Adın bir melodi, ruhuma işleyen,
Sen benim dünyam, en güzel hece.
Her gülüşün bir güneş, aydınlatan içimi,
Uşak Kanyonu’nun derin uçurumlarına baktım dün gece,
Banaz Çayı akar geçer kayaların arasından hırçın ve soğuk.
Atapark’ta yürüdüm tek başıma bu gurbet akşamüstünde,
Beni bıraktın ulan, o zalim yalnızlığın tam ortasında!
Uşak halılarına dokunan o ince, o kırmızı nakışlar gibi,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!