Veysel Sari Şiirleri - Şair Veysel Sari

Antoloji.com mobil uygulaması Şiirler, şairler, mesajlarınız ve gruplarınız telefonunuzda. iPhone ve Android için ücretsiz. Uygulamayı İndirİndir
Veysel Sari

Bir akşamüstüydü, hatırlar mısın?
Gökyüzü bile rengini seçememiş, yarı puslu, yarı günahkar bir ikindi vakti...
Hani o vakitler; cebimizde olmayan paralarla dünyayı satın alırdık.
Kalbimizdeki o koca, o sahipsiz heyecanla;
Bütün şehirleri, bütün mevsimleri avucumuzda tutacağımızı,
Hayatın bütün çarklarını kendi istediğimiz yöne çevireceğimizi sanırdık.

Devamını Oku
Veysel Sari

Soğuk bir rüzgârın, tenimde bıraktığı o kadim titreme bu...
Saat, gecenin en ücra, en kimsesiz yerini vuruyor.
Dışarıda ne bir iz, ne bir ses, ne de bir bekleyen;
Ben kendi karanlığıma gömülü,
Bizzat kendi celladı olmuş bir adam gibi oturuyorum karşıma.
Yalnızım...

Devamını Oku
Veysel Sari

Yıl kaç oldu bilmem, boş odamda takvimler,
Ne bir ses, ne bir nefes, ne iz kaldı ardımda.
Umutlar birer gölge, düşler birer hayalet,
İçime çökmüş karanlık, bu ne büyük felaket!

Ana baba yok artık, kollarım boşlukta gezer,

Devamını Oku
Veysel Sari

Bilemezler yalnız yaşamayanlar, akşam olup eve dönüldüğünde kapıyı açan o soğuk havanın aslında dışarıdaki kıştan değil, evin içindeki mutlak terk edilmişlikten geldiğini. Anahtarı kilide soktuğunda çıkan o metalik ses, apartman boşluğunda sanki bir patlama gibi yankılanır ve kapıyı kapattığında dünyanın geri kalanıyla olan tüm bağın bir bıçakla kesilmiş gibi kopar. İnsan, kendi nefesinin sesini devasa bir gürültü gibi duymaya başladığında anlar yalnızlığın o korkunç yüzünü. Bir cana, bir nefese duyulan hasret öyle bir sancıdır ki; insan mutfağa gidip bir bardak su doldurduğunda, suyun bardağa dolarken çıkardığı o şırıltı duyabileceği en büyük senfoniye dönüşür. Çünkü o ses bittiğinde, kulaklardaki o meşum cızırtı, sessizliğin o sağır edici uğultusu geri gelecektir.
Yatağa girdiğinde asıl savaş başlar; karanlıkta gözlerini kapattığın an, kulakların bir radar gibi en ufak bir tıkırtıyı avlamaya çalışır. Yan odadan gelen bir dolap gıcırtısı ya da aniden duyduğun hayali bir ses, seni yatağın içinde doğrultup nefesini tutmaya mahkum eder. Aslında birinin olmasından değil, o sesin sadece zihninin bir oyunu olmasından dehşete düşersin. Nasıl koşar insan aynalara hiç düşündünüz mü? Sırf o odada bir hareket, bir çift göz, yaşadığına dair bir tanık olsun diye... Kendi yansımasıyla konuşur insan; kelimeler artık bir iletişim aracı değil, zihnin duvarlarına atılan çaresiz çığlıklardır. Kendi sesini duymak, henüz delirilmediğinin en acıklı kanıtıdır ama o ses odanın köşelerinde sönüp giderken geriye kalan yine o dilsiz boşluktur.
Sonra sabah olur... Ama bu sabah, perdelerin arasından süzülen o gri ve yorgun ışık, umudu değil, çıplak ve sarsıcı gerçeği getirir. Gözlerini açtığında tavanın o aynı soğuk beyazlığıyla karşılaşırsın. Gece boyu seni korkutan o gizemli sesler gitmiş, yerini her şeyi olduğu gibi bırakan o devasa, hareketsiz boşluğa bırakmıştır. Mutfaktaki ocağın altına çakmağı çaktığında çıkan o küçük "çıt" sesi, günün tek tesellisidir. Çayın demlenmesini beklerken masadaki boş sandalyeye bakarsın; dışarıda dünya büyük bir gürültüyle akıp giderken, senin kapının ardı hala o milattan kalma sessizliğin hükmü altındadır.
Bilemezler; bir insanın sabah uyandığında ilk cümlesini kuracak kimsesi olmamasının ne demek olduğunu. Yalnızlık korkusu, gece yarısı ansızın gelen o hayali sesin dehşetiyle başlar ve bir sabah o sesin hiçbir zaman gelmeyeceği gerçeğiyle mühürlenir. İnsan, kendi boşluğunda kaybolmuş bir gölge gibi, günün ışığında görünmezleşerek eriyip gider.

Devamını Oku
Veysel Sari

Bilemezler yalnız yaşamayanlar; akşam eve dönüp o kapıyı açtığımda yüzüme çarpan buz gibi esintinin aslında dışarıdaki kıştan değil, duvarlara sinmiş o küf kokulu, geniz yakan kimsesizliğimden geldiğini. Anahtarı kilide soktuğum an çıkan o metalik çatırtı, apartman boşluğunda bir silah sesi gibi patladı ve kapıyı arkamdan kapattığım an dünya ile aramdaki o son ince bağ da bir bıçak darbesiyle kopuverdi. Artık içerideyim; kendi nefesimin devasa bir gürültüye dönüştüğü o daracık hücrede, sessizliğin sağır edici uğultusuyla bir başımayım. Salondaki o boş sandalye bana dik dik bakmaya başladı, üzerindeki her toz tanesi mahkumiyetime şahitlik eden birer infazcıya dönüştü; eşyalar artık benim için birer nesne değil, dilsizliğime ortak olan ve her hareketimi sessizce yargılayan birer canlı varlıktı artık. Deliliğin o ince ve şeffaf sınırında yürürken, sesim odanın köşelerine çarpıp bana dilsiz bir yankı olarak geri döndüğünde, aslında kendi sesime bile ne kadar yabancılaştığımı iliklerime kadar hissettim.

Yatağa girdiğimde ise o asıl büyük hesaplaşma, o vahşi boğuşma başladı; karanlık çöktüğü an zihnim beni yavaşça içine çeken karanlık bir girdaba dönüştü. Kulaklarım dışarıdaki bir tıkırtıyı avlamak yerine, artık ruhumun içindeki o eski ve paslı pişmanlıkların çığlıklarını dinlemeye başladı. Geçmişim, kırık dökük anılarım ve kendi ellerimle ittiğim insanlar, yatağın başucuna dizilmiş birer hayalet gibi beni izlemeye koyuldu. Yorganın ağırlığı üzerime çöken bir mezar taşına dönüştü, uykunun o şifalı kolları beni reddetti; çünkü o karanlık girdabın içinde savrulurken attığım her adımda "neden?" diye bağıran bir pişmanlığın pençesine takıldım. Yalnız kalışımın, o kalabalık yollardan geçip bu tek kişilik ıssızlığa düşüşümün sancısı, kaburgalarımın altında sönmeyen bir kor gibi yanmaya devam etti. Kalbimin atışı göğüs kafesimi zorlarken hissettiğim o kavurucu dehşet, aslında bir yabancıdan duyduğum korku değildi; o seslerin sadece kendi zihnimin yarattığı birer mahkeme salonu olmasından, kendi hayatımın celladına dönüşmüş olmamdan korkuyordum. Sırf o odada bir hareket, yaşadığıma dair kanlı canlı bir kanıt olsun diye çıldırmış gibi aynalara koştum; kendi yansımama bakıp kelimeleri birer iletişim aracı olarak değil, zihnimin duvarlarına fırlattığım çaresiz çığlıklar gibi kustum. Kendi sesimi duymak, henüz tamamen o girdabın dibinde kaybolmadığımın en acıklı kanıtıydı ama o ses odanın kuytu köşelerinde sönüp giderken geriye kalan yine o dilsiz, o kör boşluk oldu.

Sonra sabah oldu; ama bu sabah perdelerin arasından süzülen o yorgun ışık umudu değil, çıplak ve sarsıcı bir isyanı getirdi önüme. Gözlerimi açtığımda tavanın o değişmeyen soğuk beyazlığına bakıp tüm gücümle haykırmak istedim fakat boğazım düğümlendi, sesim bir türlü çıkmadı; sanki gece boyunca o koyu sessizlik ve bitmek bilmeyen vicdan azabı gırtlağıma çökmüş, ses tellerimi birer birer koparıp atmıştı. Dışarıda dünya büyük bir gürültüyle, kahkahalarla ve telaşla akıp giderken benim kapımın ardı hala o milattan kalma dilsizliğin ve bitmek bilmeyen o iç savaşın mutlak hükmü altındaydı. Sabah uyandığımda ilk cümlemi kuracak, sesimi bir başka sese çarpıp yankısını alacak kimsemin olmaması ruhuma vurulan en ağır mühürdü. Bu korku gece yarısı hayali pişmanlıkların dehşetiyle beslendi ve bir sabah o huzurun aslında hiç gelmeyeceği, benim de kendi yarattığım o dipsiz girdapta bir gölge gibi gün ışığında eriyip gideceğim gerçeğiyle yüzüme bir tokat gibi çarptı.

Devamını Oku
Veysel Sari

Yürüyen Köşk fısıldar Atatürk’ün doğa sevgisini,
Yalova’nın yeşili büyüler her göreni, gezeni.
Bir çınar dalı için kaydırılan o tarihi yapı,
Marmara’nın kalbine açılan en güzel huzur kapı!

Termal’in şifalı sıcak sularında derman bulur bedenler,

Devamını Oku
Veysel Sari

Zaman devrilirdi gölgelerin sırtına apansız,
Eski bir istasyondan usulca bir rüzgâr eserdi içime doğru.
Işıklar birer birer söner, karanlık çökertirdi sokakları.
Ben senin çekip gittiğin o takvim yaprağında çakılı kaldım;
Gözlerimde bıkkın bir sitem, cebimde sana birikmiş keşkeler…
Hangi kaldırımı çiğnesem senin adım seslerin,

Devamını Oku
Veysel Sari

Ateş düştü içime, köz oldu yüreğim baştan,
Yandım, kavruldum, kül oldu benliğim taştan.
Bir yangın yeri sanki, şu koca bedenim şimdi,
Her nefesimde alevler yükseliyor derinden, bilindi.

Gözyaşlarım söndürmez bu içimdeki ateşi,

Devamını Oku
Veysel Sari

Bak yine gece çöktü, şehrin ışıkları tek tek söndü,
Bir ben kaldım ayakta, bir de bu bitmek bilmeyen efkar...
Cebimde kırık bir umut, dilimde paslı bir sitem,
Seni düşünüyorum, ciğerim yanıyor ulan, sorma gitsin!
Sen gittin ya,
Ben bu koca kentin ortasında, sahipsiz bir çocuk gibi,

Devamını Oku
Veysel Sari

Bir Eylül akşamıydı, ağır hüzün çöktü şehre,
Ayrılık rüzgârı çarptı, kuruyan o mühre.
Eski bir han köşesinde, titreyen mum ışığı,
Göz göze geldik son kez, yıkıldı sevda eşiği.

Ne yeminler etmiştik, o tozlu yollar şahit,

Devamını Oku