Sessiz bir çığlık yankılanır içimde,
Hiçbiriniz beni anlamadınız," dercesine.
Yorgun ruhum, dar gelen bu evrende,
Uzak diyarlara kanat çırpmak istercesine.
Gözlerimde biriken yaşlar şahit,
Şimdi orda saat kaç, bilmiyorum...
Hangi rüzgar saçlarını dağıtıyor, hangi yağmur ıslatıyor yollarını?
Haberim yok.
Aramıza koca bir ömür, aşılmaz yollar ve keskin sınırlar koydular;
adına da "hasret" dediler.
Kolay sanıyorlar...
Gün devrilip ikindi sularına erdiğinde başladı bu hikâye,
Sıhke Caddesi’nin cılız lambaları kanayan bir çizgi gibiydi.
Lapa lapa kar yağıyordu Van’ın o kimsesiz gecelerine,
Ne Erek Dağı’nın poyrazı dindi göğsümde ne hırçın göl,
Söyle yar, ben bu amansız ayazda şimdi ne edeyim?
Bak Van Gölü’nün o uçsuz bucaksız lacivert sularına vurdu ay ışığı dilsizce...
Karşıda Süphan Dağı’nın karlı, heybetli zirvesi sessizce seyreder benim bu yıkılışımı.
Beni devirdin de sattın ellerin yabancı iklimine bu koca dünyayı sen herif!
Akdamar Adası’nın o tarihi taş kilisesinin avlusuna çöktüm dün gece tek başıma,
Aşka yenik düşen Tamara’nın asırlık ağıdı karışır gecenin o dondurucu poyrazına...
Ey bu dünyada beni bir başıma bırakanlar, ey gözyaşlarıma kör, feryadıma sağır olanlar; vasiyetimdir: size, öldüğümde kimse gelmesin mezarıma. Ne bir fatiha okunsun ne de bir damla gözyaşı dökülsün toprağıma. Zira ben bu hayatta, her nefeste yalnızlığı tattım, her adımda terk edilişi yaşadım. Siz bana hayattayken bir mezar kazdınız sessizce, şimdi o çukurda bir başıma yatmak isterim, huzur içinde...
Hep ağladım ben; sessizce, kimsesizce. Gözyaşlarım çağlayan oldu, içimde boğuldum. Kimseler görmedi, kimseler duymadı bu feryadı; ne bir el uzandı ne de bir can yandı bu acıdan. Bu yalan dünyada bir mum gibi eridim, tükendim. Terk edildim her defasında, kalbimin kapıları yüzüme kapandı. En sevdiklerimden bile vefa bulamadım, yaram hep kanadı, kabuk bağlamadı bir kez bile. Her yeni sabah, içimde yeni bir yara açtı, her akşam, yalnızlığın koynunda uyudum ben. Şimdi rahat edin, zira ben gidiyorum, yükünüzden kurtuldunuz benden! Bir nefes kadar yakınken bile uzak duranlar; şimdi bir ömür boyu vicdanınızda sızı bırakacağım, emin olun!
Hiç kimsem kalmadı sanki, ruhum bedenimde bir gölge gibiydi. Adımımı attığım her yerde bir boşluk karşıladı beni. Oysa çok sevdim, çok bağlandım; canımı bile verdim, kıymetimi bilmeden. Ama ne çare ki, sevgime karşılık hep hüsran buldum, hep kırıldım, hep yenildim bu acımasız kadere! Yalnızlık bir yorgan oldu üstüme, soğuk gecelerde titreyen ruhumu sardı. Şimdi sonsuz bir uykuya dalıyorum; belki orada bulurum bir teselli, belki orada kavuşurum hiç tatmadığım huzura... Ruhumun son fısıltıları bunlar; sizden son isteğim, son çığlığım!
Gecenin en kör vaktinde, yine dört duvarın ortasındayım.
Rutubet kokan bir yalnızlık sindi üzerime,
Dışarıda yağmur yağıyor, biliyorum;
Benimse içime kar yağıyor, üşüyorum dostum...
Zalimlik sadece bir isim değilmiş meğer;
Bazen bir demir kapı sesiymiş,
ERKEK:
Bu gece uzaktan değil, en derinden buluştuk,
Saçların yüzüme değdi, kokunla sarhoş olduk.
Bir hayal perdesi değil, gerçeğin ta kendisi;
Yüzünde asılı kaldı parmaklarımın izi.
Sustuk bir an öylece, sadece sana baktım,
Uzak şehirde, bensizliğe alıştın mı sahi?
Ya da unuttun mu beni, o derin bakışları?
Sabah kahvaltısında, sevdiğimiz menemene ekmek banarken,
Yüzün gülebiliyor mu, yoksa hüzün mü çöker anılara?
Kahveni yudumlarken, sevdiğimiz çikolatanın tadı var mı?
Yağmurlu bir gündü...
Gökyüzü, kentin bütün günahlarını yıkamak istercesine boşalıyordu sokaklara.
Ben bir saçak altına sığınmıştım; hani şu eski mahallenin, zamanı yorulmuş o küskün köşesine.
Sen ise aklımın en kuytu, en dokunulmaz kuyusundaydın.
Parmaklarımın ucunda tütünü kaçak bir cigara,
İçimde, dinmek bilmeyen o kadim fırtınanın uğultusu
Gecenin en siyah yerinde, bir kibrit çaktım anılara,
Sustu martılar, çekildi dalga, küstü kıyılara...
Bir hüzün ki; ne faili belli, ne de adresi var,
Sırtımda bin yıllık yük, cebimde kırık aynalar.
Sen, denizin kalbinde parlayan o hırçın ışık,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!